burjuva feministi, ordaysan ses ver!

türkiye'de feminizm burjuvazinin araçsallaştıramayacağı kadar radikal kanallardan gelişti, başka ülkelerde olup bitenleri bırakalım orada yaşayanlar değerlendirsin, biz kendi ülkemizin sorunlarını, dertlerini, mücadelelerini yürütelim. ama patriyarkal sömürüyü göz ardı etmek için kapitalist sömürüyü bahane edenler var

burjuva feministi, ordaysan ses ver!

öncelikle bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. biraz da marksist klasikleri okuma konusundaki isteksizlik yüzünden, burjuva kelimesi bugün, yüksek gelir, lüks hayat vb.nin karşılığı olarak kullanılır oldu. burjuvazi çoğunlukla bu ayrıcalıklara haizdir ama burjuva, üretim araçlarının sahibi olup emekçilerin ürettiği artı-değerle geçinen insan anlamına gelir, en basit tanımıyla. “yanında” birilerini çalıştıran, onların emeğini sömüren insan. çünkü avukat, hekim vb. bağımsız çalışan meslek gruplarından insanlar hâlâ lüks bir hayata ulaşacak yüksek gelir kazanabiliyor. sekreterleri var, onlara hak ettikleri ücreti verdikleri şüpheli ama gelirleri o insanın emeğine bağlı değil.

neden hâlâ?

geçen yüzyıl sona ererken yanında küçük burjuvaziyi de götürdü. aile işletmesi bakkal, babadan oğula geçen yorgancılık gibi, patronun kendi emeğini de koyduğu ama birilerini de çalıştırdığı küçük işletmeler nadir hale geldi; bağımsız çalışan avukat, hekim vb. artık büyük şirketlerde çalışıyor ki bu proleterleşme olarak tanımlanan sürecin parçası.

kadınların sınıfı

benim de görüşlerini benimsediğim feminist kuramcı christine delphy 1970’li yıllarda, patriyarkanın ekonomi politiği üzerine düşünürken şu sorudan yola çıkar. bir kadının sınıfını nasıl belirleriz? kendi sınıfsal konumu üzerinden mi yoksa babasının ya da kocasınınki üzerinden mi?

örneğin bir market sahibinin mimar karısı, ailesiyle birlikte yaşayan mühendis kızı burjuva mıdır, emekçi mi?

bu kadınların yaşam standartları çok büyük ihtimalle evin reisinin sermayesinden gelen gelirle belirlenir ama o aileden ayrıldıklarında yani eş boşandığında, kız kendine bir ev açtığında geliri –boşanma durumunda geleceği de- değişir. ama bir önemli nokta daha var.

christine delphy feminist bilince ilk kez, bir eczane sahibi olan anne-babasını gözlemleyerek ulaştığını anlatıyor. ikisi de eczanede çalışırken öğle yemeği için eve geldiklerinde babası ayaklarını uzatıp gazete okuyarak dinlenirken annesi yemeği hazırlamak ve işe dönmeden bulaşıkları yıkamak zorundaymış.

tanıdık değil mi?

cinsiyetçi işbölümü değil patriyarkal sömürü

kadınların ücretli çalışmaya daha az ulaşabildiği zamanlarda bu bir işbölümü olarak tanımlanırdı. erkekler ücretli çalışır, kadınlar da evdeki işleri yapar. ama ücretli işlerde ya da böyle aile işletmelerinde çalışan kadınların evdeki işleri yapmaya devam etmesi bunun bir işbölümü olmadığını açıkça gösteriyor, “işbölümü”nün başına “cinsiyetçi” ekleyince de durum değişmiyor ama bunu –izninizle utanmazca diyeceğim- sürdürenler var. çünkü bu “çalışma”ların biri ücretli, diğeri boğaz tokluğuna. ancak bu başka bir yazının konusu.

konumuza dönelim. market sahibinin eşi ve kızı da patriyarkal sömürüye maruz kalır. belki onlara destek olan ücretli bir başka “kadın” haftada iki gün eve geliyordur ama siz de takdir edersiniz ki eviçindeki bütün işi yapamaz. biliyorum, daha büyük sermaye sahibi burjuvaların evlerinde birden fazla emekçi çalışıyor. bazı kadınlar bizzat işletme ya da sermaye sahibi.

biraz bunlara bakalım. dünya ekonomik forumu’nun 2017’de verdiği rakamlara göre, dünya üzerindeki toprağın yüzde 20’sini bile kadınların mülkünde değil.[1] buna karşılık 400 milyondan fazla kadın tarımda ve çiftliklerde çalışıyor ve dünya üzerinde tüketilen gıdanın çoğunu onlar üretiyor.

dünya bankası’nın verilerine göre, 2020’de, dünyadaki toplam işletmelerin üçte biri bile kadınların elinde değil.[2] işletmede çalışan sayısı arttıkça sahibinin erkek olma ihtimali de artıyor, yine bir araştırmaya göre, tipik bir örnek olan ingiltere’de, kadınların sahip olduğu işletmeler, sağlık ve sosyal hizmet alanında yoğunlaşıyor (toplamın yüzde 74’ü)[3].

