Marx, burjuva devrimlerinin geçmişin maskeleriyle sahneye çıkmasını alaya alırken, proletaryanın kendi şiirini gelecekte bulacağını söyler. Ancak bu, geçmişin tümüyle reddi anlamına gelmez. Aksine, proletarya hareketi, geçmiş mücadelelerin birikimini devralarak, onları aşarak ilerler. Kürt Özgürlük Hareketi’nin sorunu, “ölüleri gömmemek” değil, hala yaşayan bir sömürgecilik karşısında, geçmişin deneyimini diri tutmaktır. Burada hayaletler yoktur. Hala kanayan yaralar, hala devam eden inkar ve imha politikaları vardır

Nejat Uğraş’ın Sendika.Org'da yayımlanan 25 Aralık 2025 tarihli makalesinin (bkz. Kürt Siyasal Hareketi'nde dogmatizm ve öz arasındaki sancılı korelasyon) kendisini “dogmatizm” kavramı etrafında kurması, ilk bakışta eleştirel bir cesaret gibi görünse de, daha en başta ciddi bir teorik yoksunluğu ele verir.
Çünkü dogmatizm, tarihsel-toplumsal bağlamından koparılarak, evrensel ve zamansız bir zihinsel kusur gibi ele alındığında eleştiri, farkında olmadan, eleştirdiği şeyi yeniden üretir. Dogmatizm bu makalede, neyin içinde, hangi maddi koşullarda, hangi zorunluluklar altında ortaya çıktığıyla değil, soyut bir “esneksizlik”, “tekrar”, “ritüel” ve “öz saplantısı” olarak tanımlanır. Bu yaklaşım, devrimci hareketlerin tarihsel ontolojisini kavramakta yetersiz olduğu gibi, sömürge koşullarında siyasal sürekliliğin nasıl mümkün olabildiğine dair tek bir cümle kurma yeteneğinden de yoksundur..
Dogmatizm, burjuva düşüncesinde ve liberal akademide, çoğunlukla “değişime direnç” olarak tanımlanır. Oysa bu tanım, değişimi tarihsel bir ilerleme süreci olarak varsayar. Bu ilerlemenin öznesini ise zaten iktidar ilişkileri içinde konumlanmış, güvenli ve sürekliliği garanti altına alınmış siyasal yapılara teslim eder. Sömürge koşullarında, soykırım tehdidi altında, coğrafi olarak parçalanmış, dilsel ve kültürel varlığı inkar edilmiş bir halkın Özgürlük Hareketine bu kavramı aynen uygulamak, yalnızca teorik bir hata değil, epistemolojik bir körlüktür. Çünkü burada “esneklik” denilen şey, çoğu zaman teslimiyetin, çözülmenin ve süreklilik kaybının diğer adıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihi, dogmatizmin değil, sürekliliğin, direnişin ve kolektif hafızanın tarihidir. Bu hafıza, liberal zihnin sandığı gibi donmuş bir ritüeller toplamı değil, her seferinde yeniden kurulan, bedel ödeyerek güncellenen ve maddi gerçeklik içinde sınanan bir siyasal bilinçtir. Aynı sloganların, aynı kavramların, aynı anlatıların tekrar edilmesi, bir düşünsel tembellik değil, sömürge koşullarında kimliğin ve iradenin dağılmasına karşı verilen bilinçli bir mücadeledir. Tekrar burada, içi boş bir döngü değil, varoluşsal bir direnç formudur.
Nejat Uğraş'ın “aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar bekleme” şeklinde formüle ettiği eleştiri, yüzeysel bir pozitivizmin ürünüdür. Bu yaklaşım, toplumsal mücadeleleri laboratuvar deneyleri gibi ele alır. Girdi–çıktı ilişkisi kurar, bağlamı tali kılar, özneyi soyutlar. Oysa devrimci siyaset, mekanik bir nedensellik alanı değil, düşmanla, tarihle, uluslararası sistemle ve iç çelişkilerle aynı anda yürütülen çok katmanlı bir mücadeledir. Aynı şeyin “aynı” olup olmadığı, yalnızca biçimsel benzerliklerle ölçülemez. Aynı slogan, farklı tarihsel momentlerde, farklı maddi ilişkiler içinde, bambaşka anlamlar ve işlevler kazanabilir. Bu gerçeği görmeyen her analiz, ister istemez liberal bir indirgemeciliğe savrulur.
“Öz” kavramına yöneltilen eleştiri ise, metnin teorik zayıflığının en açık göstergelerinden biridir. Öz burada, sanki metafizik, ebedi, kristalize ve ulaşılması imkansız bir ideal gibi sunulur. Böylece Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm teorik birikimi, mistik bir dogmaya indirgenir. Oysa “öz”, ne Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın düşüncesinde ne de Marksist diyalektikte böyle bir anlam taşır. Öz, bir başlangıç noktası değil, tarihsel bir yönelimdir. Tamamlanmış bir saf hal değil, sürekli yeniden üretilen, pratik içinde sınanan, maddi mücadeleyle şekillenen bir özgürleşme hattıdır.
Buradaki temel sorun, “öz”ün süreç olarak değil, sonuç olarak okunmasıdır. Metin, bilerek ya da bilmeyerek, “öz”ü bir varış noktası gibi ele alır ve ardından bu noktaya ulaşılamadığı iddiasıyla Özgürlük Hareketimizi suçlar. Oysa devrimci düşüncede öz, hiçbir zaman tam anlamıyla “ulaşılan” bir şey değildir. O, yön tayin eden, mücadeleyi anlamlandıran, pratikleri bir bütünlük içinde tutan tarihsel bir pusuladır. Kadın özgürlüğü, ekolojik toplum, demokratik konfederalizm gibi kavramlar saf halleriyle bir yerlerde duran idealler değil, mücadele içinde ete kemiğe bürünen, çelişkilerle ilerleyen, geri düşüşler ve sıçramalarla şekillenen süreçlerdir.
Bu noktada makalenin en problemli hamlesi, önderlik meselesini örtük biçimde dogmatizmle özdeşleştirmesidir. Önderlik kurumu, kişilik kültü, sezgisel hakikat ve lider merkezlilik gibi kavramlar aynı eleştirel torbaya atılır. Böylece sömürge koşullarında kolektif aklın nasıl yoğunlaştığı, tarihsel sürekliliğin nasıl taşındığı ve siyasal öznenin nasıl kurulduğu soruları tamamen buharlaşır. Önderliği yalnızca bireysel bir otorite biçimi olarak okumak, modern liberal bireyci ontolojinin sınırları içinde kalmaktır. Kürt Özgürlük Hareketi’nde Önderlik, tekil bir iradenin dayatılması değil, kolektif deneyimin, tarihsel hafızanın ve stratejik aklın yoğunlaşmış biçimidir.
Marx’ın “ölülerin ağırlığı” metaforuna yapılan gönderme ise, bu liberal okumanın teorik kılıfı olarak işlev görür. Oysa Marx, geçmişin bütünüyle reddedilmesini değil, onun fetişleştirilmesini eleştirir. Devrimci hareketlerin görevi geçmişi mezara gömmek değil, onu çözümlemek, dönüştürmek ve aşmaktır. Kürt Özgürlük Hareketi tam da bunu yapmıştır.
Ulus-devletçi paradigmayı terk etmiş, reel sosyalizmin dogmalarını eleştirmiş, kendi tarihini defalarca radikal özeleştiriye tabi tutmuştur. Buna rağmen hala “dogmatizm” suçlaması yöneltiliyorsa, sorun hareketin kendisinde değil, bu dönüşümleri kavrayacak teorik donanıma sahip olmayan eleştiri zeminindedir. Bu nedenle mesele, Kürt Özgürlük Hareketi’nin dogmatik olup olmadığı değil, hangi teorik gözle bakıldığında dogmatik göründüğüdür. Liberal-pozitivist, tarih dışı ve sömürge gerçekliğini tali gören bir bakış için, devrimci süreklilik zaten başlı başına bir suçtur. Oysa devrimci siyaset, tam da bu süreklilik sayesinde var olur. Kopuşlar, ancak süreklilik zemininde anlam kazanır. Hafızasını yitirmiş bir hareket yenilikçi değil, savrulmuş olur.
Öz meselesi etrafında kurulan eleştirinin bir başka zayıf noktası da, “ulaşılamazlık” iddiasının bizzat kendisinin ideolojik oluşudur. Makale, özün hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmediğini, dolayısıyla her pratikte bir eksiklik ve yetmezlik üretildiğini söyleyerek, bunu dogmatizmin kanıtı gibi sunar. Oysa burada sorulması gereken soru şudur: Devrimci bir hareketin özünün “tam olarak gerçekleşmesi” ne anlama gelir? Hangi tarihsel momentte, hangi toplumsal ilişkiler içinde, hangi düşmanlık ve baskı koşullarında? Bu sorular sorulmadan yapılan her “ulaşılamazlık” tespiti, devrimci siyaseti burjuva başarı ölçütlerine göre yargılamaktan başka bir şey değildir.
Marksist diyalektikte öz, fenomenin arkasında gizlenmiş saf bir töz değil, bizzat görünüşlerin içinden, çelişkiler yoluyla açığa çıkan tarihsel ilişkiler bütünüdür. Öz, ancak süreç içinde vardır. Süreçten koparıldığında ya metafiziğe ya da moralizme dönüşür. Kürt Özgürlük Hareketi’nde öz, bir “olması gerekenler listesi” değil, sömürgeciliğe, patriyarkaya, kapitalist moderniteye karşı verilen çok katmanlı mücadelenin yönelimidir. Bu yönelim, her tarihsel eşikte yeniden tanımlanır, yeniden sınanır ve yeniden üretilir. Burada “eksiklik” diye adlandırılan şey, çoğu zaman mücadelenin henüz tamamlanmamış olmasıdır. Bu da dogmatizmin değil, devrimci sürecin doğrudan sonucudur.
Metnin sezgisel kavrayış vurgusunu eleştirmesi de benzer bir indirgemeciliğin ürünüdür. Sezgi burada irrasyonel bir sıçrama, liderin zihninde beliren gizemli bir hakikat gibi sunulur. Oysa devrimci sezgi, tarihsel deneyimin yoğunlaşmış ifadesidir. Sınıf mücadelesinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinde, uzun soluklu direnişlerde stratejik sezgi, verilerin mekanik toplamından değil, pratikle teori arasındaki diyalektik etkileşimden doğar. Lenin’de, Mao’da, Cabral’da ve evet, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’da sezgi, keyfi bir içgörü değil, maddi gerçekliğin soyutlamayla kavranmasıdır. Bunu mistifikasyon olarak yaftalamak, devrimci teorinin neredeyse tamamını irrasyonellik suçlamasıyla çöpe atmak anlamına gelir.
Önderlik meselesine geri döndüğümüzde, eleştirinin asıl düğüm noktası burada belirginleşir. Metin, önderliği “yanılmazlık varsayımı” ve “otoritenin kutsanması” üzerinden tartışırken, sömürge koşullarında siyasal öznenin nasıl süreklilik kazandığı sorusunu bilinçli olarak askıya alır. Kürt halkı için Önderlik, bir siyasal lüks değil, tarihsel bir zorunluluktur. Parçalanmış coğrafya, inkar edilmiş kimlik, süreklileşmiş devlet şiddeti ve uluslararası sistemin yapısal ikiyüzlülüğü, kolektif iradenin dağılmasını sürekli kılar. Bu koşullarda önderlik, bireysel bir egemenlik biçimi değil, dağılmaya karşı yoğunlaşma, çözülmeye karşı merkezileşme işlevi görür.
Bu noktada “kişilik kültü” eleştirisinin sınırları netleşir. Kişilik kültü, eleştirel düşüncenin askıya alındığı, tarihsel bağlamdan kopmuş, bireyi mutlaklaştıran bir ideolojik sapmadır. Kürt Özgürlük Hareketi’nde ise Önderlik, defalarca özeleştiriye tabi tutulmuş, paradigmatik kırılmalarla yeniden tanımlanmış ve bizzat kendi geçmişini hedef alan radikal kopuşlar üretmiştir. 1990’ların ulus-devletçi, militarist ve hiyerarşik çizgisiyle, 2000’ler sonrası demokratik konfederalist paradigma arasındaki fark, ancak teorik körlükle görmezden gelinebilir. Eğer bu dönüşüm hala “dogmatizm” başlığı altında toptan reddediliyorsa, sorun eleştirilen nesnede değil, eleştiri yapan öznenin kavrayış kapasitesindedir.
Metnin tekrar ve ritüel eleştirisi de aynı kavrayış sınırlarına çarpar. Ritüel, burada bilinçsizce yinelenen boş formlar olarak tasvir edilir. Oysa ritüel, toplumsal mücadelelerde yalnızca geçmişin kalıntısı değil, kolektif kimliğin yeniden üretildiği, hafızanın canlı tutulduğu, siyasal öznenin kendini tanıdığı alanlardır. Şehitlik anlatıları, yalnızca duygusal mobilizasyon araçları değildir. Sömürgeci şiddetin sürekliliğini teşhir eden, bedel ve sorumluluk bilinci üreten etik-politik anlatılardır. Bunları “yenilikçi iradeyi felce uğratan hayaletler” olarak görmek, sömürgecilik karşıtı mücadelelerin etik dokusunu kavrayamamaktır.
“Aynı şeylerin tekrarı” eleştirisi, tarihsiz bir yenilik fetişizmine yaslanır. Her yeni olanın ilerici, her tekrarın gerici olduğu varsayımı, kapitalist modernitenin hız ve değişim ideolojisinin devrimci siyasete sızmış halidir. Oysa devrimci yenilik, kopuş kadar süreklilik de gerektirir. Her şeyin sürekli değiştiği bir dünyada, bazı şeyleri ısrarla tekrar etmek, radikal bir tutumdur. Dilin, sembollerin, temel politik ilkelerin korunması hareketin kendini inkar etmeden dönüşebilmesinin koşuludur.
Marx’ın 18 Brumaire’deki tespitine yeniden dönmek gerekir. Marx, burjuva devrimlerinin geçmişin maskeleriyle sahneye çıkmasını alaya alırken, proletaryanın kendi şiirini gelecekte bulacağını söyler. Ancak bu, geçmişin tümüyle reddi anlamına gelmez. Aksine, proletarya hareketi, geçmiş mücadelelerin birikimini devralarak, onları aşarak ilerler. Kürt Özgürlük Hareketi’nin sorunu, “ölüleri gömmemek” değil, hala yaşayan bir sömürgecilik karşısında, geçmişin deneyimini diri tutmaktır. Burada hayaletler yoktur. Hala kanayan yaralar, hala devam eden inkar ve imha politikaları vardır.
Bu yüzden metnin nihai vardığı yer, farkında olmadan, devrimci siyasetin meşruiyetini epistemolojik olarak aşındıran bir çizgidir. “Dogmatizm” suçlaması, burada bir analiz aracı olmaktan çıkıp, siyasal bir disiplin mekanizmasına dönüşür. Hareketin sürekliliği, sadakati ve direnci esneksizlik, körlük ve tıkanmışlık olarak yeniden kodlanır. Böylece eleştiri, kendisini özgürleştirici bir pratik olarak değil, mevcut liberal-akademik normlara uyum çağrısı olarak konumlandırır.
Oysa Kürt Özgürlük Hareketi, bu normlara uymadığı için değil, onlara meydan okuduğu için vardır. Onun teorik gücü, tam da bu meydan okumadan beslenir. Dogmatizmle suçlanan şey, çoğu zaman teslim olmamaktır. “Öz” diye küçümsenen şey, çoğu zaman yönsüzleşmeyi reddetmektir. Tekrar diye alaya alınan şey, çoğu zaman hafızayı kaybetmemektir.
Buradan bakıldığında, sorun Kürt Özgürlük Hareketi’nin dogmatik olması değil, eleştirinin, devrimci süreklilik ile dogmatizm arasındaki farkı ayırt edememesidir. Ve bu farkı ayırt edemeyen her eleştiri, ne kadar felsefi, teorik ya da akademik görünürse görünsün, nihayetinde yüzeysel kalmaya mahkumdur.
Dogmatizm suçlamasının bu metinde üstlendiği işlevi daha yakından incelediğimizde, karşımıza yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda belirli bir politik konumlanış çıkar. Dogmatizm, burada eleştirel bir kavram olmaktan ziyade, sınır çizici bir etik-politik ölçüt olarak kullanılır. Kimlerin “meşru” eleştiri alanında kalacağına, kimlerin ise “aşılması gereken”, “yenilenememiş”, “tarihin gerisinde kalmış” kategorisine itileceğine bu kavram üzerinden karar verilir. Bu yönüyle dogmatizm suçlaması, hareketin iç dinamiklerini anlamaya dönük bir çabadan çok, onu belirli bir normatif çerçeveye zorlamanın aracına dönüşür.
Bu normatif çerçeve, açıkça söylenmese de, liberal-sol akademik aklın sınırlarıdır. Çoğulculuk, esneklik, sürekli yenilik, liderlikten arınma, sembollerden arınmış siyaset, duygusal bağlardan kopuş... Bunların tümü, belirli tarihsel koşullarda ve belirli siyasal güvenlik zeminlerinde anlamlı olabilecek taleplerdir. Ancak sömürgecilik koşullarında, varoluşsal bir mücadelenin ortasında bulunan bir Özgürlük Hareketine bu ölçütleri evrensel normlar gibi dayatmak, eleştirinin kendisini ideolojik kılar. Burada eleştiri, kendi tarihsel koşulluluğunu gizler. Tarafsız, nesnel ve “bilimsel” bir konumdan konuştuğu yanılsamasını üretir.
Özgürleşme kavramı da tam bu noktada kritik hale gelir. Metin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin “gerçek özgürleşmenin kapısını aralayamadığını” iddia ederken, özgürleşmeyi hangi ölçütlere göre tanımladığını açık etmez. Özgürleşme, burada sanki belirli bir sonuca, belirli bir toplumsal forma, belirli bir siyasal estetiğe ulaşmakla eşdeğer kılınır. Oysa özgürleşme, bir varış noktası değil, sömürgecilik, patriyarka ve kapitalist moderniteyle kesintisiz bir çatışma halidir. Bu çatışmanın kendisi, zaten özgürleşmenin maddi ifadesidir.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin özgürlük anlayışı, liberal bireysel haklar düzeyine indirgenmiş bir serbestlik değil, kolektif varoluşun yeniden inşasıdır. Dilin, hafızanın, toprağın, bedenin ve toplumsal ilişkilerin özgürleştirilmesi, uzun erimli ve çatışmalı bir süreci gerektirir. Bu süreçte “tamamlanmış” bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla “başaramadınız” yargısı, ancak özgürleşmeyi tarih dışı bir ideal olarak ele alan bir bakış açısından anlamlı olabilir. Devrimci bir perspektiften bakıldığında ise özgürleşme, tam da bu eksiklikler, çelişkiler ve gerilimler içinde ilerleyen bir süreçtir.
Bu noktada metnin kendi içinde taşıdığı temel çelişki açığa çıkar: Bir yandan hareketi “yenilenememekle” suçlar, diğer yandan onun hayatta kalma kapasitesini teslim eder. Bu teslimiyet, istemeden de olsa, eleştirinin zeminini zayıflatır. Çünkü hayatta kalmak, burada basit bir biyolojik süreklilik değil, onlarca yıl boyunca ağır askeri, politik ve kültürel saldırılar altında bir siyasal özne olarak var olabilmektir. Bu kapasite, dogmatizmin değil, yüksek düzeyde bir stratejik aklın, örgütsel disiplinin ve kolektif bilincin ürünüdür. Bunu yalnızca “hayatta kalmaya indirgemek”, devrimci siyasetin en temel başarısını küçümsemektir.
“Yapısal nedenlerin yok sayılması” eleştirisi de benzer bir çarpıtma içerir. Metin, Özgürlük Hareketi’nin başarısızlıkları irade zaafına indirgediğini iddia ederken, kendi analizinde yapısal nedenleri tali bir yere iter. Devlet şiddeti, uluslararası güç dengeleri, bölgesel savaşlar, emperyalist müdahaleler ve soykırımcı süreklilik, metinde arka plan gürültüsüne dönüşür. Asıl mesele, hareketin kendi iç ideolojik yapısı haline getirilir. Bu yaklaşım, sorumluluğu nesnel güç ilişkilerinden alıp, devrimci öznenin üzerine yıkan klasik bir liberal eleştiri biçimidir.
Oysa Kürt Özgürlük Hareketi’nin teorik ve pratik hattı, tam tersine, yapısal koşulları merkeze alan bir okumaya dayanır. Devletin yalnızca bir yönetim aygıtı değil, bir sömürgeci şiddet rejimi olduğu tespiti, hareketin tüm stratejik yönelimlerinin temelinde yer alır. Bu nedenle paradigmatik dönüşümler, keyfi ya da dogmatik tercihler değil, değişen yapısal koşullara verilen tarihsel yanıtlardır. Demokratik konfederalizm, ekolojik toplum ve kadın özgürlüğü vurgusu, bir “öz” fetişizminin değil, ulus-devletçi modernitenin yapısal krizine verilen devrimci bir yanıtın ürünüdür.
Buradan bakıldığında, metnin asıl sorunu Kürt Özgürlük Hareketi’ni hedef alıp almaması değildir. Asıl sorun, onu anlamaya çalışırken kullandığı teorik araçların yetersizliğidir. Dogmatizm, öz, tekrar, ritüel gibi kavramlar tarihsel bağlamından koparıldığında eleştiri üretmez, yalnızca etiket üretir. Etiketler ise düşünceyi derinleştirmez, tartışmayı kapatır.
Kürt Özgürlük Hareketi, dogmatizmin değil, diyalektik bir sürekliliğin ürünüdür. Bu süreklilik, geçmişi kutsallaştırmadan sahiplenmeyi, yenilenmeyi kopuş fetişizmine dönüştürmeden gerçekleştirmeyi, Önderliği mutlaklaştırmadan kolektif aklı yoğunlaştırmayı mümkün kılmıştır. Bu hattı görmeyen her eleştiri, ne kadar radikal görünürse görünsün, sonunda yüzeyde dolaşmaya mahkumdur.
Dolayısıyla verilecek yanıt, savunma değildir. Yanıt, bu eleştiri biçiminin teorik sınırlarını açığa çıkarmaktır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni “aşılması gereken bir aşama” olarak gören her yaklaşım, farkında olmadan, sömürgeciliğin hala sürmekte olduğu gerçeğini ikinci plana iter. Oysa bu gerçek değişmediği sürece, direnişin biçimleri, dili ve sürekliliği de değişmeyecektir.
Bu eleştirinin en sorunlu yanı, kendisini “hareketin içinden” ya da “hareketin iyiliği adına” konuşan bir konuma yerleştirirken, aslında öznenin tarihsel konumunu askıya almasıdır. Kim konuşuyor? Hangi maddi koşullar içinden? Hangi bedelleri ödeyerek? Hangi sürekliliklerin içinden süzülerek? Metin bu soruların hiçbirini kendisine yöneltmez. Eleştiri, öznesizleştirilmiş bir bilinç olarak konuşur. Ve bu da ona sahte bir evrensellik kazandırır. Oysa devrimci teoride, eleştiri de bir pratiktir ve her pratik gibi tarihsel, sınıfsal ve siyasal olarak konumlanmıştır.
Bu noktada “iç eleştiri” ile “içerden konuşma” arasındaki farkı netleştirmek gerekir. İç eleştiri, hareketin tarihsel öznesiyle bağını koparmadan, onun sürekliliği içinde ve onun kaderine ortak olarak yapılan eleştiridir. İçerden konuşma iddiası ise çoğu zaman bu bağın koparılmasını gizleyen bir söylemdir. Eleştiri, bedelden, sorumluluktan ve riskten arındırıldığında, akademik bir mesafe, ahlaki bir üstünlük ve teorik bir sterilite kazanır. Ancak bu sterilite, devrimci siyasetin doğasına bütünüyle yabancıdır. Devrimci teori, tam da bu tür steril alanları parçalayarak anlam kazanır.
