“Dünya sendikacılık tarihinde eşine az rastlanan, özgün bir yer edinen ve yeni bir model yaratan Eğitim Sen, son dalgayı oluşturan otuz beş yıllık kamu çalışanları sendikacılık hareketi içinde lokomotif, öncü ve yol açıcı rolüyle gerçekten eşine az rastlanan bir tarih yazdı. Kemal İnal, bu çalışmasında Eğitim Sen’in tarihini, kimliğini ve mücadelesini birkaç boyutta, detaylı biçimde ve farklı verilere dayanarak ortaya koymaktadır”
Genel olarak neoliberal-neomuhafazakar uygulamaların dünyada sendikaları ve verdikleri emek mücadelesini olumsuz etkilemesi ve on yıllardır sendikal krizden bahsedilmesi, bilinen bir gerçek. Ancak sendikal krizi sadece dış etkenlere bağlamak işin kolaycılığa kaçınılan tarafı olsa da sendikal işleyişin ve üyelerin araçsallaştırılması, sendikal bilinç oluşturulması vb. konularında eksiklikler sendikal örgütlülüğün önünde büyük engel olduğu gibi iç etkenler nedense çoğu kez göz ardı edilir. Bu bağlamda Türkiye’de eğitim sendikacılığına, sendika üyeliğine, sendikal anlayışlara sendikaya özgü kavramlar açısından bakıldığında ilginç bir noktada seyrettiğini söylemek yanlış sayılmaz.
Türkiye’de son yıllarda herhangi bir eğitim sendikasına üyelik, üzerinde durmayı hak eden konulardan biridir. Sendikal inancın son derece zayıf olduğu bir iklimden geçtiğimizi, emek mücadelesinde kazanım elde etmek için sendikaların yeniden kazanılması ve sendikal güvenin hak ettiği değeri elde etmesi gerektiğini birçok sendika uzmanı dile getirmektedir. Kuşkusuz sendikacılığın böyle algılanmasında vesayetçi veya korporatist sendikaların payı çok büyük. Bilindiği üzere sendika üyeliğine ve sorumluluğuna ait bazı kavramlar bulunmaktadır: Sendikal sadakat, sendikal güven, sendikal gönüllülük, sendikal inanç, sendikal bilinç gibi. Buna eşlik eden de önemli bir kavram daha bulunmaktadır: Üyelerin demokrasi bilinci ve sendikal demokrasi. Hepsinden önemlisi ise şu: Yeni bir kavram kendini son yıllarda ön plana çıkarmaktadır. O da “sendikal geçiş” kavramıdır. Bu kavramın, sendikacılığın geldiği noktayı göstermek açısından dikkate değer olduğunu belirtmek gerekir. Sendikalar arası üye transferinin çok olduğu bir dönem bu dönem. Elbette bu transferlerin sporcular gibi maddi bir karşılığı yok. Karşılığı olan tek şey, transfer olanların sendikalara bakışı ve elde edeceğini düşündüğü psikolojik üstünlüğün yanı sıra “bir işimiz düşerse” kısa yoldan zahmetsizce çözebilme arzusu oluşturmakta. Yani siyasal gücün ve sayısal üstünlüğün niteliksel üstünlüğe galip gelmesinin sendikacılık sayıldığı bir süreçten geçtiğimizi söyleyebiliriz.
