“Bizim görüşümüzde, siyaset sokakta neyin yaşandığı ve şirketlerin yönetim kurullarında neyin yaşandığıdır. Temelinde bu bir sınıf savaşıdır: Şirketlerin yönetim kurulu toplantı odalarına karşı sokak. Bunun aşırı basitleştirme olduğu apaçık ama bu perspektifte hakikati görürüz”
Çevirenin sunuşu: Mümkün olduğunca birincil kaynaklara dayanarak doğru bilgi ve kaynaklara erişmek dışında ABD ve Avrupa’daki yeni ırkçı ve faşist yükselişi açıklamak mümkün değil. Bugünlerde dünyanın değişik yerlerinde, Trump’ın ilk döneminin sonunda seçimi kaybettiği zaman ABD’de Kongre Baskınındaki, Hong Kong gösterilerindeki gibi, Ukrayna Ordusu ve milis gruplarında Gamalı Haçlı ya da Gamalı Haç versiyonları çizilmiş NAZİ bayrakları dalgalandırılıyor. Bu elbette yeni bir şey değil. Soğuk Savaş’ın ilk yılları ya da daha kesin bir deyişle, II. Dünya Savaşı sona erer ermez 3. Reich İmparatorluğu’nun koca devlet yapısı, istihbarat örgütleri, yani insanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü en büyük ırkçı-faşist devlet yapısı neredeyse dokunulmamış olarak ABD ve İngiltere’nin denetimine girmişti. O kadar ki Hollywood’un büyük bütçeli yapımlarından biri olan General Patton’da şahin general bir ABD’li asker korkaklığı yüzünden miğferine dokunmakla eleştirilirken, esir Alman askerlerinin yeniden SSCB’ye saldırı harekâtında kullanılmak üzere askeri eğitimlerini sürdürmeleri geçiştirilir. Zaman biraz erken olduğundan general ABD Genelkurmayı tarafından eleştirilir. Bu kadar. Oysa Batı Almanya’da SS Generali olan Gehlen adıyla yeni istihbarat örgütü kısa sürede faaliyete geçirilmiştir. Hikâyenin bu kısmı popüler olarak roket bilimci von Braun ve NASA tarihinde de izlenebilir. Ancak bizi ilgilendiren kısmı, Doğu ve Orta Avrupa, SSCB toprakları, Balkanlar, sonradan Türki cumhuriyetler denilen Orta Asya ülkeleri gibi geniş bir alanda Nazizmin bütün haber alma ve özel kuvvet faaliyetlerinin yeni efendi ABD denetiminde sürdürülmesidir. Bu bilgilerde hiçbir abartma olmadığını, hatta eksiklik ve karartmalar yapıldığını ABD ve İngiliz medyasından okuyacağız. Cezalandırılmayan NAZİ savaş suçlularını bizzat istihdam eden devletlerin belgeleriyle okumaktan bilgilendirici bir şey yok. Dolayısıyla Latin Amerika’da Guatemala, Paraguay, Arjantin, Şili, Peru, Brezilya, Uruguay gibi eski ekol askeri diktatörlüklerden ve Güney Afrika’daki Apartheid rejiminden başlayarak, kapitalist dünyayı pençesine alan nazikçe “aşırı sağ” adı verilen “Neonazi” ya da “neofaşist” ırkçı yapıların anlaşılmasına bir parça ışık tutacağız. Elbette, ABD ve Fransa’da aşırı sağ yükselişle ilgili ciddi tartışmalar olduğunu biliyoruz. Bu yeni aşırı sağ yükselişe faşizm, neofaşizm denemeyeceğini söyleyenler var. Örneğin ABD’de Siyah Sol ve Antifa mücadelede başı çektikleri gibi, taktikleri ve yönelimleriyle ilgili sol içinde yoğun tartışmalar yapılıyor. Ancak bu sadece bir taktikler tartışması olmanın ötesinde, sanayi devrimine geç katılmış, kapitalist yağmadan pay alma savaşına bu yüzden katılmış İtalya, Almanya ve Japonya gibi ülkeler dışında ABD, Fransa, Hollanda, İngiltere, Norveç gibi klasik burjuva demokrasilerinin “kaleleri”nde de geçiştirilemeyecek, görmezlikten gelinemeyecek bir gerçeklik halini aldı.
ABD’nin Soğuk Savaş politikasının zorluklarını ilk yaşayanlar yine savaş sonrasının Almanya’sı, İtalya’sı ve Japonya’sıydı. 1950-1970’li yıllarda, bu kez ABD liderliğinde tekelci sermayenin neofaşist yeniden yapılanmasının önüne geçmek için bu üç büyük metropolde direniş örgütleri, Japonya örneğinde ise yeni faşizmi doğmadan boğmak isteyen Komünist Parti’nin aktif mücadelesi ortaya çıktı. Ama bu başka konu. Mücadelenin Avrupa sahasında, yine 1960’larda Küba Devrimi özelinde Avrupa ve özellikle İtalya solu bölünmüş, bölünmenin bir tarafı Avrupa’yı “Kastrizmden kurtarma” sloganıyla “Avrupa komünizmi”ne varmış ve o şekliyle NATO’yu benimsemişti. Bunlar hâlâ yaşanan, aşılmayan, ölmeyen faşist ve ırkçı ideolojilerin yarattıkları örgütlerin gerçekliği karşısında düşünen herkese ders veriyor. Şimdi komünist ve işçi partilerinde daha dostça, kardeşçe, sıfatların asgari ölçüde kullanıldığı tartışmalar yapılıyor. Eski tartışmalardan alınan en büyük derslerden biri de bu. Yine de tartışmanın özü değişmiyor: Savaşa karşı tutum ve devrim!
Covid Pandemisi sırasında bilge filozof tavrıyla konuşan Chomsky’yi yine aynı şekilde 1920’lerde ABD işçi sınıfı hareketinin ezilmesi ve Cumhuriyetçi partinin yeni çizgisini içtenlikle anlatması nedeniyle seçtik. Kimlik siyasetlerini de temeline oturtan Chomsky, neoliberal ekonominin ABD’deki tarihini kısaca özetler. 1970’lerin Ekonomi Politik kitaplarında “Devlet Tekelci Kapitalizmi,” vb. diye çevrilmiş olan tekelci devlet kapitalizmini kendi anılarıyla harmanlayıp servetin bir avuç insanın elinde nasıl biriktiğini bir RAND Corporation çalışmasına dayanarak hoş bir tarih anlatısı geliştirir. Biz de Steve Jobbsları, Elon Muskları, Bill Gatesleri, Trumpları, vb. bu anlatı içinde tanımış oluruz. Bir de özellikle “entelektüel” meselesine yer yer değinir. Biz de böylece Özal’ın neoliberal politikasıyla başlayan kendi ekonomik hayatımızın neoliberal ideologlarını daha iyi tanırız.
Son bir açıklama daha: Chomsky röportajında ABD’nin iç siyasetiyle ilgili ayrıntı gibi gelebilecek yerler olmasına rağmen, herhangi bir yerini seçerek kırpmak metni okuyacak dostlarımız kadar yazara da büyük saygısızlık olurdu. Bu nedenle, sonuna gerekli birkaç çeviri notu ekleyerek aynen yayımlıyoruz.
Ali Çakıroğlu
***
Noam Chomsky ile söyleşi: “Bütün bu yalanları tarihin çöplüğüne atmalı”
(Los Angeles Review of Books, 14 Mayıs 2021)
NOAM CHOMSKY VAZGEÇİLMEZDİR. Nasıl Shakespeare öğrenmeden dramatik sanatlara değer vermeyi ya da Louis Armstrong’a değer vermeden caz trompet sevmeyi hayal etmek imkânsızsa, Chomsky okumadan günümüzün siyasal düşüncesinin araştırabileceğini de düşünemeyiz.
1960’larda, Vietnam Savaşı karşıtı manifestosu, American Power and the New Mandarins (1969) ile başlayarak, Chomsky güçlünün aldatmacalarını sorgulayıp demokratik isyanın vaatlerine ışık tutan muazzam bir eserler külliyatını adım adım yarattı. Klasiklerinin içinde Edward S. Herman’la birlikte kaleme aldığı ticari basının şirket önyargılarının bir analizi, Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media [Türkçesi: “Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği” adıyla Türkçeye çevrilmiş, BGST yayınları, Çevirmen: Ender Abadoğlu] (1988); neoliberalizmin mantığının yerle bir edilmesinde ilk ve en inandırıcı alıştırmalardan biri olan Profit Over People [Türkçesi: Halk Üzerinden Kazanç – Neoliberalizm ve Küresel Düzen, Everest Yayınları, Çevirmen: Süreyya Evren] (1999) ve ABD’de 2001 terörist saldırılarını izleyen şoven savaş naraları atılırken ender duyulan aklın sesini haykıran bir broşür olan 9-11 [Türkçesi: 11 Eylül, Om Yayınları, Çevirmen: Dost Körpe] (2001) yer alır.
En son kitabı, (Arizona Üniversitesi’nde emekli coğrafya profesörü Marv Waterstone ile birlikte yazdığı) Consequences of Capitalism: Manufacturing Discontent and Resistance (2020) temelde “Siyaset Nedir?” adlı programda öğrencilerine verdikleri derslerden oluşur. Krizlerin ve siyasal karışıklıkların kaynaştığı bir anda, Consequences of Capitalism, aktivist ve entelektüellere daha özgür ve adil bir dünyayı tasavvur etme çabalarında temel bir destek sağlıyor.
2017’ye kadar Massachusetts Institute of Technology’de dilbilimi profesörü olan Chomsky, genelde modern dilbilimin kurucularından biri sayılır. Chomsky’nin eşsiz akademisyenlik ve aktivizm kariyerine dair en iyi değerlendirmeyi özet halinde İrlandalı şarkıcı/söz yazarı Foy Vance’ın sözlerinde bulabiliriz: “Sesin soluğun çıkmıyorsa bebeğim, bıkmışsan kurumlardan /Bir soft devrim Noam Chomsky.”
Geçenlerde Chomsky ile en son kitabı ve geniş bir yelpazeden sosyopolitik konular üzerinde Zoom’da bir söyleşi yaptım.
¤
David Masciotra: Sizin ve Marv Waterstone’un “Siyaset Nedir?” programınızdan dersleri yayınlama kararınız, belki de şu anda yaşadığımız krizlerin kaynaşması nedeniyle olayların temellerine inme ihtiyacını hissetmenizden mi kaynaklandı?
Noam Chomsky: Marv ve ben –insanların fikir ve inançlarını aldıkları– önvarsayılmış “sağduyu”nun doğası gibi esaslarla başlayan kitabın içeriğinin bugün çok acil ve kritik şeylere uzanarak devam edeceğini hissettik. Biz bunu olaylara dair kendi bakış açımıza ve derslerimize katılan iki gruptan gelen tepkilere dayandırdık. Biri Arizona Üniversitesi’nden lisans öğrencileri, diğeriyse bölge halkı, daha yaşlılar. İki grup etkileşim içindeydi ve onların tepkilerine bakarak değerlendirecek olursak, görünen o ki her ikisi de dersi değerli ve öğretici bulmuştu. Bu, bize dersleri toparlamakta yeterli bir teşvik sağlarken, tabii ki dersleri aşan materyalden de yararlandık. Anlaşılan yaptığımıza değdi ve şimdiye kadar aldığımız tepkiler bu sonucu güçlendirdi.
Şu basit “Siyaset nedir?” sorusunu cevaplamaya kalktıklarında Amerikalılar arasında yanlış anlayışın geçerli olduğuna inanıyorsunuz. İyi de bu yanlış anlayışı nasıl düzelteceksiniz?
Evet, eğer bu dersi veren anaakımdan bir öğretim görevlisi olsaydı, siyaset yurttaşlık bilgisi dersinde öğretilenlerden ibaret olurdu: Yasaları yapan, oylayan Senato ve Temsilciler Meclisi’nde kurallar neler; resmi siyasal sistemin işleyişinin ana hatları. Bizim görüşümüzde, siyaset sokakta neyin yaşandığı ve şirketlerin yönetim kurullarında neyin yaşandığıdır. İkincisi siyasal sistemin şekillenmesi ve kalıba dökülmesinde çok büyük ağırlıkla egemendir. İlki, sokaklarda yaşanan -ben bununla sadece asıl sokak olarak değil de metafor olarak, genel nüfusun siyasal eğitimi, örgütlenmesi, siyasal eylemini kastediyorum- Overton Penceresi’ni (Overton Window), tartışılıp hesaba katılan şeylerin alanını değiştiren şeydir. Temelinde bu bir sınıf savaşıdır: Şirketlerin yönetim kurulu toplantı odalarına karşı sokak. Bunun aşırı basitleştirme olduğu apaçık ama bu perspektifte hakikati görürüz. Onun içini doldurmaya, aşırı basitleştirmeyi biraz törpülemeye ve nasıl işlediğini göstermeye çalışalım.
Kitaptaki basit ama eksiksiz açıklamalardan biri “problem bireysel değil kurumsaldır” görüşü. Anaakım siyasal tartışma, kurumlardan çok bireylere takma eğilimindedir. Siyasete kızgın ama öfkelerini nasıl ya da nereye yönelteceklerinden kesin emin olmayan pek çok Amerikalı var. Bu nedenle mi -Biden, Trump’a tercih edilebilir sözünü hatırlatayım- genel problem bireysel değil kurumsal?