Metnin sürekli olarak “eleştirel analiz ve mantığın sürgün edilmesi”nden söz etmesi, ironik biçimde kendi eleştirel sınırlarını görünmez kılar. Çünkü burada mantık, formel tutarlılıkla, eleştiri ise mevcut normlara uyumla özdeşleştirilmiştir. Oysa devrimci mantık, çoğu zaman burjuva rasyonalitesine aykırı görünür. Sömürge koşullarında mantıklı olan, çoğu zaman “irrasyonel” diye yaftalanır. Tutarlı olan ise “dogmatik” olarak kodlanır. Bu nedenle mantık çağrısı, tarafsız bir hakikat arayışı değil, belirli bir akıl rejiminin dayatılmasıdır. Bu akıl rejimi, tarihin lineer ilerlediği, her yeni adımın bir öncekinden daha “ileri” olduğu varsayımına dayanır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihine bu gözle bakıldığında, geri dönüşler, süreklilikler ve tekrarlar doğal olarak “başarısızlık” gibi görünür. Oysa devrimci tarih, doğrusal değildir. Kimi zaman geri çekilerek ilerler, kimi zaman aynı yerde kalarak derinleşir, kimi zaman da uzun süre görünürde hiçbir şey yapmadan birikim sağlar. Bu karmaşık hareketi, ilerleme-gerileme ikiliğine sıkıştırmak, devrimci zamanın diyalektiğini yok saymaktır.
Özellikle 1999 sonrası paradigmatik dönüşümün ele alınış biçimi, bu lineer tarih anlayışının açık bir yansımasıdır. Metin, bu dönüşümü kabul eder gibi yapar, ancak hemen ardından “özün temsili” söylemiyle nötralize eder. Böylece radikal bir kopuş, yüzeysel bir revizyon gibi sunulur. Oysa burada söz konusu olan, yalnızca politik hedeflerin değil, devlet, iktidar, toplum, cinsiyet, doğa ve özgürlük kavrayışlarının köklü bir yeniden düşünülmesidir. Bu düzeyde bir dönüşümü, “aynı özün farklı biçimde tekrarı”na indirgemek, teorik bir haksızlıktır.
Burada özellikle kadın özgürlüğü meselesine değinmek gerekir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadın özgürlük paradigması, dünya devrimci hareketleri içinde eşi benzeri az görülen bir teorik-pratik derinliğe sahiptir. Kadını devrimin öznesi haline getiren, patriyarkayı ikincil bir çelişki olarak değil, iktidarın kurucu ekseni olarak ele alan bu yaklaşım “öz”e saplanmanın değil, özün bizzat dönüştürülmesinin ürünüdür. Eğer burada hala dogmatizmden söz ediliyorsa, bu ya bilinçli bir görmezden gelme ya da teorik yetersizliktir.
Metnin etik-estetik düzlemde kurduğu eleştiri de benzer bir soyutlama içerir. Erdem, yozluk, sadakat, irade gibi kavramlar, bağlamından koparılarak moral kategoriler haline getirilir. Oysa devrimci etik, bireysel ahlak normlarının toplamı değildir. Devrimci etik, kolektif sorumluluk, tarihsel sadakat ve geleceğe karşı yükümlülük bilinciyle şekillenir. Sadakat, burada kör itaat değil, ortak bir kaderin bilinciyle hareket etmektir. Bu etik boyut anlaşılmadan yapılan her “yozlaşma” ve “erdem eksikliği” eleştirisi, ister istemez ahlakçı bir dile savrulur. Bu ahlakçı dilin politik sonucu ise açıktır: Hareketin iç çelişkileri, tarihsel ve yapısal bir mücadele alanı olarak değil, bireysel zaaflar ve zihinsel kilitlenmeler olarak okunur. Böylece siyasal sorunlar psikolojik ya da kültürel sorunlara indirgenir. Bu indirgeme, eleştiriyi radikalleştirmez, tam tersine onu zararsızlaştırır. Çünkü yapısal güç ilişkilerine dokunmayan bir eleştiri, en fazla hareketin kendi içine dönük bir huzursuzluk üretir.
Tam da bu noktada, metnin “otoriteyi koruyan ideolojik zincir” ifadesi, kendi üzerine katlanır. Çünkü asıl ideolojik zincir, sömürge koşullarında direnişi mümkün kılan tarihsel sürekliliği görünmez kılan bu eleştiri biçimidir. Bu zincir, özgürlük hareketlerini sürekli olarak kendilerini ispat etmeye zorlar. Her başarısızlığı bir “iç problem” olarak kodlar. Düşmanın gücünü, sistemin sertliğini ve tarihin ağırlığını tali hale getirir. Böylece eleştiri, farkında olmadan, egemen söylemin işini görür.
Kürt Özgürlük Hareketi’ni hedef alıp almadığı sorusuna buradan yanıt vermek mümkündür: Evet, bu metin hareketi doğrudan düşmanlaştırmaz. Ancak onu teorik olarak etkisizleştirmeyi, tarihsel meşruiyetini aşındırmayı ve devrimci özgünlüğünü sıradanlaştırmayı hedefler. Bu, açık bir saldırı değil, daha sofistike bir hegemonya girişimidir. Hareketi “anladığını” iddia ederek, onu kendi kavramsal sınırları içine hapsetme çabasıdır. Bu nedenle verilecek yanıt, yalnızca yanlışları düzeltmek değil, eleştirinin dayandığı epistemolojik zemini parçalamak zorundadır. Kürt Özgürlük Hareketi, dogmatizmle açıklanamayacak kadar karmaşık, derin ve tarihsel bir olgudur. Onu anlamak, yalnızca kavramlarla değil, 53 yıllık bedellerle, sürekliliklerle ve mücadele deneyimiyle mümkündür.
Liberal-sol eleştirinin tarihsel kökenlerine bakmadan, bu tür metinlerin neden benzer kavramsal hatalarda ısrarla dolaştığını anlamak mümkün değildir. Bu eleştiri geleneği, kendisini radikal addederek ortaya çıkar. Ancak radikalliğini, iktidarla doğrudan çatışmadan değil, devrimci hareketlerle mesafe koymaktan üretir. Devleti, sermayeyi, emperyalizmi soyut yapılar olarak ele alırken, somut direniş biçimlerini, örgütlü süreklilikleri ve bedel ödemeyi gerektiren politik hatları “dogma”, “otoriterlik” ya da “gecikmişlik” olarak kodlar. Böylece eleştiri, sistemin sert çekirdeğine dokunmadan, devrimci özneyi sürekli savunma pozisyonuna iten bir işlev görür.
Bu çizginin temel sorunu, siyaseti riskten arındırma arzusudur. Riskin olmadığı yerde ise devrimci etik değil, entelektüel konfor vardır. Metnin her satırında hissedilen bu konfor, eleştirinin tonunu belirler; Sakin, mesafeli, “akil”, kendinden emin. Oysa devrimci süreçler hiçbir zaman bu kadar steril ilerlemez. Onlar çatışmalı, kesintili, çoğu zaman çelişkilerle dolu ve rahatsız edicidir. Bu rahatsızlık, teorinin kusuru değil, bizzat tarihin kendisidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin hala bu kadar yoğun biçimde tartışılıyor olmasının nedeni de tam olarak budur: Rahatsız edicidir, yerleşik kategorilere sığmaz ve uyumlanmayı reddeder.
“Radikal eleştiri” iddiasının sistem içi bir konfora dönüşmesi, özellikle “öz” kavramı etrafındaki tartışmada belirginleşir. Öz, burada yalnızca teorik bir mesele değil; aynı zamanda politik bir eşiktir. Çünkü özün varlığını kabul etmek, yönelimi, ilkeyi ve tarihsel kararlılığı kabul etmek anlamına gelir. Liberal-sol eleştiri ise yönelimden çok açıklık, kararlılıktan çok akışkanlık, ilkesellikten çok uyum talep eder. Bu nedenle “öz”, kaçınılmaz olarak bir tehdit gibi algılanır. Tehdit olan şey, özün kendisi değil, özün dayattığı etik-politik sorumluluktur.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin teorik hattı, bu sorumluluğu merkeze alır. Özgürlük, burada bireysel tercihler toplamı değil, tarihsel bir görev, kolektif bir yükümlülük ve geleceğe karşı bir borç olarak ele alınır. Bu anlayış, doğal olarak “hafif” bir siyaset üretmez. Sloganı, ritüeli, disiplini, hafızayı ve Önderliği olan bir siyaset üretir. Bunların her biri, liberal duyarlılık açısından potansiyel bir “dogmatizm” işareti olarak okunur. Oysa bunlar olmadan, sömürge koşullarında süreklilik mümkün değildir.
Bu noktada, eleştirinin sürekli olarak “yenilikçi iradenin felci”nden söz etmesi, kendi içinde ironik bir hal alır. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihi, kesintisiz bir yenilik tarihidir. Askeri-stratejik dönüşümlerden, paradigmatik kopuşlara, örgütlenme biçimlerinden, kadın özgürlük mücadelesinin kurucu rolüne kadar pek çok alanda, dünya solunun çok ötesinde bir yaratıcılık sergilenmiştir. Ancak bu yenilik, piyasa mantığındaki “yeni ürün” gibi sürekli vitrine çıkan bir şey değildir. O, çoğu zaman bedelle, geri çekilmeyle, yeniden yapılanmayla ve derin özeleştirilerle ilerler. Bu tür bir yeniliği görebilmek için, hızla tüketilen fikirler dünyasından değil, uzun erimli mücadelelerin içinden bakmak gerekir.
Metnin sürekli olarak “aynı sözcüklerin tekrarı”na vurgu yapması da, dilin devrimci işlevini kavrayamamanın bir sonucudur. Dil, yalnızca bilgi aktaran bir araç değildir. Kolektif kimliği kurar, ortak zamanı ve mekanı yaratır. Aynı sözcüklerin ısrarla kullanılması, anlam yoksunluğunun değil, anlamın korunmasının göstergesidir. Özellikle inkar edilmiş bir halk için dil, başlı başına bir direniş alanıdır. Bu alanı “fotokopi” metaforuyla küçümsemek, farkında olmadan sömürgeciliğin dil politikalarıyla örtüşen bir bakış açısına savrulmak demektir.
Burada Marx’a yeniden dönmek gerekir. Ancak bu kez alıntıların gölgesinde değil, diyalektiğin kendisiyle. Marx için tarih, ne saf bir tekrar ne de kesintisiz bir ilerlemedir. Tarih, çelişkilerin hareketidir. Aynı biçimler, farklı içeriklerle yeniden ortaya çıkabilir. Eski sloganlar, yeni maddi koşullarda yeni anlamlar kazanabilir. Devrimci olan, bu çelişkileri görmezden gelmek değil, onları bilinçli biçimde yönetmektir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaptığı tam da budur. Geçmişi fetişleştirmeden sahiplenmek, geleceği belirsizliğe bırakmadan kurmak.
Bu nedenle “ölülerin gömülmesi” çağrısı, bağlamından koparıldığında, devrimci bir uyarı olmaktan çıkar. Tarihsel hafızaya karşı bir çağrıya dönüşür. Kürt halkı için “ölüler”, yalnızca geçmişte kalmış figürler değildir. Hala adalet talep eden, hala hesap soran, hala yol gösteren deneyimlerdir. Bu deneyimleri mezara gömmek değil, onları bugünün mücadelesinde dönüştürmek devrimci bir görevdir. Bu görev yerine getirilmediğinde değil, tam tersine yerine getirildiği için, Özgürlük Hareketimiz hala ayaktadır.