dünyanın en zengin on kişisinin arasında hiç kadın yok, ilk yirmide iki kadın var. türkiye’deki ilk onda yer alan filiz şahenk ayhan şahenk’in iki çocuğundan biri (diğeri ferit şahenk), semahat koç arsel de vehbi koç’un kızı. türkiye’nin en zengin ailelerinin içinde serveti yöneten kadınlar var. yine de, sermayenin ağırlıklı olarak erkeklerin elinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. dolayısıyla, birçok durumda burjuva kadını olarak tanımlanan kadınlar, üretim araçlarının sahibi değil, burjuvanın karısı oluyor. evlilikle sağlanan, çok da güvenli olmayan bir ayrıcalık.

her zaman böyle değil tabii. örneğin leyla alaton. alarko holdingin kurucusu ishak alaton’un kızı, halen şirketin yönetim kurulu üyesi. ancak bu güçlü konum onu erkek şiddetinden dahi koruyamadı. leyla alaton, 2009 yılında, 11 yıldır evli olduğu, iki çocuğunun babası mehmet günyeli’den boşanmak istedi, bu süreçte ağır şiddet gördüğü mahkeme kayıtlarına geçti. (bu ifşaya rağmen mehmet günyeli’nin 2019 yılında, dsp’nin kadıköy belediye başkan adayı olduğunu, olabildiğini de belirteyim. )

leyla alaton gibi kadınların, bu boşanma süreçlerinde avukat, psikolojik danışmanlık gibi hizmetlere ulaşmakta hiçbir zorluk yaşamayacağının ben de farkındayım. ama şiddet uygulayanın değil şiddet görenin utandığı, bunu kamuoyuna açıklamaktan çekindiği ideolojik atmosferin, feministlerin müdahalesiyle değişmesinden, onun gibi kadınların da yararlandığını düşünüyorum. yani her sınıf ve statüden kadının feminizme ihtiyacı var ve hepsine yararı oluyor. diğer yandan, o ve onun gibi servete erişimi olup emek sömürüsünden pay alan ve şiddet gören kadınlarla ilgili feministlerin, “eden bulur” falan mı demesi bekleniyor?

kim bu burjuva feministi?

bugün türkiye’de, özellikle küçük işletmelerde kadın patronların sayısında artış görülüyor. genellikle işsizlik sebebiyle başlatılan bu girişimlerin bir kısmı hüsranla yani iflasla sonuçlanıyor. ama işin bu yanını bir kenara bırakayım. ben buna olumlu anlam yükleyen tek bir feminist tanımıyorum. belki aile arasında falan böyle şeyler deyip kendisini feminist olarak tanımlayan kadınlar vardır ama kamusal politikada böyle bir hat yok!

burjuvazi mülkiyetten ibaret değil tabii, bir de siyaseti var. açıkça sermayenin çıkarlarını savunan birçok parti ve fikir akımı var. bunlar, zaman zaman kadın temsilinin gördüğü teveccüh sebebiyle, kadın aday göstermek gibi hamlelerde bulunuyor, zaman zaman da kadınlar kendi çabalarıyla burjuva siyaseti içinde yükseliyor. ama buna olumlu anlam yükleyen bir feminist de tanımıyorum, hatırlamıyorum. son zamanlarda bu yönde tek açıklama bir tip milletvekilinden geldi, feministlerden değil!

feministlerin patriyarkal sömürüye dikkat çekmeleri, kapitalist sömürüye verilen mücadeleye engel değil. hayati tehlike yaşayan kadınlar için kapitalizmi hedefe koymadan geliştirilmeye çalışılan çözümler bu anlama gelmiyor. örneğin mor çatı, kendisini döven, öldürme ihtimali yüksek bir adamla evli bir kadının başvurusu karşısında, kapitalizm yıkılmadan gerçek kurtuluş olmayacağına mı işaret etsin! bırakın erkek şiddetini, ücretlerini düşük bulan, haklarını talep eden işçilere bu mu denir!

burjuva feminizmi diye bir şey yok, burjuva feminist yok, türkiye’de feminizm burjuvazinin araçsallaştıramayacağı kadar radikal kanallardan gelişti, başka ülkelerde olup biteni bırakalım orada yaşayanlar değerlendirsin, biz kendi ülkemizin sorunlarını, dertlerini, mücadelelerini yürütelim.

ama patriyarkal sömürüyü göz ardı etmek için kapitalist sömürüyü bahane edenler var. onların, kadınların emeği sayesinde yapılan siyasetle, kadınların emeği sayesinde sürdürülen hayatlarla, kadınların emeğinin eviçinde, ücretsiz sömürülmesiyle yani patriyarkal sömürüyle ilişkisini görecek kadar gözümüz açıldı, bunu dillendirecek kadar da cüretimiz var, şükür!

Dipnotlar:

[1] https://www.weforum.org/agenda/2017/01/women-own-less-than-20-of-the-worlds-land-its-time-to-give-them-equal-property-rights/

[2] https://blogs.worldbank.org/opendata/women-entrepreneurs-needed-stat

[3] https://www.tide.co/female-entrepreneurship-index/


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur