“Türkiye’de COVID yok sayılmıyor belki ama hem toplum hem de sağlık otoritelerince dikkate alınmadığı, dikkate alınmak istenmediği de açık. Sağlık otoriteleri ise belki bu yorgunluğu yeniden depreştirmemek, belki kapanma pratiğini yeniden hafızalara düşürmemek için, aşısını bile ithal etmiyor”

Can Kartoğlu COVID hikâyelerini anlattı.
Bilim insanı İlker Belek sorularını yanıtladı.
Sanki dünyada yer kalmamış gibi iki atmaca göz kapaklarıma pençeleriyle bastırıyor ve ince dar bir çukur açıyorlar, derinleştikçe derinleşiyor çukur… Gözlerimin bu kadar acıdıklarını bilmiyorum… Öyle bir baskı ki, açık tutamıyorum gözlerimi, açık tutmaya da çalışmıyorum, kapatıyorum. Korkuyla karışık “geçecek” diyorum kendi kendime. Geçmiyor. Geçsin diye sabaha kadar açmıyorum gözlerimi. Uyuyor muyum? Ne mümkün! Avuç içlerimi üstlerine koyuyorum, seviyorum onları, yok olmuyor. Annemin çocukluğumdaki sesi çınlıyor: “Ceylan gözlüm!” Bana mısın demiyor. Bütün dünya gözlerimin üstüne abanmış! Derken bir kutup ayısı geliyor ve sağ femur kemiğimin başına oturuyor. Ah, parçalanıyor femurum! Hayır, olamaz! 35 yıl önce Hacettepe’de ne ameliyatla kurtardı beni Profesör Adil Surat. Femurumdan kalk kutup ayısı!
Gittikçe kollarım bacaklarım lime lime kopuyor… Babam defalarca uyanıyor, tuvalete gitmek istiyor… 98’indeki babam… Kâh yardımcı kardeşimiz koşuyor yanına, kâh o uyuyakaldıkça ben gözlerimi açmadan, el yordamıyla babama yardım ediyorum. Bir lokma kalmış gücüm de gidiyor. Gözlerim ve femurumdaki acayiplik o kadar ileri ki, boğazımdaki tıpırtı bana orada kelebekler uçuşuyormuş hissi veriyor. Gözlerimdeki çukurlarla Tim Burton karakteriyken boğazımdaki tıpırtıyla Mimo’nun görünmez adasının epik kelebeklerinin yeni adası ilan ediyorum boğazımı. Yoksa nasıl geçecek gece? Düşten gerçeğe, gerçekten düşe havalanan bir salıncaktayım… Femurumdaki anneleri yetmezmiş gibi yavruları kalbimde hoplayıp zıplıyorlar şimdi de! Bacaklarımı yukarı kaldırıyorum, kalp hizama getiriyorum. “Burnundan nefes al, ağzından ver Can!” Hiçbir şey değişmiyor! “Komut verme Can!” Nefes aldığımızın farkında mıyız olağan yaşamımızda? “Bırak kendini Can!” Ah bir bırakabilse kendini Can. Kapalı gözlerimi elimle de kapatıp mutfağa gidip su içiyorum. Su iyi gelir bana hep… Sonra emanet ediyorum kendimi kendime. Yattığım yerde ayaklarımın tabanlarını birbirine yapıştırıyorum, kendimi yatıştırmak için. Karolin öğretmişti yogada. Çocukluğumda kendiliğimden otururdum öyle. Çocukken yaptığım bir şeyse iyi gelir, diyerek yapıyorum. Sonra kızım Can’ın çocukken öğrettiğini yapıyorum: Göğüs kafesimi genişletiyorum, güneşi doğuruyorum oradan gecenin bir vakti…
Ben COVID olmadım salgın boyunca. Şehir efsanesi değil, gerçekten bir kere bile olmadım. Salgında babamı yanıma aldığım ve o gün bugündür birlikte yaşadığımız için onu korumalıydım… Test yaptırmaktan hiç gocunmadım, her defasında negatif çıktım çevremde COVID vakaları olsa da… 2021’de babamı bir kontrol için hastaneye götürdüğümde babama yapılan COVID testi pozitif çıkınca onu apar topar yoğun bakıma benimle birlikte götürdüler. Ağlıyorum. Babamı nasıl bırakacağım yoğun bakıma derken, otomatik cam kapılar açıldı, bizi ittiler içeri, onlar kaldı dışarıda… Vurdum cama, dedim; “Ben negatifim!” Cam arkasından dediler; “Ama potansiyel pozitifsiniz!” İşte o zaman bile COVID olmadım o yoğun bakım odasında, servisinde.
Kalabalıklar içinde bir yaşamım yok. Hâlâ cebimde kolonyam var, hâlâ ellerimi sabunluyorum, çünkü salgından önce de cebimde kolonyam vardı, salgından önce de eve girdiğimde, bir yere gittiğimde ilk işim ellerimi sabunlamaktı…
Ertesi gün gözlerim yine aynı acı içinde… Müthiş bir baskı! Aklımda tek soru: COVID mi olmuştum yoksa? En siyah gözlüğümü taktım. Bilgisayarımı açtım. Yine de ışığını kısarak araştırmaya koyuldum; COVID var mıydı hâlâ? Hortlamış olabilir miydi? Yoksa hiç mi gitmemişti? Daha üç gün önce arayıp COVID’in yeniden varlığını gösterdiğini söylemiş, toplu taşımada maske takmam konusunda uyarmamış mıydı Gökhan? İnternette COVID haberleri 2020’lerden kalma… Dur bakayım, şu haber ‘21’den… Nerede test yapılıyor acaba? Güncel bilgiyi nasıl almalı? Kuluçka süresi ne kadardı? Ne kadar zamanda iyileşme sağlanıyordu? Ne çok insan ölmüştü COVID’den! Çocukluğumun güzeller güzeli Müjgan Hanım’ı geliyor aklıma… Canım yanıyor… Aile hekimliğinde yapılmıyormuş test. Taksim’de bir hastanede görevli doktor arkadaşıma yazıyorum; “Sizde COVID testi yapılıyor mu?” Hemen gelmiyor yanıt. O da bilmiyor. Araştırıyor. Gelen yanıtı bana geçiyor: “Yapılmıyor!” Üniversitelere sorabileceğimi söylüyor. O gün evde telefonlar ediyorum hastanelere, laboratuvarlara; “Sizde COVID testi yapılıyor mu?” Yapılıyorsa şayet kaç lira? Eve gelip yapabiliyorlar mı? Aradıklarım arasında test bedelinin en yükseği 3.500, en düşüğü 1.140 TL, şayet PCR ise. Eve gelinecekse üstüne bir 400 TL eklemek gerekiyor. Bu özel hastanelere randevu almadan gelebilir, acilden giriş yapabilir, sadece test olabilirdik, ama istiyorsak tabii ki muayene de olabilirdik, o da 7.000 TL. idi. Peki, eczanelerde test kiti satılıyor muydu? Ara da bul. İnternette aramadığın her şey var, bu yok! Eczacı arkadaşımı arıyorum. Hayır, yok, satılmıyor eczanelerde test kiti.
En iyisi diyorum, ben gidip test yaptırayım. Ağaçlara tutuna tutuna evimden yürüme mesafesindeki laboratuvara gidiyorum. Evde salgından kalan son maskelerden biri yüzümde. Laboratuvarda kimsede maske yok. Maskeli olmama rağmen uzak duruyorum hepsinden. Açık pencerenin yamacındayım. Eve dönerken eczaneye uğruyorum maske almak için. Maske yok! Diğer eczaneye… 10’luk yok, ama 50’lik var. Peki 50’lik olsun!
