DİSK/Enerji-Sen Genel Başkanı Süleyman Keskin: “İşçiler bize, ‘Sabancı’ya kafa tutan, burada neler yapmaz’ diyerek geliyor”

"'Sabancı’ya kafa tutan burada neler yapmaz?' diyerek farklı dağıtım şirketlerindeki ve diğer işyerlerindeki işçilerden sendikamıza yönelim var. 'Masa başında işçinin hakkını satan değil, gerekirse direnen sendika lazım' beklentisi enerji işçileri arasında yaygınlaşıyor"

DİSK/Enerji-Sen Genel Başkanı Süleyman Keskin: “İşçiler bize, ‘Sabancı’ya kafa tutan, burada neler yapmaz’ diyerek geliyor”

“Önümüzde barajlar var: Toplu sözleşme hakkının gaspı ve sınıf hareketinde yeni arayışlar” başlıklı dosyamız kapsamında DİSK/Enerji-Sen Genel Başkanı Süleyman Keskin’le enerji işçilerinin mücadelesini konuştuk. Pandeminin ilk aylarında sarı sendika TES-İŞ’in işçilerde büyük beklenti kırıklığı ve öfke yaratacak zam oranlarını onaylayarak imzaladığı toplu sözleşmelerin ardından hareketlenen enerji işçileri, yaygın protestoların ve iş bırakma eylemlerinin ardından DİSK/Enerji-Sen’e yöneldi.

Enerji işçilerinin bu hareketlenmesine sarı sendikalar ve işveren kayıtsız kalmadı. Hak İş’e bağlı Enerji İş işçilere üyelik karşılığı para dağıtarak örgütlenmeleri çözmeye çalışırken, EnerjiSA’ya bağlı Başkent Elektrik’te de DİSK/Enerji-Sen’in işyeri temsilcileri işten atıldı. Bu saldırının yanıtsız kalmaması, başarılı bir direniş sürecinin örgütlenmesi ile farklı kent ve işyerlerinde çalışan enerji işçilerinin DİSK/Enerji-Sen’e yönelimi hız kesmedi.

Enerji-Sen iki dönemdir toplu sözleşme yapmak için gereken ülke barajının üstünde, işyeri barajını geçtiği, toplu sözleşme sürecinin resmen başladığı işyerleri de var. Ancak sendika, örgütlenme ve hak alma mücadelesini esasen fiili meşru bir çizgide vermeye devam ediyor. Süleyman Keskin, Başkent Elektrik direnişinin ardından farklı dağıtım şirketlerindeki ve işyerlerindeki işçilerin “Sabancı’ya kafa tutan burada neler yapmaz?” diyerek kendileriyle iletişim kurduğunu söylüyor.

Pandeminin ilk aylarında enerji işçileri, imzalanan toplu sözleşmeler sonrasında hareketlendi. İş bırakma eylemleri, sendikaları TES-İŞ binaları önünde yapılan eylemler… Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Süleyman Keskin: Soruya cevap verirken biraz geriye gitmek istiyorum. Çünkü enerji sektörünün arka planını, sendikaların ve kurumların gelişim süreçlerini bilmek, bugünü anlamaya yarayacaktır.

Dağıtım şirketleri özelleştirilmeden önce biz taşeron işçileri örgütlüyorduk. O dönem alanın iki sendikası vardı: TES-İŞ ve biz. TES-İŞ de taşeron işçileri örgütlemiyordu. Muvazaa davaları, fiili hak arama mücadeleleri sonucunda taşeron işçiler ciddi anlamda kazanımlar elde etmeye başlamıştı.

Taşeron işçiler ücretlerini almakta dahi zorlanıyordu. Şirket taşeron işçileri sahaya sürüp kaçak elektrik kullanan bulmaya zorluyordu ki işçi gidip ondan rüşvet alsın. Taşeron işçiler, toplanılan rüşvetlerin bir kısmını da patronlara verilmek zorunda kaldıkları bir çalışma sürecinden geçti. Enerji-Sen de böyle bir çalışma ortamında örgütlenmişti.