Gramsci’nin teorik çerçevesinde “organik” ve “göreceli” adında iki önemli kavram bulunmaktadır. Bu kavramlar onun hegemonik ilişkiler bütününde toplumsal yapıyı çözümlemede kullandığı önemli kavramlar. Sendikalara bu iki kavramın ışığında bakmak da mümkün. Organik ve doğrudan etkiye sahip olan şey, tarihsel, toplumsal ve ekonomik bağlamda meşruiyet temelinde gelişen dinamikleri anlatır. O bilindik, sendikaların asıl işlevinin ne olacağı, hangi sınıfsal çıkarlar üzerinde faaliyet göstereceğini ifade eder. Göreceli ve dolaylı etkide bulunan ise, dönemin koşulları ve politik atmosferi, kısaca sendika dışındaki siyasi partiler, medya, sermaye grupları, eğitim bakanlığı gibi sendikalar üzerinde etki gücü olan aktörlerdir. Göreceli ve dolaylı etkide çıkar ilişkileri öne çıkar, güçlüden yana olmak vardır ve emekçiler ile organik bağ göz ardı edilir. Doğrudan olan organik ilişki ile dolaylı olan göreceli ilişki, sendikaların yönelimini, aldığı kararları, kime hizmet edeceğini, varlık nedenini belirler ve bu gerilim ve çatışma arasında sendikaların ekonomizm ile ideolojikleştirilme arasında sarkaç gibi salınmaya başlamasına neden olurlar. Bu salınma dönemlerinde sendikaların nasıl bir tutum alacağını ise emekten yana olup olmaması büyük ölçüde belirleyicidir; ya egemen olandan yana tutum alıp uygulanan neoliberal-neomuhafazakar politikaların meşrulaştırıcı bir aparatına dönüşür ya da emekten ve emekçiden yana bir tutum alıp sendikal tarihe ve mücadelesine sadık kalırsınız. Türkiye’de eğitim sendikaları içerisinde üye sayısı en fazla olan sendikaların ise Gramsci’den ödünç aldığımız kavramlardan “göreceli” olanın etkisi altında olduğu görülmektedir ve asıl işlevleri eğitim emekçilerinin hak arama konusunda bir güç olmalarının önünü tıkama gibi bir yönelimi tercih etmiş durumdadırlar.
Sendikacılık adına bütün bu olup biten durumda eğitim sendikalarına üye insanların sendikacılığa olan ilgilerinin azaldığı tespitini yapmak da gerekir. Herhangi bir sendika üyesinin üyesi olduğu sendikanın tarihi, kimliği, mücadelesi ve geçirdiği evreler üzerine yazılan bir kitabı okumaktan imtina etmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır elbette. Bu nedenleri şöyle sıralamak mümkün:
Birincisi; çoğu sendika üyesi için sendikanın anlamı maaş artışı, özlük haklarının daha iyi bir noktaya gelmesi ve güvence altına alınması gibi güncel kaygı ve sorun merkezli olabilir. Bu perspektif ile sendikanın yönelimi, tarihi vb. konular ikinci planda kalabilir ve bu beklenti ile sendika üyelerinin gündelik yaşam pratiğinin genel anlamda okuma ve araştırma konusunda motive edici unsurlarla beslenmediği, zaman bulamadıkları, sendika ile ilgili yayınlar öncelikli bir sorunu olmadığı için geri plana itilebilir.
İkincisi; bunca sendika çokluğu içerisinde sendikal tercihler bilinç düzeyinde yapılmadığı gibi bir varsayımla, üyesi olduğu sendikanın eğitimsel görüşlerini, savunduğu değerleri ve sendikacılık anlayışının arka planını özellikle bilmek istemeyebilir. Bu onun sendika özlük hakları ile ilgilensin, başka bir şey yapmasın gibi sendikal siyasetten kaçışının da bir göstergesi olabilir.
Üçüncüsü; sendika üyeliğinin sendikal sorumluluk ile demokratik bir katılım gerektiren gönüllülük kavramı ile ilişkili olduğunu bilinir ancak günümüzde sendika üyeliğinin bir formaliteye dönüşmüş olmasından kaynaklı sendikanın tarihi, mücadelesi, eksik ya da fazlası merak konusu olmayabilir.
Dördüncüsü ve belki de en önemlisi; sendika yürütme kurullarının bu konuda sendikayı tanıtma ve tanıtan kaynakları önerme, üye eğitimleri ile sendikal bilinci oluşturmaya gereken önemi vermedeki eksiklikleri sayılabilir.
Bunların dışında Türkiye’de sendikal tarih yazımının genel olarak anı/anlatı üzerine yazılan tarih olduğu da bilinir. Eğitim sendikacılığı adına durum farklı değildir. Özellikle sendikal tarih yazımı erken dönemlerden bu yana arşiv tutma geleneği oluşmadığından, sendikalarla ilgili yazın ve resmi belgeler genellikle dönemin hükümetleri tarafından tutulmuş ve araştırmacılara izin verildiği ölçüde sendikal tarih yazımı kaynaklara dayandırılmıştır. Elbette bunun çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında gelen etken, sendikaların pek çok ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de baskı altında tutulması ve kaynaklara ulaşılması konusunda uygulanan kısıtlamalardır. Dolayısıyla tutulan resmî belgeler ya eksik tutulmuş ya da kaynaklara ulaşılması engellenmiştir. Sendikal tarih yazımının (Feyzullah Ertuğrul’un TÖS ve EGİT DER ile ilgili kaleme aldığı kitaplar, Fakir Baykurt’un mahkemedeki TÖS savunması kitabı gibi) sendika içi tartışmalar, anı ve deneyim temelli yazılmasının önemsiz olduğunu belirtmek değil elbette burada söylenmek istenen. Sendikal mücadeleler büyük oranda kolektif deneyimler üzerine hayat bulduğundan kuşkusuz bu da çok önemli ve gereklidir. Sendikal mücadelelerin kitle temelli olmasından kaynaklı sendikal süreci anlama ve anlamlandırmada mücadelenin seyri ve doğasını kavramak için tarih yazımı da çok gereklidir. Özellikle 12 Eylül sonrası Türkiye’de sendikal hareketlerin nasıl yeniden toparlandığını anlamak için kişisel deneyimler, anılar, sözlü anlatımlar önemli bir boşluğu da doldurmuştur. Ancak kolektif hafızanın oluşması ve oluşan bir geleneğin geleceğe güçlü bir aktarımı için yazılı kaynakların önemi ve arşivleme sistemi de bu bağlamda yadsınmamalıdır ve sendikaların bu konuya gereken önemi verdiğini söylemek de güçtür.
Kemal İnal’ın büyük bir özveriyle kaleme aldığı “Sokakta Kurulan Sendika- Eğitim Sen’in Tarihi, Kimliği ve Mücadelesi” adlı kitabı böylesi bir ortamda TÖZ yayınlarından Ocak 2025 tarihinde çıktı. İnal’ın kitabı, mevcutta var olan ve ulaşılabilen geniş bir kaynak taraması sonucu oluşmuş oldukça kapsamlı bir kitap. Bu kitabın sendika/sendikacılık üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir kaynak olabileceğini de şimdiden söyleyebiliriz. Kitabın ilk sayfalarında eleştirel pedagojinin dünyadaki önemli temsilcilerinin de övgü yazısı bulanmakta. Bunlardan en çarpıcı ve aslında bir anlamda Eğitim Sen’in tarihini de özetleyen Prof. Dr. Yüksel Akkaya’nın sözleri şöyle:
Çok “parçalı” Türkiye’nin, dalgalı denizlerde, fırtınalı çöllerde, tipili dağlarda nerede bir eğitim emekçisi varsa orada boy atan, bayrağını dalgalandıran, flamalarını yerden kaldırıp yükselterek taşımaya çalışan bir sendikadır Eğitim Sen. Farklı beklentilerin, kültürel yapılar ile sınıfsal beklentilerin çatıştığı bir örgüttür; suları durulmayan. Kendi kendini ürettiği gibi kendi kendini tüketen bir örgüttür de Eğitim Sen bağımsız bir kimliğe kavuşamaması nedeniyle. Bu özellikleri taşıyan bir sendikayı “anlatmak” zordur. Kemal İnal zor olanı deniyor.
Kitabın arka kapak tanıtım yazısında Eğitim Sen’in, sokakta kurulan bir sendika olduğu belirtildikten sonra 12 Eylül sonrasının zor koşullarında “yasal dayanak, mevzuat boşluğu veya legal temel aramadan eğitim ve bilim emekçilerinin sendikalaşma hakkını direnerek, mücadele ederek ve gerektiğinde kan pahasına söke söke aldığı bir yapıdır” denmektedir. Ve şöyle devam etmektedir:
Dünya sendikacılık tarihinde eşine az rastlanan, özgün bir yer edinen ve yeni bir model yaratan Eğitim Sen, son dalgayı oluşturan otuz beş yıllık kamu çalışanları sendikacılık hareketi içinde lokomotif, öncü ve yol açıcı rolüyle gerçekten eşine az rastlanan bir tarih yazdı. Kemal İnal, bu çalışmasında Eğitim Sen’in tarihini, kimliğini ve mücadelesini birkaç boyutta, detaylı biçimde ve farklı verilere dayanarak ortaya koymaktadır. İdeolojik ve örgütsel kaynak olarak TÖS ve TÖB-DER’le hangi noktalarda kesişip ayrıldığını, ABECE Dergisi ve EĞİT-DER sürecini, Eğitim-İş sapmasını, Eğit-Sen ile 1990’larda başlayan fiili-meşru sendikacılığı pek çok değişik moment, bağlam ve çerçevede ele alan bu çalışma, Eğitim Sen’in kimliğinin dışavurumunu sendikanın çok değişik alanlardaki çalışmalarının analiziyle yapmaktadır. Sendikanın eylem biçimleri ve sloganlarından yazılı ve görsel eserlerine, örgütlenme çalışmalarından üyeleriyle yapılan anket çalışmalarına değin geniş bir alanda bir tür arkeolojik kimlik kazısı yapan yazar, sendikanın yükselme dönemi dinamikleri ile gerileme dönemi nedenleri arasındaki gelişmeleri kıyaslayarak Eğitim Sen’in güçsüzleşmesinin nedenlerini sorgulamakta, bir çıkış yolu olarak iki temel öneride bulunmaktadır. Önerilerden ilki, örgütlenmede önemli bir araç olması mümkün görünen “Eğitim Sen Entegre Sendikacılık Okulu” ve diğeri de “Yeni DEK”tir. İki öneri de Eğitim Sen’in örgütlenme biçimi, çalışma tarzı, üye kampanyası ve eğitime bakışında yeni açılımlar sağlayabilecektir.
Yine kitabın yazarına atıfta bulunarak kitabın dört bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. İlk bölüm, 1980’li yıllarda askeri darbenin ve neoliberal kapitalist iktisadi yapılanmanın işçi ve kamu emekçilerini yoksullaştıran ve ideolojik olarak suyu bulandıran koşulları nasıl oluşturduğunu ve buna karşı ilk sınıfsal eylemlerin nasıl başladığını anlatmaktadır. İkinci bölüm ise ABECE Dergisi ve Eğit-Der’le başlayan eğitim ve bilim emekçilerinin örgütlenme çalışmalarının güzergâhını tanıtmaktadır. Bir eğitim dergisi ve dernekten Eğit-Sen’e (Eğitim-İş’e) giden süreçte kamu çalışanlarının sendikalaşma imkân ve olasılıkları bu bölümde tanıtılmaktadır. Üçüncü bölüm ise Eğit-Sen ve Eğitim Sen’in kimlik, birikim ve deneyimini çeşitli başlıklar altında tanıtmaktadır. Üçüncü bölüm aslında iki alt bölümden oluşmaktadır. İlk alt başlıkta sendikamızın kimliği, örgütsel-ideolojik kaynaklar, KESK, tüzük ve programlar, gruplar ve kadrolar, sloganlar, genel merkez binası mimarisi ve uluslararası ilişkiler çerçevesinde tanıtılmaktadır. İkinci alt başlık ise “pedagojik süreçler” dediğim yapıya işaret etmektedir. Bu kısımda TÖS, TÖBDER ve Eğit(im) Sen’in demokratik eğitim kurultayları eleştirel bir analize tabi tutulduktan sonra bu üç yapı arasındaki ortak ve farklı noktalar açıklanmaktadır. Dördüncü bölüm ise, sınırlı sayıda da olsa, Eğitim Sen’in mevcut üyeleri ve şimdi emekli olan eski üyeleriyle yapılan anket analizlerinden oluşmaktadır.
Kitabın Eğitim Sen üzerine kendisinden önce yazılmış örneklerinden farklı ve en özgün yanlarından biri ise sonuç kısmıdır. İnal sonuç kısmında; “kendimce bazı eleştirilerde ve yol göstermelerde bulundum, yanı sıra “Eğitim Sen Entegre Sendikacılık Okulu” diye yeni bir sendikal eğitim modeli önerdim; ayrıca bir başka önerim de “Yeni DEK” oldu. Düzenlenecek “yeni DEK”in gerçekten “yeni” olabilmesi için akademik “kademeye dayalı eğitim saptaması/ eleştirisi”nden vazgeçip artık “alternatif eğitim” modeli olarak eleştirel pedagojiyi” yeni mücadele yolu olarak…” benimsenmesi önerisinde bulunmaktadır. Özellikle sendika üyelerinde sendikal bilinç oluşturma sürecinde “sendikacılık okulu” modelinin dikkate alınması gereken bir konu olduğunu belirtmek gerekir. İnal’ın her zaman ve her kitabında olduğu gibi titiz araştırma ve incelemeleri sonucu yazdığı son derece kapsamlı “Sokakta Kurulan Sendika- Eğitim Sen’in Tarihi, Kimliği ve Mücadelesi” adlı kitabının, sendika ve sendikacılığı kendine dert edinmiş ilgili her okur ve araştırmacı için faydalı olacağı kesin.
* Ergül Adıgüzel, rehber öğretmen, Eğitim Sen Antalya Şubesi üyesi
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.