Eve dönüyorum. Maske yüzümde. Babam ve yardımcı kardeşim merakta. Diyorum ki, “Ben şu andan itibaren odama kapanıyorum. Size hastalık bulaşmasın diye. Allah’tan iki odadan da balkona çıkılıyor. Yiyeceklerimi, içeceklerimi balkondan alacağım… Bana ne bırakacaksan balkondaki masaya bırakacaksın Solmazcım, tamam mı? Tepsiyi geri aldıktan sonra da ellerini sabunla yıkayacaksın. Bulaşıkları elde değil makinede yıkayalım. Ellerimizi hep sabunlayacağız. Temas etmeyeceğiz birbirimize. Pencerelerimizi kapatmayacağız. Temiz hava içeri girecek. Ne yazık ki tuvaletemiz ortak. Camı hep açık olacak. Benden hemen sonra girmeyeceksiniz. Ben kapı kolunu kâğıt havluyla açıp kapatacağım. Anlaştık mı?” Solmaz üzgün. Ablası aklına kötü şeyler getirsin istemiyor. “Hayır” diyorum, “Niye kötü şey düşüneyim? Aklımızla hareket edelim, o kadar!” Daha test sonucum çıkmadan bir Parol, bir C vitamini alıyorum. Babama da yardımcı kardeşimize de birer Parol, birer C vitamini veriyorum. Bol bol su içeceğimiz konusunda da anlaşıyoruz. Aynı ev içinde vedalaşıyoruz!
Test sonucum pozitif çıkıyor.
Şimdi artık iyileşmeye odaklanmam gerekiyor!
Şirazeden çıktığım ilk iki gün üçüncü güne evriliyor… Ve o gün, beni terk ediyor atmacalar… Havalanıyorlar gözlerimden. Açtıkları çukurlar yerini iç yüzüme bırakıyorlar. Sonra femurumun başından kutup ayısının da kalkmasıyla birlikte, yavrular da lunapark belledikleri kalbimden ayrılıyorlar. Yüzümde yorgun bir gülümsemeyle yitirdiğim umutlarım yeniden tomurcuklanmaya başlıyor. Pelte gibiyim. Olsun… Empedokles’in Dostları elimde. Amin Maalouf’la iyileşmeyip kiminle iyileşeyim? Başucu kitaplarım başucumda zaten. En üstte: Can’ın Bir Ömrün Takvimi… Bir elim Amin’de, bir elim Can’da.
Dördüncü ve beşinci günlerde daha iyiyim ama yataktan çıkabilecek gücüm yok. Canım en çok mandalina yemek istiyor. Hiç yemediğim kadar mandalina yiyorum… Kollarımı, bacaklarımı, ellerimi, parmaklarımı ağır ağır çalıştırıyorum… Sonra beşinci günün gecesinde babam bir öksürmeye başlıyor ama ne öksürmek… Yardımcı kardeşim bir titremeye başlıyor ama ne titremek… Aklım uçuyor… Ne gece sabah oluyor ne sabah gün doğuyor! Bu defa eve çağırıyoruz laboratuvar görevlisini, geliyorlar… Test sonuçları: Pozitif.
Yardımcı kardeşimizi yatırıyorum: “Maskesiz çıkmayacaksın odandan dışarı.” Babama maske takmak imkânsız. Her sabah bulmaca çözdüğümüz babam sanki sisler içinde kalmış gibi! Gece boyu her saat başı kalktığı, dört adımda ulaştığı tuvaletin yolunu bile bulamıyor… Ters yöne yönelip duruyor… Korkuyla bağırıyor… Ben yataktan çıkabilecek gücüm yok derken meğerse bir sıkımlık gücüm varmış ki, o güçle kalkıyorum ayağa… “Baba korkacak bir şey yok! Ben yanındayım! At adımını!” Babam çığlık atıyor, adımını atmıyor. “Baba sen maratoncusun! Sıkı bas yere, hadi!” Önce ürkek bir adım… uzun bir ara… sonra bir adım daha! “Sen Sidney’de nasıl koştun, hatırlasana!” Bir adım daha! “New York Maratonu’nda müthiştin baba!”