İlk kıvılcım BEDAŞ’tan

Dağıtım şirketleri özelleştirilmeye başlayınca bu ihaleleri alan sermaye grupları taşeron çalışma sistemini nasıl devam ettirebileceklerine dair kafa yordu. Başvurdukları ilk şey de sendika olacaktı. Alanın iki sendikasından biri olan Enerji-Sen sürekli hak arama mücadelesinde olduğu için, özelleştirme ihalelerini alan şirketler TES-İŞ’e başvurdu. Patronlar işçilere dönüp “Artık sendikalısınız. Taşeron dönemi bitti. Yıllarca beraber çalışacağız” dedi. Bu biraz da kurumsal bir imaj çizmek için kullanıldı.

Dört dönem toplu sözleşme imzalandı bu süreçten itibaren. 21 dağıtım şirketinde sarı sendikanın söylediği her şey birbirine o kadar benziyor ki… İlk sözleşme bitiyor, “İlk sözleşmeydi, acemiliğimize denk geldi” diyorlar. İkinci sözleşme imzalanıyor, “Ekonomik kriz vardı, bayağı zorladık ama bunu alabildik” diyorlar. Üçüncü sözleşme imzalanıyor, “Memlekette darbe girişimi oldu, krizli bir ortam var” diyorlar. Ama dördüncü sözleşme de imzalandığında memleketin pek çok yerinde bir patlama yaşandı. İlk kıvılcım da BEDAŞ’tan geldi. Sonrasında diğer dağıtım şirketlerine de yayıldı. Bu süreçte hareketlenen işçilerle temas kurduk.

Enerji işçisi yok sayılmamak istiyor

İşçileri harekete geçiren ve sizle buluşturan temel itki neydi? İşçilerin sizden temel beklentisi neydi?

İşçilerin bizden temel beklentisi ve bizim de onlarla birlikte yürüttüğümüz süreç söz, yetki ve karar hakkına dayanıyordu. İşçiler kendi seçtikleri temsilcilerle, kendi meclisleriyle örgütlenmek istiyor. Kendilerini ilgilendiren konuda fikirlerini ifade edebilmek ve kendi kararlarını kendileri vermek istiyor. Üçüncü olarak da şeffaflık. Yani sendika yöneticilerinin kapalı kapılar ardında birileriyle görüşmesini istemiyor.

Enerji işçilerinin en büyük sıkıntılarından biri yok sayılmak. Toplu sözleşme süreçlerinde kendilerine hiç söz hakkı tanınmıyor. Hakem heyetine gidilecekse bile buna sendika karar veriyor. Toplu sözleşme maddeleri hazırlanırken bile sendika tek başına karar alıyor. O masadaki işçi temsilcilerini bile sendika kendisi atıyor. İşçiler bu durumdan çok rahatsız.

Örneğin bir yerde sarı sendika çok kötü bir toplu sözleşme yaptı. İşçilerin ortak talepleri var, onların da uygulanmasını istiyorlar. Şu anki şartlarda dahi işverenin adım atabileceği basitlikte talepler aslında. Ama sendikaları bu talepleri iletmiyor. İşçilerin en büyük öfkesi bu oluyor orada. “Alacaksak beraber alalım ama alamayacaksak da beraber deneyelim öyle alamayalım” anlayışında oluyor işçiler.

Her yıl ortalama 40-50 işçinin hayatını kaybettiği bir işkolunda, işçiler 6500-7000 lira bandında ücretlerle çalıştırılıyor. Sabancı gibi kurumsal firmalar da olunca genel beklenti, bu işçilerin 10 bin lira üzeri maaş alacağı yönünde ama öyle bir durum yok tabii. İşçiler bu ücretlerin de insanca yaşayabilecekleri bir seviyeye çekilmesini talep ediyor doğal olarak. Ama yine de vurgulayayım, öncelikli talep insan yerine konulmak, söz, yetki ve karar hakkı.

Hak mücadelelerinde bu taleplerle de yer almak isteyen işçiler, iki yılı aşkın süredir BEDAŞ’la başlayan, devamında EnerjiSA’ya uzanan, diğer dağıtım şirketlerine sıçrayan bir hareketlilik içinde. Bu hareketlilik, bizim işçilere sunduğumuz sendikal mücadele anlayışıyla uyumlu olunca sendikamızda DİSK/Enerji-Sen’de vücut buldu.

“Hiçbir işçi ceketini alıp çıkmayacak”

Bize üye olan arkadaşlarımızın hepsi 10-11 yıl sarı sendikaların kurduğu düzeneklerden geçmiş. Başka bir sendikal model de bilmediklerinden orada gördüklerini hayata geçirmeye çalışıyorlardı. Çeşitli sıkıntılar da yaşadık. En büyük sorunumuzun iş güvencesi olduğunu anlatmaya çalışırken özel hastanelerle, marketlerle anlaşma yapıp üyelerimize daha düşük fiyatlardan yararlanma imkan sunmamızı istiyorlar. Sarı sendikanın sendikacılık namına sunduğu bir şeydi bu çünkü. Bu taleplerin basıncını da yaşadık bir süre.

İş güvencesi talebini vurgulamamıza rağmen ilk başta bu talep biraz daha havada kaldı. Ama tecrübe ettiğimiz direnişler sendikanın nasıl bir işlev görmesi gerektiğini gösterdi. İşveren sizi kapıya koyduğunda karşı çıkmazsanız özel hastaneyle anlaşmanız olsa ne olur?

Direnişlerle bu algılar değişti. “Hiçbir işçi ceketini alıp çıkmayacak” diyorduk biz. Direniş sırasında bu talebin önemi çok daha rahat anlaşıldı.

İşçilerin size yönelimiyle birlikte işkolu barajını da aştınız. Hiç toplu sözleşme süreçlerine dair adımınız oldu mu?

Oldu başvurularımız. Yetki tespitleri yapıldı. Ama BEDAŞ veya EnerjiSA kadar büyük işletmeler değil. Önümüzdeki süreçte başka yerler için de başvuracağız.

Üçüncü baraj: İşveren itirazı

Toplu sözleşme süreçleri nasıl ilerliyor? Pek çok yerde sendikalar barajı aşmış ve yetkiyi tespit ettirmiş olsa dahi toplu sözleşme süreçlerinde çeşitli engellere takılıyorlar. Önünüzde engeller var mı sizin de?

Daha önce hiç toplu sözleşme yapılmamış yerlerde örgütlenip yetki tespitine başvurduk. Yani bu işyerindeki çoğunluğu sağladığımızın Çalışma Bakanlığı tarafından da tescillenmesi demek bu. Ama işverenin de buna itiraz hakkı var. Bu hakkı da hemen kullanıyor tabii. İtirazın ardından mahkeme süreci başlıyor. Mahkemenin başlaması bile bir yılı bulabiliyor. Mahkemenin sonuçlanması da iki üç yılı aşabiliyor.

Bu süre zarfında işveren işyerindeki çalışanları yenileyebiliyor. İşçiler de bu süreçte sendikadan ümidini kesebiliyor.

Yani daha önce toplu sözleşme yapılmamış yerlerde toplu sözleşme hakkının gaspı için uygun şartlar var. Toplu sözleşme imzalamak için zaten ülke barajını aşmak birinci şart. İkinci şart da örgütlenilen yerde işletmeyse yüzde 40, işyeriyse yüzde 50 barajını aşmak. Bunları aşsak bile işveren buna keyfi şekilde itiraz edebiliyor. Gerekçesinin ne olduğunun bile önemi yok. Örneğin “Sayı yetersiz” diyerek itiraz ediyor. Bu itirazın ardından üç yıl, bazen dört yıl kadar toplu sözleşme hakkı fiili olarak gasp edilmiş oluyor.

Biz dört yerde yetki tespitine başvurduk. Dördünde de yaşadık benzer süreçleri.

“Yasaların uygulanması için de direnmek gerekebiliyor”

Bu engeller aşılabiliyor mu?