Sonuç olarak, bu eleştiri metni Kürt Özgürlük Hareketi’ni doğrudan hedef alırken, onu teorik olarak “aşılmış” ilan etmeye çalışır. Ancak bunu yaparken, kendi dayandığı kavramsal zeminin tarihsel ve politik sınırlılıklarını gizler. Hareketi dogmatizmle suçlamak, burada bir teşhis değil, bir yerleştirme çabasıdır. Onu, liberal-sol aklın güvenli alanlarına çekme girişimidir. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi, tam da bu güvenli alanlara sığmadığı için vardır. Onun teorisi, pratiği ve etiği konforlu eleştiri pozisyonlarını sürekli rahatsız eder. Bu rahatsızlık, bir zayıflık değil, devrimci bir güçtür.
Dogmatizm kavramının tarihsel serüveni, onun bugün nasıl olup da böylesine rahat ve neredeyse otomatik biçimde devrimci hareketlere yöneltilebildiğini anlamak açısından öğreticidir. Dogmatizm, başlangıçta düşüncenin kendi koşullarını unutması kavramların maddi gerçeklikten koparak kendi başına birer hakikat gibi dolaşıma girmesi anlamında kullanılmıştır. Marx’ın, Engels’in ve daha sonra devrimci Marksist geleneğin hedef aldığı dogmatizm, canlı praksisin yerini alan donmuş teoridir. Ancak bu eleştirinin hiçbir aşamasında, süreklilik, disiplin, ilkesellik ve tarihsel yönelim dogmatizmle eşitlenmemiştir. Bugün yapılan ise tam olarak budur. Kavram yer değiştirir, içeriği boşaltılır ve politik olarak işlevsel bir silaha dönüştürülür.
Bu silahın hedefi açıktır. Sürekliliği olan, yönelimini kaybetmeyen, bedel ödemeyi göze alan ve kendi tarihini sahiplenen hareketler. Çünkü bu tür hareketler, yalnızca mevcut iktidar ilişkileri için değil, aynı zamanda liberal-sol aklın konforlu eleştiri pozisyonları için de bir tehdittir. Onlar, siyasetin yalnızca söylem, temsil ve eleştiri üretmekten ibaret olmadığını, siyaset denen şeyin aynı zamanda yaşamı, bedeni, zamanı ve ölümü kapsayan bir pratik olduğunu hatırlatır. Bu hatırlatma rahatsız edicidir. Rahatsız edici olduğu için de “dogmatik” etiketiyle etkisizleştirilmeye çalışılır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin “aşılmadığı” gerçeği, tam da burada yatar. Aşılmamıştır; çünkü yalnızca bir düşünceler toplamı değil, maddi bir tarihsel kuvvettir. Aşılmamıştır; çünkü teorisi, pratikle kopmaz bir bağ içindedir. Aşılmamıştır; çünkü eleştirildiği her noktada, eleştiriyi yeniden düşünecek, kendisini dönüştürecek ve yoluna devam edecek bir iç dinamizme sahiptir. Bu nedenle, onu “tamamlanmamış”, “eksik”, “ulaşılamamış” gibi sıfatlarla tanımlamak, bir yetersizlik tespiti değil, aslında bir itiraftır. Devrim bitmemiştir, mücadele sürmektedir ve bu durum, onu dışarıdan izleyenler için rahatsız edicidir.
Burada tekrar “öz” kavramına dönmek kaçınılmazdır. Öz, bu metnin iddia ettiği gibi bir dogma değil; yönelimin kendisidir. Yönelim ise, devrimci siyasette vazgeçilmezdir. Yönelimi olmayan bir hareket esnek değil, savrulmuştur. İlkesizdir. Kısa vadeli başarılarla, taktik kazanımlarla ve konjonktürel uyumlarla kendini tüketir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin “öz” diye adlandırdığı şey, tam da bu savrulmaya karşı bir tarihsel fren, etik bir pusula ve politik bir çerçevedir. Bu çerçeve, her zaman aynı biçimde görünmez. Ancak yönünü kaybetmez.
Bu yüzden tekrar meselesi de yeniden düşünülmelidir. Tekrar, burada, tarihin kendini inkarı değil, hafızanın sürekliliğidir. Hafıza olmadan özne olmaz. Özne olmadan siyaset olmaz. Siyaset olmadan özgürleşme ise hiç olmaz. Her kuşak, aynı sözleri yeniden söylemek zorundadır. Çünkü karşısındaki inkar, baskı ve şiddet de kendini yeniden üretir. Bu tekrar, bir taklit değil, süreklilik içinde farklılaşmadır. Bunu “fotokopi” metaforuyla açıklamaya çalışmak, meselenin ciddiyetini kavrayamamaktır.
Son kertede, bu eleştirinin dönüp dolaşıp takıldığı yer, özgürlük hareketinin neden hala var olduğu sorusudur. Eğer dogmatizm bu kadar baskınsa, eğer yenilik bu kadar felç olmuşsa, eğer öz bu kadar ulaşılmazsa, bu hareket nasıl oluyor da 53 yıldır ayakta kalabiliyor, dönüşebiliyor ve hala milyonlar için bir anlam üretmeye devam ediyor? Bu sorunun yanıtı, metnin kuramsal çerçevesinin dışında kalır. Çünkü bu çerçeve, direnişi açıklamak için değil, onu sınırlamak için tasarlanmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’ne verilecek yanıt, dolayısıyla, bir savunma metni olamaz. Savunma, suçlamayı kabul eder ve kendini temize çıkarmaya çalışır. Oysa burada yapılması gereken, suçlamanın kendisini tarihsel, teorik ve politik olarak boşa düşürmektir. Dogmatizm suçlaması, bu bağlamda, eleştirel bir kavrayışın ürünü değil, devrimci süreklilik karşısında duyulan teorik aczin ifadesidir.
Bu hareket, dogmatik olduğu için değil, teslim olmadığı için hedef alınır. Öz’e sahip olduğu için değil, yönsüzleşmeyi reddettiği için eleştirilir. Tekrar ettiği için değil, hafızasını kaybetmediği için rahatsız eder. Ve tam da bu nedenle, hala tartışılmakta, hedef alınmakta ve aşılmaya çalışılmaktadır. Ancak tarih, aşılmaya çalışılanı değil, direnen ve dönüşenleri kayda geçirir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeri de tam olarak buradadır: Tarihin zor, çatışmalı ve açık uçlu alanında. Dogmatizmin değil, diyalektiğin içindedir.
Dogmatizm suçlamasının bu kadar rahat dolaşıma girebilmesinin nedeni, onun artık bir kavram değil, bir iktidar dili haline gelmiş olmasıdır. Bugün dogmatizm, düşüncenin donması anlamına gelmez. Düşüncenin direnmesi anlamına gelir. Uyumlanmayan, çözülmeyen, yönünü kaybetmeyen her siyasal özne, bu dile göre dogmatiktir. Bu nedenle dogmatizm ithamı, devrimci hareketleri anlamaya dönük bir araç olmaktan çıkmış, onları tarih sahnesinden silmenin kavramsal gerekçesi haline gelmiştir.
Bu bağlamda Kürt Özgürlük Hareketi’ne yöneltilen dogmatizm eleştirisi, teorik bir teşhis değil, tarihsel bir tahammülsüzlüğün dışavurumudur. Tahammülsüzlük şuradadır: Bu hareket hala vardır. Hala kendini yeniden üretmektedir. Hala çözülmemiştir. Hala liberal-sol aklın öngördüğü biçimde “normalleşmemiştir”. Hala yönelimlidir. Hala bedel üretmektedir. Hala hafızaya sahiptir. Ve belki de en rahatsız edici olanı: Hala teorik olarak kapatılamamıştır.
Dogmatizm suçlaması, tam da bu kapanamama halinin telafi girişimidir. Hareketi yenemeyen tarih, onu kavramlarla etkisizleştirmeye çalışır. “Öz” metafiziğe indirgenir, “tekrar” anlamsızlığa, “önderlik” kişilik kültüne, “sadakat” kör itaate, “disiplin” otoriterliğe çevrilir. Böylece devrimci bir ontoloji, liberal bir patolojiye dönüştürülmek istenir. Bu çaba başarısızdır. Çünkü kavramlar, maddi gerçekliği uzun süre maskeleyemez. Öz meselesi burada son kez, ama en net biçimde söylenmelidir: Kürt Özgürlük Hareketi’nin özü, bir “saf hal”, bir “başlangıç anı” ya da bir “kristal form” değildir. Onun özü, sömürgecilik koşullarında çözülmemekte ısrar eden bir tarihsel iradedir. Bu irade, kendini her dönemde yeniden biçimlendirir, asla yönünü kaybetmez. Öz budur. Ve bu öz, metafizik değil, son derece maddidir. Cezaevlerinde, dağlarda, çöllerde, sürgünlerde, kadın bedeninde, dillerde, yaslarda ve direnişlerde cisimleşmiştir. Buna “ulaşılamaz” demek, özgürlüğün yalnızca sonuçla ölçülebileceğini varsayan dar bir anlayışın ürünüdür.
Özgürlük, bu harekette hiçbir zaman steril bir hedef olmadı. Özgürlük, çelişkiydi. Bedeldi. Süreçti. Ve bu yüzden tamamlanmamıştı. Tamamlanmamış olması, başarısızlık değil, devrimci hakikatin kendisidir. Devrimler tamamlanmaz. Ya bastırılır ya da sürer. Kürt Özgürlük Hareketi’nin suçu da tam olarak budur: Sürmektedir. Bu nedenle “yenilikçi irade felci” gibi ifadeler, teorik bir çözümleme değil, siyasal bir temennidir. Hareketin yenilik kapasitesi değil, direniş kapasitesi hedef alınmaktadır. Çünkü yenilik, bu harekette hiçbir zaman yönsüzlük anlamına gelmedi. Yenilik, kopuşla sürekliliğin aynı anda taşınması anlamına geldi. Bu da, konforlu eleştirinin kaldıramayacağı bir diyalektik gerilim yarattı.
Marx’a yapılan gönderme, bu bağlamda artık tamamen tersine çevrilmelidir. “Ölülerin geleneği” Kürt Özgürlük Hareketi’nin sırtında bir kabus değildir. Asıl kabus, bu geleneğin hala diri olmasıdır. Asıl rahatsızlık, geçmişin gömülmemiş olması değil, bugünü hala yönlendirebilmesidir. Çünkü burada söz konusu olan “ölüler” değil, hala konuşan bir tarih, hesap soran bir hafıza ve yön tayin eden bir deneyimdir. Bu nedenle Marx’ın uyarısı, bu harekete karşı değil, bu eleştiri biçimine karşı okunmalıdır. Geçmişi gömme çağrısı, ancak onu gerçekten aşmış olanlar için anlamlıdır. Sömürgecilik aşılmamışken, inkar sürerken, imha devam ederken, geçmişi gömmek devrimci bir cesaret değil, politik bir unutmadır. Ve unutma, her zaman egemenlerin işine yarar.
Son kertede şunu söylemek gerekir: Kürt Özgürlük Hareketi dogmatik değildir; rahatsız edicidir. Teorik olarak rahatsız edicidir, çünkü liberal-sol aklın kategorilerine sığmaz. Politik olarak rahatsız edicidir, çünkü teslim olmaz. Etik olarak rahatsız edicidir, çünkü bedel ister. Tarihsel olarak rahatsız edicidir, çünkü kapanmaz. Bu rahatsızlık, eleştirinin değil, hareketin kusuru değildir. Dolayısıyla mesele, bu hareketin “özgürleşmenin kapısını aralayıp aralamadığı” değildir. Mesele, özgürleşmenin kimin kapısından, hangi anahtarla ve hangi tarihsel bedelle tanımlandığıdır. Kürt Özgürlük Hareketi, özgürleşmeyi başkalarının kavramsal konforuna göre değil, kendi tarihsel zorunluluklarına göre tanımlamıştır. Ve tam da bu nedenle, hala tartışılmakta, hala hedef alınmakta, hala “aşılmaya” çalışılmaktadır. Ama bazı hareketler aşılmaz. Onlar ya bastırılır ya da tarihin yönünü değiştirir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin hikayesi de, tam olarak burada durmaktadır: Dogmatizmin değil, diyalektik bir direnişin içinde. Ve bu direniş, ne bir makaleyle ne de bir kavramla kapatılabilir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.