Sonra her birimiz üç ayrı odada, öksürüklerimiz, hapşırıklarımız kulaklarımızda, derken bir ninni yükseliyor Solmaz’ın odasından. Önce “Dedeeee, dedeeee” diye sesleniyor. Babamdan ses yok. “Dedeeeee!” Tam çıkışacağım niye sesleniyorsun, diye… “Bu ninni senin için dede, bunu dinleyerek uyu, tamam? Yarın hepimiz iyileşeceğiz, salonda kahvaltı yapacağız, tamam mı dede?” diyor. Sonra Solmaz ana dilinde ninni söylemeye başlıyor babama tok ama yanık sesiyle… “Bu dünyanın aslı yalandır… (…)”
Babam o gece uyuyor.
*
Bugün 14. gün. İlker Hoca’yı arıyorum, anlatıyorum yaşadıklarımı… Bilim insanı İlker Belek Türkiye’nin yüz aklarından biri. Halk sağlığı uzmanı. TTB Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülü sahibi. Reva mıdır bu yaşadıklarımız, diyorum. “Tabii ki reva değil, ama gayet iyi aktardığınız gibi gerçek bu” diyor.
“COVID yok mu sayılıyor?” diye soruyorum. “Yaşadıklarınıza ilişkin canlı ve edebi anlatınızı soğuk sayılabilecek bir şekilde yanıtlayayım, çünkü bu ortamda başka türlüsü gerçekten olanaklı değil!” diyerek başlıyor söze ve sürdürüyor:
Türkiye’de COVID yok sayılmıyor belki ama hem toplum hem de sağlık otoritelerince dikkate alınmadığı, dikkate alınmak istenmediği de açık. Toplum salgının en ateşli döneminden çok yorgun, bıkkın olarak çıktı, onun durumu buna bağlı. Sağlık otoriteleri ise belki bu yorgunluğu yeniden depreştirmemek, belki kapanma pratiğini (o dönemde tamamen gerekliydi) yeniden hafızalara düşürmemek için, aşısını bile ithal etmiyor. Grip aşısını bulmak mümkünken, COVID’de bu konuda tam bir çaresizlik var.
“COVID belirtileri gösteriyoruz, nereye kime gideceğiz? Nedir öneriniz? Hadi gittik bir hastaneye, ücretsiz test yapmadan nasıl tanı koyup tedavi edecekler bizi?” diye soruyorum. “Salgının ilk döneminde (2020-2023 arası diyelim) hastaların nereye başvuracağı, nasıl tanı konulacağı, kurumların COVID’le ilgili sorumlulukları gibi konularda bir açıklık vardı, algoritmalar işlevseldi. Ancak özellikle son 2 yıldır bu bakımdan ortalık boş. Gerçekten yaşadıklarınızı yaşayan birisi önce nereye başvurmalı, başvurulan kurumdaki hekim ne yapmalı, örneğin ülkede test kiti, tedavi için özel ilaç olup olmadığından haberdar mı, (diyelim) test pozitif ve solunum sıkıntısı olan bir hastasını gerekli izolasyon koşullarının sağlanabileceği bir servise yatırabilecek mi; tüm bunlar yanıtlanması neredeyse olanaksız sorular. Ancak benim COVID belirtileri gösteren bir hastaya önerim, bağlı olduğu aile hekimine veya bir hastanenin aciline başvurması ve mutlaka test yaptırması şeklinde olur. Başvuru noktanız bir kamu kurumu olsa bile, test için çok yüksek olasılıkla cebinizden para ödemek zorunda kalacaksınız.

İlker Belek: “Türkiye’de COVID yok sayılmıyor belki ama hem toplum hem de sağlık otoritelerince dikkate alınmadığı, dikkate alınmak istenmediği de açık.”
Peki nasıl iyileşeceğiz? İlker Hoca’ya kulak veriyorum:
İyileşmek için antiviral ilaç kullanmak gerekir. COVID tedavisinde kullanılan birkaç tane antiviral var. İlgili klinisyen hekim arkadaşlarım Türkiye’de bunlara ulaşmanın çok zor olduğunu söylüyor. Eğer böyleyse, tanı konulduktan sonra, solunum sıkıntısı olmadığı sürece, destekleyici tedavi ve bakımla evde izole kalmak en iyisi olacaktır.
Hasbelkader iyileştik diyelim. Gerçekten iyileşmiş mi olacağız? Nedir uzamış COVID? Cevap Belek’ten:
COVID’de iyileşme sonrasındaki en önemli sorun PostCOVID ve Uzamış COVID olarak tanımlanan tablo. Dünya Sağlık Örgütü akut enfeksiyonun tam iyileşmesi halinde bile COVID geçirenlerin %6’sında bu tablonun geliştiğini söylüyor. Yaşlılar, kronik hastalıkları olanlar, bağışıklık sisteminde sorun olanlar bu bakımdan risk altında. Kronik yorgunluk, solunum sıkıntısı, kas ağrıları, uyku bozukluğu, konsantrasyon zorluğu en önemli belirtileri. Avrupa ülkelerinde PostCOVID en önemli işe devamsızlık nedenlerinden birisi. Bizde ise benim bildiğim kadarıyla herhangi bir veri yok.
Soruyorum: Sağlıklı bir toplum yaratamayacaksak, hayatı kolaylaştıramayacaksak, kendimizi ileriye taşıyamayacaksak niye yaşadı koca dünya bu salgını? İlker Belek yanıtlıyor:
Bilim dünyası bu salgından önemli dersler çıkardı. Bunların içinde en hayat kurtarıcı olanı şüphesiz aşısının geliştirilmesiydi. Hükümetlerin bu dersleri toplum düzeyinde hayata geçirmeye ne derecede niyetli oldukları ise apayrı bir konu. Virüs sürekli karakter değiştiriyor, gribin aksine herhangi bir mevsimsel ritmi bulunmuyor, yani yaz kış demeden salgın niteliğinde yayılmalar gösterebiliyor, dolayısıyla hastalığın yayılmasını önleyecek tedbirlerin alınması epey maliyetli olabiliyor. Hükümetler işte bu nedenle sorun artık yokmuş gibi davranabiliyorlar. Bir de Türkiye’de özellikle belirgin olan aşı karşıtlığı gibi yeni bir sorunumuz da var artık. Bu eskiden beri gündemdeydi, ancak çok ironik biçimde COVID salgını sonrasında toplumun neredeyse tüm kesimlerine yayıldı. Buna seküler kesim de dahil. Aşı karşıtlığı COVID’le sınırlı kalmayıp tüm bulaşıcı hastalıkları kapsayan bir sorun olarak yerleşti. En üst düzey yönetici kadrolarda bile taraftar bulabiliyor ve onların seçim çalışmaları içinde özel bir yer tutabiliyor. Trump bu konunun halen en tipik örneği. Oysa aşısı bulunan hastalıklarda mücadelenin en etkili, en ucuz, en kolay yolu yaygın aşılamadır. Bunu yapamıyoruz. Ülkemizde aşıya parasıyla bile ulaşmak mümkün değil, çünkü Sağlık Bakanlığı ithalini yapmıyor.
“Sağlık bir haktır” diyor Belek. “Sağlık hizmeti herkese parasız ve ihtiyacı olduğu kadar devlet tarafından sunulmalıdır, yaşadığımız ortam halk sağlığını koruyacak, geliştirecek özellikte olmalıdır ve bütün bunlar politik mücadelenin konusudur. Eşit, laik bir toplum hedefiyle verilecek mücadeleyi örgütleyemediğimiz, bu mücadelenin içinde sağlık hakkına yer veremediğimiz sürece bu sorunları yaşayacağız.”
Ve ekliyor Belek: “Uğursuz atmacaların evinize, mahallenize bir daha hiç uğramamasını dilerim.”
İlker Hoca’ya canıgönülden teşekkür ediyorum.
Babam uyanıyor.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.