Önem taşıyan farklar olsa da temelde kurumlar olabileceklerin karşısına aşılmaz engeller çıkarabiliyor. İnsanın tarihinde ortaya çıkmış olan en acil sorunu ele alalım: Çevre tahribatı. Eğer önümüzdeki on yıllarda bunu umursamazsak, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Evet, kurumlar ve bireyler var. Exxon Mobil’in CEO’su var. JPMorgan Chase’i yöneten Jamie Dimon var. Onlar karar veriyorlar ve kararları bir ölçüde kendi hedeflerini, önceliklerini, duygularını, vb. yansıtıyor. Fakat bu kişiler dar bir alanda sıkışmış gibiler. Böylece, örneğin, ExxonMobil’in CEO’su en azından kendi bilim insanları ve mühendislerinden ona gelen materyalleri okuyorsa, küresel ısınma hakkında elbette sizin ya da benim kadar bilgili olmalı. Zaten o kişiler de 50 yıldır bunu biliyorlar. Pek çok kişi çevrenin ısınmasının olağanüstü tehlikeleri hakkında uyarıda bulunmadan çok önceleri, ExxonMobil bilim insanları bu konuda başı çekiyorlardı. Aslında, ünlü yerbilimci James Hansen 1988’de yaptığı bir konuşmada küresel ısınma tehdidi konusunda uyarıda bulunup görüşlerini kamuoyunun bilgisine sunarken, ExxonMobil bir tehdit olduğu fikrini çürütmek için önemli çaba harcayarak cevap vermişti. Bunu aptalca yapmadılar. İnkâr etmediler çünkü inkârları kolayca çürütülürdü. Yaptıkları kuşku tohumları ekmeye çalışmaktı -“Belki ama bilmiyoruz ki;” “Henüz bulutlara bakmadık;” “Daha zengin bir toplum haline gelinceye kadar öyle büyük kararlar almayalım;” “Çok uzun zaman sonra bu konuda bir şeyler yapabiliriz,” vb. Bunun saçmalık olduğunu bilmeyeni yoktu. Elimizi çabuk tutup bir şeyler yapmazsak, ciddi tehlike içine gireceğimizi bilmeyeni yoktu.
Soruna döneyim. Tek başına farklı bir CEO’nun gelip “Millete doğruyu söyleyelim. Yerküredeki örgütlü insan yaşamının umutlarını yok ettiğimizi onlara söyleyelim. Onlara artık böyle davranmaktan vazgeçtiğimizi söyleyelim. Yenilenebilir enerjiye yöneleceğiz çünkü sizin torunlarınızı ve kendimizinkileri umursuyoruz” dediğini varsayalım. Beş dakikada işten atılırdı. Bu kurumsal yapıya aittir. Kârı ve pazar payını azamileştirmiyorsanız, kalamazsınız. Tabii ki, bireyleri eleştirmek gerek ama asıl mesele onların sistem içinde fazla seçenekleri olmamasıdır. O halde, “Bizi bu yöne çeken kurumlarımızın yapısına ne diyeceğiz?” diye sormak zorundayız.
Güncel olan, manşetlerden düşmeyen bir başka örneği alalım. Bir pandeminin ortasındayız. Yoksullara, Afrika’nın bazı yerleri gibi dünyanın acı çeken bölgelerine hızla aşı sağlanmazsa, sadece onlar için değil bizim için de felaket olacağı genelde iyi anlaşılmıştır. Mutasyonlar görülecek. Bunu kestiremezsek de bazıları ölümcül olabilir. Mutasyonlar Avrupa ve ABD’ye geri döner ve hepimiz büyük bir sorun yaşarız. Öyleyse, bir seçeneğimiz var. Halkın aşılanması üzerinde çalışabilir; aşıyı Afrika halkına parasız ve açıkça gönderebiliriz. Elbette, bu onlar için iyi olur ama bizi de gelecek felaketten korur. Seçeneklerden biri bu. Diğer seçenek, yanlış etiketlendirilmiş “serbest ticaret anlaşmaları”nın aşırı koruyucu unsurları nedeniyle zaten kâr içinde yüzen büyük ilaç şirketlerinin kârlarını korumaktır. Biz hangi yolu izliyoruz? Sırf biz değil, Avrupa da. Ana fikir şu: Siz kendiniz için, kendi toplumunuzun içinde iktidar sistemi için çalışın; başka yerde insanları öldürmesi başkasının sorunudur. İşte kurumların çalışma tarzı böyledir.
Sahiden de ayrıntılara göz atarsanız çok şok edici bir şey görürsünüz. Dış uzaydan türümüzü izleyen akılcı bir gözlemci olduğunuzu düşünün. Aşı sicili en iyilerden biri -ya da ehveni şer- olan ABD’ye bir bakalım. ABD’de aşı fazlası olması gerekir çünkü FDA henüz AstraZeneca’nın kullanımına izin vermemiştir ve çok büyük bir arz fazlası vardır. Dolayısıyla, Biden anlayış gösterip bunları başka ülkelere dağıtmıştır. Hangi ülkelere? İlk sırada, herhangi bir potansiyel kullanımla ilgisiz biçimde hiç kullanmayacağı aşıları yığıp depolayan Kanada’ya. İlk alıcı Kanada. İkinci alıcı ise umutsuz mültecileri sınırımızdan uzak tutarak, uluslararası hukuku ve asgari ahlakı çiğneyen Meksika’dır. Bu Biden kötü bir insan diye olmuyor. Hatta iyi bir adammış gibi görünüyor. Sadece kurumlar kararları böyle alıyorlar. Kararların nasıl alındığı konusunda farklı kuvvetlerin işlediği söyleniyor. Şirketlerin yönetim kurullarının odaları var ve sokaklarda aktivistler var. Kim kazanacak? Mesele bu ve çözümü güç değil.
Genel nüfusa yönelik “neoliberalizm” denilen şu 40 yıllık saldırıya geri dönelim. Başında her şey apaçıktı. Bunu işitecek kadar yaşlı olmayabilirsiniz; ama sizin Reagan’ın 1981’de Başkanlığı devralırken yaptığı konuşmayı okumuş olduğunuzdan eminim. Can alıcı yeri “Hükümet problemdir, çözüm değil.” Peki, ama hükümet çözüm değilse, kim çözüm? Kararlar hükümette değilse nerede alınacak? Bunu anlamak için dahi olmaya gerek var mı? Şirketlerin yönetim kurullarında alınacak. Dolayısıyla, başka bir deyişle, kararları -ne kadar kusurlu olursa olsun, yine de en azından kısmen genel nüfusa karşı duyarlı- hükümetten alıp halka hiç hesap vermeyecek ve kendilerini açıkça -hiç de sır değil- yönetimdeki hissedarların “hisse senetlerinin değeri”ni; kâr paylarını, ödeneklerini azamileştirmeye adayan özel tiranlıklara aktarmak. Onların görevi bu. ABD’de buna verilen ad “libertarizm”dir
Benim ve Marv’ın “sağduyu” dersinin nasıl oluştuğuna geri dönebiliriz. Gramsci’yle başlıyoruz. Daha eski kaynaklara, hatta David Hume’ün “Of the First Principles of Government”ına (Yönetimin İlk İlkeleri Üzerine) kadar geri gidiyoruz. Bu temalar gelişiyor ve sizin sağduyuyu yaratmanız gerektiği anlaşılıyor. Rızayı inşa etmelisiniz. İlerici demokrat teorisyenlerin öne sürdükleri şu: “İnsanlar kendi çıkarlarına uygun olanı yapmayacak kadar aptal ve cahiller. Öyleyse, biz sorumlu adamlar onlar için karar almak zorunda kalıyoruz.” Tabii ki, entelektüeller ve sorumlu adamlar aslında özel gücün dikte ettirdiklerini izliyorlar. Hikâyenin bu kısmı hoşlarına gitmiyor. Onlar kendilerini şovun yürütücüleriymiş gibi görmekten hoşlanırlar.
Ben ömrümde bunu tekrar tekrar gördüm. Kennedy ve Johnson yıllarında, teknokrat ve meritokrat elit, Harvard ve MTE’den meslektaşlarım, dünyanın nasıl yönetileceğini göstermek için Washington’a üşüşürlerdi. İyi de, Vietnam’da bunun arkasından neyin geldiğini gördük. Tahmin edilemez bir şey değildi ki. Sokaklarda biz sürekli uyardık. Şimdi yine aynı şey. Savucularının zihinlerinde ne olursa olsun, belki de bunu hiç düşünmediler, neoliberalizm gücü kendilerini zenginleşmeye adayan özel kurumlara devretmek için apaçık bir girişimdir ve bu yapısından bellidir. Bunu, “Pareto verimliliği”ne yol açtığını söyleyen bir teorileri olduğu için iktisatçılar görmeseler bile 10 yaşındaki bir çocuk bunu apaçık görür. 40 yıllık bir deneyime sahibiz ve ne olduğunu görebiliriz. Bu tamamen tahmin edilebilirdi. Size sadece tek örnek veriyorum; siz de görmüş olabilirsiniz: Birkaç ay önce, RAND Corporation neoliberal 40 yılda işçi sınıfı ve orta sınıftan süper zenginlere ne kadar servetin transfer edilmiş olduğunu belirlemeye çalışan ayrıntılı bir çalışma yaptı. Onların tahmini 47 trilyon dolardı. Bazıları buna “transfer” diyorlar. “Soygun” daha iyi bir terim. Bu arada, nüfusun tepedeki yüzde 0,1’i toplam servetteki payını ikiye katlayarak, yüzde 10’dan yüzde 20’ye çıkardı. Haydi, sonuçlarına bakalım: Nüfusun çoğunluğu ay sonunu zar zor getirebiliyor. Gerçek ücretler 40 yıldır yerinde sayıyor. Üretkenlik artışının kazançları sadece birkaç kişinin cebinde yoğunlaşıyor. Bu sizin önceden söz ettiğiniz şeye – odaklanmamış öfke – götürüyor. Şaşırtıcı mı? İnsanlara onları gerçekte neyin soyduğu söylenmiyor. Buna karşılık insanları soyanların mülteciler, Siyahlar, QAnon’a inanacak olursanız, dış uzaydan gelen bazı pedofiller oldukları söyleniyor. Aslında neyin olup bittiği dışında her şey. Rıza imalatının ve “sağduyu” oluşturmanın bir başka tarzı da bu.
Senin gibi insanların, sokaklardaki aktivistlerin, dünyayı daha iyi bir yönde değiştirmek isteyenlerin işi, bütün bu yalanları ortadan kaldırmaktır. Halka neredeyse burnunun dibinde olup biteni göstermektir. Bu da dört dörtlük olmuyor. Bu konuda lise öğrencileriyle konuşabilirsiniz. Onlar genelde başlıca üniversitelerdeki daha fazla aşılanmış olan yüksek lisans öğrencilerinden daha iyi kavrıyorlar.
Kitapta irdelediğimiz gibi, bu George Orwell’ın da ortaya koymuş olduğu bir meseleydi. Animal Farm’a girişte yazılan ama başlangıçta yayınlanmadığından çok insanın okumadığı bir şey. Animal Farm güvenilir bulunur, çünkü totaliter düşmanı hicveder. Başlangıçta yayınlanmayan giriş İngiltere halkına hitap ediyordu. Orwell, fazla kendini beğenmişlik karşısında uyarıda bulunur; çünkü özgür İngiltere’de sevilmeyen fikirler zor kullanmadan bastırılabilir. O, buna “İngiltere’de edebi sansür” der ve açıkladığı anlamlardan biri düpedüz iyi bir eğitimdir. Oxford ve Cambridge (Harvard ve Yale’e benzerler) gibi iyi okullara gidince, size sadece söylemeyeceğiniz ya da hatta aklınıza bile getiremeyeceğiniz bazı şeyler olduğu kafanıza yerleştirilir.
Bu işin nasıl yürüdüğü gülünç. Birkaç gün önce Latin Amerikalı bir grup aktivistle konuştum. Latin Amerika’nın dört tarafından gelmişlerdi. Bak, sırf eğlence olsun diye onlara o gün The New York Times’da dış politikanın önde gelen uzmanlarından birinin yazdığı köşe yazısını okudum. ABD’nin nasıl hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve demokrasiye bağlı olduğuyla ilgiliydi. Kahkahalarla güldüler. Onlar gerçek dünyada yaşıyorlar, ABD entelektüel kültürünün dünyasında değil.
Uzun zaman, entelektüellerin sorumluluğu hakkında tartışıp yazdınız. Vietnam savaşını planlayıp yöneten Kennedy ve Johnson’ın çoğu insanın şimdi ironik anlamda kullanıldığını bilmediği David Halberstam’ın deyişiyle sözde “en iyi ve en parlak” danışmanlarının tersine, sonuç alıcı meselelerde hakikati dile getirmeye cidden kendisini adayan gerçek bir entelektüelin sorumluluğu nedir?
Çoğu şey gibi oldukça basit. Eğer önemli şeyler hakkında hakikati söylemek anlam taşısaydı, söyler geçerdiniz. Peki, başınıza ne gelecek? Genelde hoş olmayan şeyler. Klasik Yunanistan’a geri dönelim. Çok fazla soru sorarak “gençliği yoldan çıkaran” bir adam vardı. Baldıran zehrini içen o oldu; soru sormayanlar değil. İncil’de anlatılanlara geri dönün. Kötü kralların yaptıklarını kınayan, dullara ve yetimlere adalet ve merhamet isteyen insanlar vardı. Onlara ne oldu? Onlar hapsedildi, çöllere sürüldü, ağır cezalara çarptırıldılar. Yüzyıllar sonra onurlandırıldılar ve “peygamber” oldukları söylendi. Şimdi İsrail’i eleştiren Yahudiler için genel terim olan “kendinden nefret eden” ilk “Yahudi”nin İlyas peygamber olduğunu hatırlayabiliriz. İncil’de kötülük timsali olan Kral Ahab’ın huzuruna çağrılmıştı. Ahab, İlyas’ı kötü kralın yaptıklarını eleştirdiği için “İsrail’den nefret etmek”le suçlamıştı. İşte size ilk “kendinden nefret eden Yahudi.”
Bu tarih boyunca sürüp gider. Modern anlamda “entelektüel” terimi, geç 19. Yüzyılda Fransa’da Dreyfus davasında daha çok kullanıma girdi. Dreyfusçular, Émile Zola ve diğerleri Alfred Dreyfus’a karşı zalim mahkeme sürecini masum bir insana karşı antisemitik bir saldırı olarak suçlamışlardı. Biz Dreyfusçuları onurlandırıyoruz; ama o zaman onurlandırılmadılar. Zola canını kurtarmak için Fransa’dan kaçmak zorunda kaldı. O ve diğerleri büyük ölçüde “en iyi ve en parlaklar”ın savaş karşıtı aktivistleri suçladıkları gibi ağır suçlamalarla karşılaştılar. O en iyi ve en parlaklar diyorlardı ki: “Siz bir avuç aktivist, öğrenci ve yazar herhangi bir konuda ne diyebilirsiniz ki? Yüce devleti eleştirmeye nasıl cüret edersiniz?” Savaş karşıtı aktivistler, Kennedy ve Johnson’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı (ve Harvard eski dekanı) McGeorge Bundy’nin “kanatlardaki vahşi adamlar” dediği kişilerdi. Bu, büyük bir savaş karşıtı hareketin olduğu 1968 yılıydı. Foreign Affairs’a bir makale yazmış ve özünde şöyle söylemişti: “Evet, bazı yanlışlarımız oldu. Herkes hata yapar. Taktiklerimizi sorgulamak tam anlamıyla meşrudur. Ancak hedeflerimiz ve güdülerimizi sorgulama cesareti gösterenler var: Kanatlardaki vahşi adamlar.” Demek ki, “kanatlardaki vahşi adamlar” bizi Nazilerin Nuremberg’de asılmasına yol açan türden suçları, büyük savaş suçları işlemeye götüren kurumsal yapıya göz atanlardı. Dreyfusçular gibi, klasik Yunanistan’da Sokrates gibi.
Elbette burası çok daha özgür bir ülke. Çoğumuz ya en azından nispeten ayrıcalıklı olanlarımız, canımızı kurtarmak için kaçmak zorunda kalmadık ama bazıları buna mecbur olmuştu. Eğer Fred Hampton gibi Siyah bir aktivistseniz, FBI tarafından öldürülebilirdiniz.
Soruna geri dönecek olursam: Gerçek bir entelektüel ne yapar? Duymak isteyen insanlara önemli şeyler hakkında hakikati söyleyerek, sonuçlarına katlanmayı bekler.
Öylesine “entelektüel kültür” diyebileceğimiz şeyin solda bile ABD’nin işçilerinden ve olağan yaşamından çok fazla koptuğunu düşünüyor musunuz? Sizin çocukluk anılarınızda amcanızın gazete bayiini ve orada toplanan radikal solcuları, profesörler ve yazarların düzenli biçimde işçiler ve yoksullarla nasıl kaynaştıklarını duymuştum.
Sırf benim büyüdüğüm yerde değil. Entelektüeller işçi hareketinde dersler veriyorlardı. Genel nüfus için kitaplar yazıyorlardı -çok iyi bir matematikçi tarafından yazılmış olan Mathematics for the Million [1] gibi kitaplar. Science for the People [2] (Halk İçin Bilim) bu tip bir örgütlenme. Aktivist, işçi sınıfı hareketlerinin parçası olmak entelektüelin görevlerinden biriydi. Bu yok olmadı. Şimdi hâlâ buna bezer şeyler var ama çok daha az. Science for the People, hâlâ aktif olmakla birlikte, şimdi kendi hatalarından kaynaklanmasa da aktivist dönemlerde olduğundan toplumumuzda erişim alanları çok daha az.
Nedeni büyük ölçüde işçi hareketiydi. İşçi hareketi 1920’lerde fiilen imha edildi. ABD’nin çok şiddet yüklü bir emek tarihi var. ABD, büyük ölçüde iş dünyasının yönettiği bir toplum. 1920’lere geldiğimizde, işçi hareketi ezilmişti ama 1930’larda tekrar canlandı. Depresyondan sonra toparlanması birkaç yıl aldı; 1934 ve 35’te, CIO örgütlenmesi, militan işçi eylemleri ortaya çıktı. Coşkuluydular ve arkalarında destek vardı. Ben çocukken bunu görebilmiştim. Kendi ailem çoğu işçi sınıfından ilk kuşak göçmendi. Yaşamları büyük ölçüde böyleydi. Örneğim, halalarım tekstil sanayisinde çalışan terzilerdi. Çok yıpratıcı bir işti ama onlar International Ladies Garment Workers Union (Uluslararası Kadın Tekstil İşçileri Sendikası) üyesiydiler. Bu onların hayatını zenginleştiriyordu. Sadece işlerini korumak anlamında da değil. Aynı zamanda kültürel faaliyetler, sosyal faaliyetler, Catskilller’de hafta tatilleri. Bu hayattı. Bu bağlamda, çok ilgili entelektüeller vardı. Şimdi bundan çok fazla uzaklaşmış durumdayız. Demokratlar temelde işçi sınıfından 1970’lerde vazgeçti. Son atımlık barutları 1978’deki Humphrey-Hawkins tam istihdam yasasıydı. Carter bunu veto etmedi fakat öyle bir sulandırdı ki yasanın anlamı kalmadı. Demokratlar işçi sınıfından fazla yarar sağlamayacaklarını düşündü ve varlıklı profesyonellerin partisi haline geldi. Bu durum şimdi değişiyor.
Süper zenginlerin partisi olan Cumhuriyetçiler, 1970’lerde halka gidip “Ben sizi soymak ve elinizde ne varsa zenginlere ve şirketlere vermek istiyorum” diyerek oy alamayacağını kavradı. Ne de olsa işler böyle yürümüyordu. Hayatınız için önemli olanların dışında kalan her şeyi kast eden “kültürel meseleler”e bakmalıydınız. İşte, 1970’li yılların ortasında Cumhuriyetçilerin başlıca stratejisyenlerinden biri olan Paul Weyrich’in aklına bir fikir esti: Eğer Cumhuriyetçiler kürtaja karşıymış gibi yaparlarsa, “karşıymış gibi yapmayı” vurguluyorum, evanjeliklerin ve Kuzeyli Katoliklerin oyunu kapabileceklerini kavradı. Böylece hep birlikte kıvırdılar. Reagan kadınların seçme hakkının yılmaz bir savunusuydu. California valisiyken, bunu koruyan en güçlü yasalardan birini imzalamıştı. Sonra hızla en ateşli kürtaj karşıtı haline geldi. Biraz karakter sahibi biriymiş gibi duran George H. W. Bush aynısını yaptı. Bu Cumhuriyetçi Partinin parolası haline geldi. Ayrıntılarına inerseniz, çok korkunç. Aslında, parti platformunun yaptığı şey kürtajı artırmak ve onlar bunu biliyorlar. Aile planlamasını ortadan kaldırır, doğum kontrol ilaçlarını bloke eder, sağlık sistemini çökertir, doğum planlamasına fonlamayı keserseniz, kürtajı, özellikle de illegal ve tehlikeli olanlarını artırırsınız. Bu onların hiç umurunda değil çünkü oy toplamalarının bir yolu.
Bu Nixon’ın Güney Stratejisinin bir uzantısıdır. İlk büyük yarılma buydu. Nixon’ın kendisi berbat bir ırkçıydı ve ırkçılığı fazla usturuplu savunmadan Güneylilerin oyunu alabileceğini kavramıştı. Ateşli bir ırkçı olan Reagan’ın ise sadece huyu böyleydi.
Şimdi de silah meselesine bakalım. ABD’deki bütün o silah kültürü büyük ölçüde imal edilmiş bir şey. Bir Halkla İlişkiler çalışması. 19. Yüzyılda hiçbir zaman bir silah kültürü yoktu. Sadece çakalları kovmak için eski tip misket tüfekleri olan çiftçiler vardı. Vahşi Batı’yla ilgili fanteziler uyduran dev bir propaganda kampanyası, aslında ilk Halkla İlişkiler kampanyası yapıldı – ben çocukken bu gibi şeylerle büyüdüm. Hızlı silah çeken Wyatt Earp olmak isterdiniz, gerisi hikâyeydi. Buna benzer bir şey gerçekte hiç görülmemişti ama yaratıldı ve özü şuydu: “Oğluna harika bir Winchester tüfek al; yoksa gerçek bir erkek olamaz.” Bu yine de işe yaradı. Tütün şirketleri de bunu kaptılar. Aynı şeyi yaptılar —Marlboro erkeği, atla imdada koşan erkek. Bu kültürün büyük bir parçasıydı; her şey imal edildi ve bir silah kültürü yaratıldı. Derken, 2008’de Yüksek Mahkeme’nin Heller kararı bunu kutsal bir metne dönüştürdü. İkinci Anayasa Değişikliği’nin yüzyıllık yorumunu tersine çevirip dedi ki: “Tabii ya, herkes saldırı tüfeğine sahip olmak zorunda.” Şimdi, gidip insanlara Anayasa’da ne yazıyor diye sorsanız, bildikleri tek şey İkinci Anayasa Değişikliği; “Bizim İkinci Anayasa Değişikliği’nden gelen haklarımız.” Cumhuriyetçiler için muhteşem bir şey. Bu onların tipik oy kapma yolu. Eğer bir yığın insan öldürülürse, bu bizim işimiz değil. Amerikan silahlarının aktığı Orta Amerika’da çok sayıda insanın öldürülmesi, başkalarının meselesi. Bizim şirket dostlarımız için, hizmet ettiğimiz herifler için iktidarı almak zorundayız. Cumhuriyetçi Parti işte böyle bir şey. Trump’ın elinde bir karikatüre dönüştü ama zaten uzun zamandır böyleydi. İşçi sınıfı dımdızlak bırakıldı.
Şimdi, sol konusunda haklısın. Sol boşluğu doldurmadı. “Kimlik siyaseti” denilen önemli ve değer taşıyan şeylere – ırk, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim – yöneldi. Bunların hepsi önemli; ama sınıf mücadelesinin yürütülmesi, neoliberal rejimde aşağılanan insanları koruyup onlara katılmanın önüne geçerek olmamalı. Yani, sözlerin tamamen doğru.
Sınıf mücadelesi ve şirketlerin yönetim kurullarına karşı sokak konusunda, kitapta “kapitalist gerçekçilik” gibi bir terim kullanıyorsunuz. Bu konuda konuşmak isterim ama terimi son zamanlarda kapitalizmin iklim krizinin kökeninde yatıp yatmadığı sorusuna Al Gore’dan duyduğum bazı sözlere cevap olarak kullanıp kullanmadığınızı merak ediyorum. Eski başkan yardımcısı demişti ki:
Ben, sahip olduğumuz kapitalizmin şimdiki biçiminin fena halde reforma ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Kısa vadeli bakış açısı genelde dile getiriliyor ama bizim için neyin değerli olduğunun ölçüsü aynı zamanda modern kapitalizmin krizinin kalbinde yatıyor. Şimdi, kapitalizm her başarılı ekonominin temelinde arz ve talebi dengeliyor. İnsan potansiyelinin büyük kısmını serbest bırakıyor ve olduğu gibi kalıyor. Fakat reforma ihtiyaç duyuyor çünkü bizim değer ölçümüz şimdi kirlilik gibi sözde “negatif dışsallıklar”ı göz ardı ediyor. Aynı zamanda, eğitimde, sağlıkta, ruh sağlığında, aile hizmetlerinde yatırım gibi pozitif dışsallıkları da göz ardı ediyor. Yeraltı suları ve tarım toprakları ile canlı türlerin ağının yok oluşunu göz ardı ediyor. Gelir dağılımı ve net değeri de göz ardı ediyor. Böylece GSYİH artışında insanlar alkışlıyor – yüzde iki, yüzde üç, aman ne iyi; yüzde dört olunca “muhteşem” diye düşünüyorlar. Ama muazzam kirlilik artışı, kamusal ürünlerde kronik yatırım eksikliği, yenilenmeyen doğal kaynakların yok oluşu ile 100 yıldan uzun bir süredir gördüğümüz kapitalizmin de demokrasinin de geleceğini tehdit eden en kötü eşitsizlik krizi buna eşlik ediyor.
Bunu ilginç buldum çünkü onun kapitalizm eleştirisi sizin söylediklerinize çok benziyor.
Evet.
Tamam, ama o eleştirinin içine sizin “kapitalist gerçekçilik” olarak atıf yaptığınız şeyi yerleştiriyor. Fikir şu: Başka yol yok, başka gerçek alternatif yok; bu nedenle ister istemez ona katlanıyoruz.
Ben, onun sözleriyle tam neyi kastettiğini söyleyemem. Fakat “insan potansiyelinin büyük kısmını serbest bırakıyor” derken, kapitalizmin sahip olduğumuz bilgisayar, internet ve modern sanayi toplumunun tüm büyük başarıları gibi bütün o harika şeyleri bize verdiğini kastettiğini varsayıyorum. Al sana “İktisada Giriş” dersi. Doğru mu? Pekâlâ, bir göz atalım bakalım.
Şimdi neler kullandığımızı görelim: Bilgisayar, internet, uydular, mikroelektronik, GPS. Bütün bunlar nerelerden geldi? Çoğu benim 1950’ler ve 1960’larda çalıştığım araştırma laboratuvarlarından, en sonunda Steve Jobs’un 1977’de PC satabildiği noktaya götüren zor, yenilikçi, yaratıcı çalışmayı yapan ve vergi ödeyenlerin fonlandığı kamu kurumlarından geldi. Kamu fonlarıyla çalışan çoğu kamu sektöründe yaklaşık 30 yıllık yoğun çalışmadan sonra özelleşti. İnternet kamu sektöründe geliştirildi ve sonra özel sermayeye devredildi. Bunda yeni bir şey yok.
“Kapitalist gerçekçilik” fikrine tek eleştirim olacak. Onun sloganı, “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay.” Ben bunu revize edeyim: Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin başlangıcını hayal etmekten daha kolay. Gerçek bir kapitalist sisteme sahip değiliz. İş dünyası buna hiçbir zaman izin vermez. Kapitalist sistem bir çırpıda kendi kendisini yok ederdi. Dolayısıyla, iş dünyası ezelden beri kendisini hep kendilerinden çok yoksulları vuran piyasanın yıkıcı etkilerinden korusun ve akla gelen her yolla sübvanse etsin diye hep güçlü bir devlet istemiştir. İşte, her gelişmiş ülkede bir çeşit devlet kapitalizmi var. Bazılarında açık, doğrudan sanayi politikası var. Bizde sanayi politikasının daha dolaylı, biraz daha ince biçimleri var. Şöyle işliyor. II. Dünya Savaşı’ndan beri, baskın hale geldi ama daha gerilere gidiyor.19. yüzyılda, demiryolları sanayi kapitalizminin ana kısmıydı. Özel işletmelerin işletemeyeceği kadar karmaşıklardı. Böylece Army Corps of Engineers (Kara Kuvvetleri İstihkâm Sınıfı) demiryollarını işletti ve kârları özel şirketlere devretti. Amerikan imalat sistemi denilen şey — değiştirilebilir parçalar, kalite kontrol — dünyanın harikaları haline geldi. Bu devlete ait silah fabrikalarında geliştirilmişti ve bunun geçerli nedenleri vardı. Çünkü oralarda tıpkı bilgisayar ve internet geliştirme gibi giderlerin önemi yoktu. Giderleri ne olursa olsun, siz sadece işi yaparsınız ve sonuçta özel sermaye ondan kâr eder. Steve Jobs akıllı bir adamdı ama büyük ölçüde kamu sektöründe yapılmış olan yaratıcı, riskli işin sırtından geçiniyordu. Bizde kapitalizm yok. Bir çeşit devlet kapitalizmi var.
Peki, ama devlet kapitalizmine sahip olmak zorunda mıyız? Yoksa insanların hayatlarının uyanık saatlerini totaliter kontrol altında yaşayan bir efendinin uyrukları olarak geçirmek zorunda kalmadıkları bir sistem olabilir miydi? Buna “işi var” deniyor. “İşi var” demek, hayatınızın büyük kısmında başka birinin emirlerini yerine getirmeniz demek. 2.000 yıldır bu büyük tiksinti uyandırıyor. Antik Roma’dan başlayıp 19. Yüzyıla kadar geçen bütün sürede, bu insan hakları ve onuruna o kadar aşikâr bir saldırı olarak görülmüştü ki Abraham Lincoln liderliğinde Cumhuriyetçi Parti’nin sloganına göre, geçiciliği dışında ücret köleliği kölelikten hiç farklı değildi. Bu, sırf idealizm değil işçi sınıfı hareketinin — ABD’de, Britanya’da ve başka yerlerde gelişmiş olan o büyük hareketin – tablosuydu. Bu hareket farklı ülkelerde farklı biçimler almıştı. Burada, Doğu Massachusetts emekçilerinin, çiftliklerden fabrikalara sürüklenmiş – çok militan, kendilerini çok iyi ifade eden ve çok iyi eğitimli – “fabrika kızları” denilenlerin çok popüler hareketi temelinde gelişmişti. Okul yüzü görmemişlerdi ama Adam Smith ve David Ricardo okuyorlardı. Marx’ı bilmiyorlar fakat eğer işçinin emeği çalınıyorsa, bunun nasıl bir soygun olduğuyla ilgili ilginç fikirler tartışıyorlardı. Emek bizim ürettiğimiz mallara gidiyorsa, tamam. Ama mal sahibi ya da yatırımcı gibi başka biri bunun bir kısmını alıyorsa, o zaman bu meşru değil. Fabrikalarda çalışanlar bunlara sahip olmalı ve bunları kendileri işletmeli.
Gerçek bir popülist hareket vardı, bugünkü popülizm değil. Geç 19. yüzyılda, Texas’tan başlayarak, Oklahoma ve Kansas’a, vb. yayılan çok radikal bir Amerikan çiftçi hareketi vardı. Tohum almaları için kredi veren ve tefeci faizleri uygulayan Kuzeydoğulu bankerlerden kurtulmak istiyorlardı. Dedikleri şuydu: “Onlardan kurtulalım. Bunu kendimiz yapalım. Kendi kooperatif bankalarımız, kendi piyasa sistemimiz ve kooperatif bir topluluğumuz olsun.” Büyük işçi hareketleriyle ilişki kurmaya başladılar — Emeğin Şövalyeleri. [3] Amerikan tarihindeki en radikal hareketti. Zorla ezildi – devlet zoruyla, şirketlerin zoruyla. Burası çok şiddet yüklü, sınıfsal yönetime sahip bir ülke.
O duyarlılığa geri gidebilir miyiz? İnsanlar bir efendiye serf olmanın hayattaki en büyük şey olmadığını kavrayabilirler mi? Belki.
Bu bizi sokağın gücüne geri götürür. Geçen yıl harika ve cesaret verici bir aktivizm patlaması gördük. Belki siz de benimle aynı şeye tanık oldunuz. Ben, öğrencilerimin duyarsız olmadıklarını ama geride duranların kendilerini güçsüz hissettikleri için tipik bir umutsuzluk yaşadıklarını gördüm.
Doğru.
İyi o zaman güçsüz olduklarını hisseden öğrencilerine ne demiştin ve bu röportaja rastlayıp kendisini güçsüz hisseden bir öğrenciye ya da başka birine ne derdin?
Birincisi, Marv Waterstone ve benim ders verdiğim sınıfa, dışarıdan her hafta somut şeyler üzerinde çalışma yapan aktivist kişileri getiririz. Onlar yaptıkları çalışmalar ve yapılabilecek çalışmalar hakkında konuşurlar. Geçmiş yıllarda, ben MIT’deyken yine ortak benzer bir ders veriyordum. Enstitü, aslında yaptığım şeyden hoşlanmasa da bize bir oda verecek kadar nazik davranmıştı. Biz de yerel aktivistler olan kişileri getirmiştik. Yapılabilecek şey budur: Ne yapabileceğinizi gösteren kişileri getirmek. Kontrolün en iyi yollarından biri de hiçbir şey yapılamayacağı görüntüsü vermek için umutsuzluğu dayatmaktır. Pekâlâ, haydi insanların neleri başarıyor olduklarına bir göz atalım. Biz sınıfta ve kitapta, aktivizmin zaferi hakkında konuşuyoruz. Yurttaş Hakları hareketi, savaş karşıtı hareket, feminist hareket, gay hakları hareketinin neler yapmış olduğuna bir bakalım. Durum şimdikinden daha umutsuz görünüyordu ve bunlara katılırsanız, size durumun umutsuz olduğu doğrudan söylenirdi. Bütün bunların sizin işiniz olmadığı da söylenirdi.
Tartıştığımız şeylerden biri de liberal entelektüeller ve onların demokrasi anlayışıdır: Walter Lippmann, Reinhold Niebuhr ve liberal entelektüel kültürün diğer büyük şahsiyetleri. Onların bakış açısı egemen sınıfın tipik bakış açısıdır: Eğer insanlar çok aptal ve ne istediklerini bilmeyecek kadar cahillerse, kendi çıkarlarına biz onları yönlendirip kontrol etmek zorundayız. Aynı zamanda, şirketler sistemi de kendisini — gece gündüz kamu yararına çalışmaya kendilerini adamışlar gibi – “duyarlı şirketler” olarak betimliyordu. Biz şimdi bunun şirketler sektöründe canlandığını görüyoruz. Başlarının dertte olduğunu ve kendi deyimleriyle “itibarlarının risk altında” olduğunu biliyorlar. Köylüler yabalarla geliyorlar. Şimdi dedikleri şu: “İyi yurttaşlar olmak zorundayız. Hatalar yaptık. Şimdi daha iyi olacağız. Eskiden olduğu gibi size hizmet edeceğiz.” Bunları büyük şirketlerden, Ticaret Odası’ndan duyuyoruz. Her yerde duyuyoruz.
Fakat bu sınıf savaşının aldığı bir biçim: İnsanlara kendilerini umutsuz hissettirmek. İnsanlara şöyle söylemek, “Yeterince zeki değilsiniz. Bu adamlar bir hayli zeki. Öyleyse, bırakın da işleri onlar yönetsinler; onlar kendilerini sizin refahınıza adamış olan harika insanlar. Onlara güvenebilirsiniz. Siz yeterince zeki değilsiniz; olsaydınız bile sizin yapabileceğiniz hiçbir şey yok. İktidar çok büyük.” Her örgütçü bununla nasıl baş edileceğini bilir. Bir topluluğa gittiğinizde, herkesin umutsuzluk hissettiğini görürsünüz. Sonra uygulanabilir bir görev bulursunuz. Size gerçek bir örnek vereceğim. Ezilen göçmenlerin yaşadığı bir mahalle vardı. Bir grup anne, çocuklarına daha güvenli bir ortam sağlamak amacıyla tehlikeli bir kavşağa trafik lambası konulması için örgütlendi. Denemek istemişlerdi ve başardılar. Böylece, yapabilecekleri şeyler olduğunu gördüler. Bu örgütlenmektir.
Öğrettiğiniz okulda, yapabileceğiniz bir şey üniversitenin fosil yakıtlara yatırım yapıp yapmadığını araştırmaktır. Eğer yatırım yapıyorlarsa, bu konuda bir şey yapıp yapamayacağımıza bir bakalım. Birincisi bunu öğrenebilirsiniz. Öğrencilerin bunu neden yaptıklarını öğrenmelerine yardım edebilirsiniz. Sonra onları bu konuda bir şeyler yapmak için örgütleyebilirsiniz. Ben bunun defalarca olduğunu görmüştüm. Anlaşılabilir ve uygulanabilir bir şeyle başlayıp onun üzerinde çalışmaya koyulmak. Başarınca umutsuzluğun üstesinden gelirsiniz.
Birçok insan geçen yıl defalarca umutsuzluk ve umut arasında gidip geldi. Sağ giderek tehlikeli ve yüzsüzce antidemokratik hale geliyor. Anaakım entelektüel yayınlardan biri olan The Atlantic, yeni bir ilerici hükümet dönemine giriyor olduğumuzu tahmin ediyor. Öfke yüklü antisosyalist sağ ve önceden pozitif değişim yönünde bazı umut verici işaretler göstermeye başladığını söylediğiniz Demokrat Parti arasındaki durumu nasıl algılıyorsunuz?
Bu çok ciddi bir mesele. Bunun tam gözümüzün önünde mayalandığını görebiliyoruz. Bazı büyük dergilerde yazıldığı gibi, Cumhuriyetçi Parti liderliğinin Demokratların çocukları sınırda toplama kamplarına koymak yerine biraz yardım etmeyi denemek gibi hafif insanca bir şeyler yapabilecekleri beklentisiyle sevinçten salyaları akıyor. İran’la gerilimi delice artırmak yerine hafifletmeye çalışmasından; iklimle ilgili bir şeyler yapmaya çalışmalarından. Buna bayılıyorlar çünkü saldırgan canavarlara dönüştürdükleri insanları seferber edip beyaz ırk soykırıma uğrasın diye ülkeye tecavüzcü ve katilleri doldurmak isteyen şu komünist farelere saldırtabilecekler. Bütün hikâyeyi biliyorsunuz. İşte Cumhuriyetçi Parti. O artık bir siyasal parti değil. Çok tehlikeli.
Onun yine o kadar tehlikeli başka parçaları da var. Örneğin, daha geçenlerde Pew Research Center, ülkenin karşılaştığı büyük sorunlarla ilgili düzenli anket çalışmalarından birini gerçekleştirdi. 15 büyük mesele seçmişler ve insanlardan bu listeden sıralama yapmalarını istemişler. Bir de Cumhuriyetçiler ve Demokratlar diye bölünmüş. Cumhuriyetçilere bakalım: En altta — yüzde 13 — insanlık tarihinde ortaya çıkmış olan en önemli sorun: küresel ısınma. Bu terimi kullanmıyorlar. Daha yansız bir terimle “iklim değişikliği” diyorlar. Ama sadece yüzde 13’ü bunun büyük bir problem olduğunu düşünüyor. Bu, ortaya çıkmış olan sadece en önemli problem — bir hayatta kalma sorunu. Sonra onları en fazla ilgilendiren problemlere geçiyorsunuz — illegal göç, bütçe açığı. Etkili propagandanın sonucu bu. Yıllar boyu sağduyu dayatma, rıza imalatı —insanları Nazileri destekleyen türden insanlara dönüştürmek. Çocukluğumu düşününce, ben onları tam burada, ABD’de hatırladım. Bunlar Yahudilerden kurtulmak isteyen insanlardı çünkü “Yahudiler uygarlığı yok ediyor” diyorlardı.
Eğer insanlar izole, atomize olmuşlarsa, hiçbir destek grubu yoksa, yapıcı faaliyetlere hiç katılmıyorlarsa, ahlaki ve düşünsel bütünlüklerine yönelik bu saldırıya kurban giderler. Söylediğime geri dönüyorum: Cumhuriyetçi liderlik Demokratlar yönünden biraz insancıl davranış adımları karşısında keyiften dört köşe. Özellikle de bu konuda bir dahi olan Trump’la birlikte beyaz ırkı soykırımdan kurtarmak için silaha ihtiyaç duyduklarına gerçekten inanan çılgın grupları örgütleyip seferber edebileceklerini biliyorlar. İnsanları bu yöne sürükleyebilirsiniz.
Bunun üstesinden gelmek için yapılacak yığınla iş var ama üstesinden gelebiliriz. 1930’ların işçi örgütlenmesinde olan bir şey, çok ciddi ırkçılığın üstesinden gelmeyi başarmış olmasıydı. Beyazlar ve Siyahlar çelik işçilerinin örgütlenmesinde birlikte çalışıyorlardı. Bu yeniden yapılabilir fakat kolay olmayacak. İşçi hareketi iki partili politikalarla ezildi. Demokratlar terk etti; Cumhuriyetçiler sert bir şekilde saldırdı. Önceden söylediğiniz gibi, sol bunu telafi etmedi. Çok büyük bir iş ama olabilir. George Floyd’un öldürülmesinden sonra neler olduğuna bir bak. Her ırktan insan sokaklarda birlikte yürüdü. Yürüyüşler kamuoyunun üçte ikisi tarafından onaylandı. Martin Luther King Jr. Böyle bir desteğe hiçbir zaman ulaşamamıştı. Bunu büyütüp geliştirebilirsiniz.
¤
ÇEVİRİ NOTLARI:
[1] “Mathematics for the Million, A Popular Self Educater,” İngiliz deneysel zoolog ve tıbbi istatistikçi Lancelot Hogben’in (1895-1975) Birinci Baskısı Eylül 1935’te yapılmış popüler matematik kitabıdır.
[2] Science for the People, 1960’ların sonunda, ABD’de savaş karşıtı kültürden doğan sol, sosyalist bir örgüttür. 2014’ten beri yeniden canlanmıştır. (Kaynak: Wikipedia)
[3] Emeğin Şövalyeleri: Friedrich Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nun 1887 New York ’ta yapılan İngilizce baskısının önsözünde Amerikan işçi hareketinde ikinci büyük kesim olarak söz ettiği kitlesel sınıf örgütü. Kitabın Moskova’da Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından yayınlanan versiyonundaki açıklamaya göre, Philadelphia’da 1869’da gizli kurulan örgüt, 1878’e kadar illegal faaliyet yürüttü; kooperatifler yoluyla işçi sınıfın kurtuluşunu amaçlıyordu; ırk, cinsiyet, ulusal köken ve din farkı gözetmeden kalifiye ve kalifiye olmayan işçileri örgütlemiş; 1880’lerde doruk noktasına ulaştığında, 60.000 siyah işçi dâhil, 700.000’den fazla üyesi vardı. ABD’de 8 saatlik işgünü ve 1 Mayıs mücadelelerinde temel rol oynayan işçi sınıfı örgütlerinden biriydi.
[Los Angeles Review of Books’taki İngilizce orijinalinden Ali Çakıroğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.