Hukuki açıdan elimiz zayıf. İşçiler çalışma koşullarının ağırlığı veya ücretlerinin yetersizliğinden dolayı sendikaya yöneliyorlar ama üç buçuk dört yılın sonunda işçilerin bu sürece karşı bir dayanma gücü de yoksa başka arayışlara giriyorlar, yeni iş bakıyorlar.

Var olan toplu sözleşme hakkımızı bile almak için direnmekten başka yol bırakmıyorlar. Her şey yasal ve mevzuata uygun olmasına rağmen yapılan keyfi itirazlarla bu süreç engelleniyor. Yasaların uygulanması için de direnmek gerekebiliyor.

Örgütlenme sürecinde işçilere olası senaryoları anlatıyoruz. “İtiraz edebilirler, şu kadar uzayabilir” diyoruz. İşçileri bu sürece hazırlamaya çalışıyoruz. Bu hakkın alınmasına dair süreç için motive etmeye çalışıyoruz.

Yakın zamanda EnerjiSA işçilerinin bir direnişi vardı. Nasıl gelişti bu direniş?

BEDAŞ’ta başlayan hareket EnerjiSA’ya sıçradı. Bu sürecin başında işçiler 11 yıldır üyesi oldukları sendikanın genel merkezlerini bastı. Sendikadan toplu şekilde istifa ettiler ve emekten yana bir sendikayı, Enerji-Sen’i seçtiler. Devamında EnerjiSA’da çoğunluğu sağladık. İşçiler Enerji-Sen’e geçince haklarını öğrenmeye başladı. Kendileriyle ilgili konularda söz söylemeye, kendi temsilcilerini sandık kurarak kendileri seçmeye başladı.

“İşçiler, eskisi gibi söylenileni sorgulamadan yapan işçiler değildi”

Bu tablo da Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından olan Sabancı’yı rahatsız etmeye başladı. 11 yıldır kölelik koşullarını dayattıkları işçiler, artık eskisi gibi söylenileni sorgulamadan yapan işçiler değildi.

İşveren, kölelik koşullarını devam ettirebilmek adına işçilerin kendi seçtiği temsilcileri, kapının önüne koyarak 21 dağıtım şirketinin tamamının işçilerine bir gözdağı vermek istedi. Verilen görevi yerine getirmemek, işe geç kalmak, disiplin kurullarında herhangi bir tutanak gibi herhangi bir suçlama yokken işçiler hukuksuz bir şekilde işten atıldı.

Toplamda 26 kişi atılmıştı. Bunların yedisi bizim üyemizdi. Geri kalan 19’u sarı sendika üyesiydi. İşveren dava sürecinde sendikal tazminat ödememek için iki taraftan da işçinin atıldığına dair bir imaj çizmeye çalıştı. Konunun sendikal tercihle alakası yokmuş gibi göstermeye çalıştılar. Ama işten çıkardıkları üyelerimiz, işçilerin kendilerinin seçtiği temsilci arkadaşlarımızdı. Buraya darbe vurmaya kalktılar.

Güvencesizliğe karşı mücadele eden bir sendika olarak 21 dağıtım şirketindeki işçilerin tamamının örnek alabileceği bir model yaratabilir miyiz diyerek bir direniş başlattık.

Direnişe geçen arkadaşların fiziki olarak da yan yana gelmeleri çok zordu. Biri Mersin’de, biri Zonguldak’ta, diğerleri Ankara’da yaşayan işçileri başkentte bir araya getirdik.

30 gün boyunca Ankara’da sürdürdük bu direnişi. Biliyorsunuz zaten, sayısız gözaltı, polis engeli… Sonrasında direnişi genişletmek ve çıtayı yükseltmek adına işçi arkadaşlarla İstanbul’a yürüdük. Yol üzerindeki Eskişehir, Bursa ve İzmit’te de emek dostlarıyla eylemler yaptık. İstanbul’da Sabancı’nın ikiz kulelerine dayandık. Açıklamalarımız ve eylemlerimiz engellenmeye çalışıldı ama kararlılığımızla aştık bu engelleri. Sabancı kuleleri önünde iki defa barikat aşarak kapıya dayandık.

Yaptığımız çağrılar toplumda da bir yankı uyandırdı. Yüzünü dahi hiç görmediğimiz, memleketin dört bir yanındaki emek dostları, Sabancı’ya ait olan Akbankları, Carrefourları, TeknoSA’ları eylem alanına çevirdi.

Biz Sabancı Kuleleri önünde her gün basın açıklaması yaparken sermayenin imdadına Beşiktaş Kaymakamlığı yetişti. Yaptığımız eylemleri hiçbir dayanak olmadan yasakladılar.

Alınan eylem yasağı kararının kamu düzeniyle alakalı olmadığını biliyoruz. Eylem yaptığımız sokakta binlerce emekçinin geçerken bize destek verdiği, biz orada eylem yaparken esnafın da bizim ihtiyaçları karşılamak için bizle dayanışma içerisine girdiği, yani insanları rahatsız etmek şöyle dursun insanların desteğini aldığımız bir süreçti. Biz yasağa rağmen eylem yapmakta kararlı durunca da defalarca kez gözaltına alındık. İşimizi geri almadan da geri dönmeyeceğimizi dile getirdik.

Direniş Sabancı’yı masaya oturttu

İşverenin tepkisi değişti mi peki süreçte? Müzakere süreci de yürüyor muydu?

Bize bu yola çıkarken Sabancı’yla asla görüşemeyeceğimiz söyleniyordu. Ama direniş işveren cephesinde de etkili oldu. Biz defalarca masaya oturduk. İşçi arkadaşlarımızın sıkıntılarını defalarca kez dile getireceğimiz bir düzlem yarattık. Bu arkadaşlar için defteri kapattık diyen yönetim kurulu, bu arkadaşlarımızın direnişini gündeme aldıkları toplantılar yapmak zorunda kaldı. EnerjiSA’da ilk defa atılan işçiler için yönetim kurulu toplantısı yaptırdık.

Hukuki süreç de başlatılmış mıydı?

Tabii ki. Hukuki süreçleri direnişten önce başlatmıştık. Arabuluculuk süreci önce devreye giriyor. İşçilere normal koşullarda alması gereken ücretlerin daha düşüğü teklif edilerek dava açılmaması öneriliyor. DİSK/Enerji-Sen örgütlenmeye başlamadan önce işçilerin işe iade davasının açılabileceğine dair bilgisinin dahi olmadığını öğrendik. İşten çıkarılan tazminatını alıp çıkmış yani.

Hukuki süreçler de fiili mücadeleyle şekilleniyor

Bizle beraber hukuki süreç açısından böyle bir değişim de yaşanıyor. Hatta ilk dava açan arkadaşlarımızın arabuluculuk görüşmelerine kurum avukatları gelmedi bile. Her işten çıkarılan işçi için direniş yürütmedik ama işçilere kendi haklarından bahsettiğimizde “En azından davamızı açalım” fikri benimsendi. Bu şekilde işten çıkarılan arkadaşlarımız dava açmaya başladıkça şirketin avukatları da arabuluculuk görüşmelerine katılmaya başladı. Ama o görüşmelerde de çok düşük teklifler sundular.

Sonrasında bu direnişe geçen beş arkadaşımız davaları açtığında arabuluculuk sürecinde de bir değişim yaşandı. Şirketin avukatları, işçilerin dava sonunda alacakları miktardan daha az öneriler sundu ama bu zamana kadar sunduklarından da çok daha yüksek öneriler yaptı. Davaları geri çekip bu işten vazgeçmemiz istendi. Bu süreçte direniş de sürüyordu bu arada. Bunların hepsini reddettik. Sadece işimizi istediğimizi, başka bir alternatifi kabul etmediğimizi ifade ettik.

Zaten arabuluculuğu da işçilerin haklarının gasp edildiği uygulamalardan biri olarak görüyoruz. Bu ekonomik şartlarda işten çıkarılmışsınız ve ne zaman iş bulacağınız belli değil. İşten çıkarılırken alacağınız para sizi bir süre idare edecek. İşveren de dava açtığınızda bu parayı alacağınızı biliyor. Söz gelimi 80 bin lira alacağınız varsa 40 bin lira para teklif edip işsizlik kaynaklanan zor durumunuzdan faydalanarak hakkınızı gasp ediyor. Nihai karar elbette işçinin ama biz işçilere bu aşamada uzlaşılmaması gerektiğini öneriyoruz.

Biz hukuki süreç işlerken bir yandan da direnişi sürdürmeyi tercih ettik.

Direniş nasıl sonuçlandı peki?

İşçi arkadaşlarımız Sabancı’nın referansıyla bulundukları illerde enerji alanındaki işlere girdiler. Aldıkları ücretler önceki işlerinden daha yüksek. Bir arkadaşımız için bir pürüz var, onun için de çalışmalarımız sürüyor.

Bu süreçte arabuluculuk süreçlerinin tamamlandığını ancak yeniden gözden geçirerek davalardan vazgeçmemizi söylediler. Onları da kabul etmedik. Dava süreçlerini de takip ediyoruz.

Nasıl bir etki yarattı bu kazanım? Örgütlü olmadığınız yerlerden sendikanıza bir yönelim oldu mu?

Bu direniş diğer enerji işçilerinden takdir topladı. Hedeflediklerimizin yüzde 100’ünü başardık diyemeyiz ama işçilerin gündelik alacaklarının dahi gasp edildiği bir dönemde arkadaşlarımızı bir şekilde işbaşı yaptırdık. “Bu defter kapanmıştır, kendinize başka iş bulun” denildiğinde bu arkadaşlara biz işbaşı yaptırdık.

Bunun sonunda da memleketin dört bir yanında enerji işçileri sosyal medya üzerinden EnerjiSA direnişini selamladılar.

Sendika tercihi hakkı gasp ediliyor

Ancak hâlâ şöyle sorunumuz var. Sendika seçmek her ne kadar Anayasal bir hak olsa da patronlar tarafından tanınan bir hak olmuyor. İşçiler üzerinde hâlâ bir baskı var. Direklere çıkıp ölümle burun buruna gelen işçi 6500 lira maaş alıyor. Kiraların bile 4000-5000 lira civarına geldiği bir dönemde işçilerin o 6500 lirayı da kaybetme riski, büyük bir basınç yaratıyor. Bu da sendikaya yönelimde karşı bir etmen oluyor. Sadece selamlayanlar, tebrik edenler üye olmuş olsa barajı iki kez aşmış olurduk ama sendika tercihi hakkının fiili gaspıyla bu da engelleniyor. Bunun farkındayız.

“Sabancı’ya kafa tutan burada neler yapmaz?” diyerek farklı dağıtım şirketlerindeki ve diğer işyerlerindeki işçilerden sendikamıza yönelim var. “Masa başında işçinin hakkını satan değil, gerekirse direnen sendika lazım” beklentisi enerji işçileri arasında yaygınlaşıyor.

Enerji işçilerinin hafızasına kazındı bu direniş. Hatta sadece enerji işçilerinin de değil, Türkiye işçi sınıfı açısından önemli deneyimler bıraktı. Bu saatten sonra da 21 dağıtım şirketinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu iyi biliyoruz. İşçiler nasıl hak aranabileceğini gördüler. Birlikte nasıl adım atabileceklerini gördüler. Direnişle birlikte işçilerin bilincindeki dönüşümü de biz gördük.

İşveren cephesinden bir tepki var mı?

Mücadelemiz de diğer emek örgütleriyle birlikte büyüyünce işveren bu sefer içeriye yöneldi ve EnerjiSA’daki örgütlülüğümüzü kırmaya dair çeşitli baskı ve tehdit mekanizmalarını devreye soktu.

Hem de eşzamanlı bir saldırı oldu. Sistematik olduğunu düşünüyoruz bu yüzden. Sendika istatistikleri yılda iki defa açıklanıyor: Ocak ve temmuz aylarında. Bu saldırılar da tam da temmuz ayı öncesinde yoğunlaştı. Yani telafisinin mümkün olmayacağı bir aralık seçildi.

Başkent Elektrik yedi ilde bulunuyor. Yedi ildeki yöneticiler üyemiz olan işçiler üzerinde baskı kurarak sendikadan istifa ettirmeye çalıştı. İşten atmaya varan tehditler geldi. Binin üzerinde arkadaşımız istifa ettirildi.

Ama direnişin gücü birçok alanı etkiliyor. Bu direnişi gören başka yerlerden işçiler, emekten yana bir sendika arayışına girdi. Bu arayış da sendikamıza üyelik olarak yansıdı. Bu yönelim bizi tekrar barajın üzerinde tuttu. Tarihimizde ilk defa üst üste iki dönem barajın üstünde kaldık.

Dayanışma eylemleri direnişleri büyütüyor

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Direnişlerin bu kadar görünür ve sonuç alıcı olmasında çok fazla dayanışma eyleminin örgütlenmesinin de etkili olduğunu düşünüyorum. 2022 yılında işçi eylemlerinin yanı sıra çok daha fazla dayanışma eylemi örgütlendi. Direnişin sürekliliğinin sağlanmasında bu eylemlerin etkisi de büyük. Depo işgal edip direnişe geçen Migros işçisi, EnerjiSA işçileri direnişe geçtiğinde bir Carrefour’da enerji işçilerinin direnişine destek eylemi yapıyor. Farplas’ta direniş sürerken memleketin dört bir yanında dayanışma eylemleri yapıldı. Bursa’da Acarsoy işçilerinin direnişi sürerken kadın örgütleri işçilerle dayanışma eylemleri örgütlüyor. Bu da direnenlere güç veren, muhatap şirketleri sıkıştıran bir kültürü geliştiriyor.

EnerjiSA direnişine dönecek olursak, son dönemdeki en büyük kazanımlardan birini elde ettik. Ama bu kazanım sadece beş enerji işçisinin veya DİSK/Enerji-Sen’in başarısı değil, çağrımıza kulak veren ve yüzlerini dahi daha önce görmediğimiz kişilerin Sabancı’ya ait işyerlerinde yaptığı eylemlerin, atılan tweetlerin, Carrefour boykotunun büyük etkisi var. Dayanışma gösteren her kişi ve kurumun payı var bu kazanımda.

Kangal başka bir örnek. Grev yasağının olduğu bir işkolunda işçiler, on gün boyunca üretimi durdurdu. Yetkinin TES-İŞ’te, üye çoğunluğunun bizde olduğu bir yerde işveren sarı sendikayı muhatap aldı. İşçiler kendi iradeleri yok sayılınca işi durdurdular. Direniş de küçük kazanımlarla sonuçlandı. Ama daha önemlisi işçiler masaya kendileri oturdu, talepleri kendileri belirledi. Direnişi bitirme kararını da kendileri aldı. Belirleyici unsur işçilerin iradesi oldu.

Barajları aşınca bile önümüze keyfi engeller çıkarılırken her iki direniş de nasıl yol alabileceğimizi gösteriyor bize.


İşkolu hakkında bilgi

Çalışma Bakanlığı’nın yayımladığı Temmuz 2022 istatistiklerine göre enerji işkolunda kayıtlı 253 bin işçi var. İşkolunda ülke barajını aşmış üç sendika var. Türk İş’e bağlı TES-İŞ, DİSK’e bağlı Enerji-Sen ve Hak İş’e bağlı Enerji İş. TES-İŞ yakın zamana kadar bu işkolunda yetkili tek sendikayken pandeminin ilk aylarındaki hareketliliği kapsayabilmesiyle DİSK/Enerji-Sen de barajı aştı. TES-İŞ’e tepki gösteren işçilerin DİSK/Enerji-Sen’e yönelmemesi için bazı işyerlerinde Enerji İş’in örgütlenmesi teşvik edildi. Enerji İş’in barajı aşması da DİSK/Enerji-Sen’le aynı döneme tekabül ediyor.

Söyleşi: Tankut Serttaş

Önümüzde barajlar var: Toplu sözleşme hakkının gaspı ve sınıf hareketinde yeni arayışlar

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur