NATO yalanları açığa çıktı! Eski NATO yetkilisi konuşuyor! – Jacques Baud

Bu makalelerdeki hiçbir nokta ve virgüle ya da Baud'un yazmış olabileceği başka hiçbir şeye katılmak zorunda değiliz. Ancak bu eleştirinin bir Marksistten değil, Batı istihbaratının ve NATO'nun eski bir üst düzey yetkilisinden gelmesi, onu yüz kat daha değerli kılmaktadır

NATO yalanları açığa çıktı! Eski NATO yetkilisi konuşuyor! – Jacques Baud

Marxist.com yayın kurulundan not: Bugün, Ukrayna’daki savaşı ilk günden günümüze kadar kuşatan tüm yalancı Batı propagandasını göklere uçuran bir çift çok önemli makaleyi yeniden yayımlıyoruz. Bu dikkate değer belgelerin yazarı bir Marksist değildir. Bilakis, İsviçre ordusunda eski bir albay ve İsviçre Stratejik İstihbarat Servisi’nin eski bir üyesi olan Jacques Baud’dur. Ayrıca kendisi 2014 Ukrayna krizi sırasında ve sonrasında NATO için çalışan ve ardından Ukrayna ile ilgili programlara katılan bir albay.

Bu makalelerdeki hiçbir nokta ve virgüle ya da Baud’un yazmış olabileceği başka hiçbir şeye katılmak zorunda değiliz. Ancak bu eleştirinin bir Marksistten değil, Batı istihbaratının ve NATO’nun eski bir üst düzey yetkilisinden gelmesi, onu yüz kat daha değerli kılmaktadır.

Bu belgeler, bütünlükleriyle, Batı basınında Ukrayna savaşı hakkında söylenen yalanların yıkıcı bir çürütülmesini temsil etmektedir. Ve marxist.com’un çatışmanın başlangıcından beri söylediği her şeyin çarpıcı bir doğrulamasını sağlıyorlar.

Okuyucularımızdan bu makaleyi mümkün olan en geniş şekilde yaymalarını istiyoruz.

“Tarihin lokomotifi yalan değil, gerçektir.” (L. Troçki)

Yazar hakkında

Jacques Baud, İsviçre silahlı kuvvetlerinde albay rütbesine ulaştı ve 1983-1990 yılları arasında İsviçre Stratejik İstihbarat Servisi’nin bir üyesiydi. SSCB’nin çöküşünden hemen sonra, Rus askeri ve istihbarat yetkilileriyle en üst düzeyde görüşmelere katıldı.

1995 yılında mültecilere yardım etmek için Afrika’daki Birleşmiş Milletler misyonlarına liderlik etti ve 1997’de anti-personel mayınlara karşı mücadele projeleri düzenledi. 2002 yılında Federal Dışişleri Bakanlığı’nda Uluslararası Güvenlik Politikası Merkezi’ne (CPSI) katıldı; ve 2005 yılında Sudan’daki BM misyonu için bir sivil-askeri istihbarat merkezine liderlik etti.

2009-2011 yıllarında New York’taki Barışı Koruma Operasyonları Dairesi’nde (DPKO) Askeri İşler Ofisi’nde Politika ve Doktrin Başkanı olarak görev yaptı ve Nairobi’deki Uluslararası Barışı Destekleme Eğitim Merkezi’nin (IPSTC) Araştırma Bölümüne liderlik etmek üzere Afrika’ya döndü. 2013 yılından itibaren Brüksel’de NATO’nun Siyasi İşler ve Güvenlik Politikası Bölümü’nde çalıştı.

Cenevre’deki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Uluslararası Güvenlik ve İnsancıl Hukuk derecelerine sahiptir ve savaş, istihbarat ve terörizm üzerine bir dizi kitap yazmıştır.

Başlangıçta burada ve burada Fransızca olarak yayımlandı. Burada ve burada İngilizce olarak yayımlandı. Ayrıca İsviçre haber bülteni Bon Pour la Tete’de de tekrar yayımlandı.

Ukrayna’daki askeri durum

1 Nisan 2022

Birinci bölüm: Savaşa giden yol

Mali’den Afganistan’a kadar yıllarca barış için çalıştım ve bunun için hayatımı riske attım. Bu nedenle mesele savaşı meşrulaştırmak değil, bizi savaşa neyin götürdüğünü anlamaktır. Televizyona sırayla çıkan “uzmanların” durumu şüpheli bilgilere, çoğu zaman gerçekler olarak ortaya konan hipotezlere dayanarak analizler yaptıklarını fark ettim ve bunlar olunca, artık neler olduğunu anlamayı başaramıyoruz. Panikler böyle yaratılır.

Sorun, bu çatışmada kimin haklı olduğunu bilmek değil, liderlerimizin kararlarını alma şeklini sorgulamaktır.

Çatışmanın köklerini incelemeye çalışalım.  Bu, son sekiz yıldır Donbass’tan “ayrılıkçılar” veya “bağımsızlıkçılar” hakkında konuşanlarla başlıyor. Bu doğru değil. Kendini ilan eden Donetsk ve Lugansk Cumhuriyeti tarafından Mayıs 2014’te yapılan referandumlar, bazı ahlaksız gazetecilerin iddia ettiği gibi “bağımsızlık” (независимость) referandumları  değil,  “kendi kaderini tayin” veya “özerklik” referandumlarıydı (самостоятельность). “Rus yanlısı” nitelemesi, yanlış olarak Rusya’nın çatışmanın bir tarafı olduğunu ima ediyor. Ama “Rusça konuşanlar” ifadesi daha sahici olacaktır. Dahası, bu referandumlar Vladimir Putin’in tavsiyesine aykırı olarak yapılmıştı.

Aslında, bu Cumhuriyetler Ukrayna’dan ayrılmak istemiyorlardı, ancak Rus dilinin resmi bir dil olarak kullanılmasını garanti altına alan bir özerklik statüsüne sahip olmaya çalışıyorlardı. Cumhurbaşkanı Yanukoviç’in devrilmesinden kaynaklanan yeni hükümetin ilk yasama eylemi, Rusça’yı resmi bir dil haline getiren 2012 Kivalov-Kolesnichenko yasasının 23 Şubat 2014’te kaldırılmasıydı. Bu biraz darbecilerin Fransızca ve İtalyancanın İsviçre’de artık resmi dil olmayacağına karar vermeleri gibi bir şey.

Bu karar, Rusça konuşan nüfusta bir fırtınaya neden oldu. Sonuç, Rusça konuşulan bölgelere (Odessa, Dnepropetrovsk, Harkov, Lugansk ve Donetsk) karşı Şubat 2014’ten itibaren gerçekleştirilen ve durumun militarizasyonuna ve bazı katliamlara (en önemlisi  Odessa ve Marioupol’de) yol açan şiddetli baskılar oldu. 2014 yazının sonunda, sadece kendi kendini ilan eden Donetsk ve Lugansk Cumhuriyetleri kaldı.

Bu aşamada, çok katı olan ve harekât sanatına doktriner bir yaklaşıma odaklanmış olan Ukrayna genelkurmayı, galip gelmeyi başaramasa da düşmanı bastırdı. Donbass’ta 2014-2016 yıllarında savaşın seyrinin incelenmesi, Ukrayna genelkurmayının aynı operasyonel şemaları sistematik ve mekanik olarak uyguladığını göstermektedir. Bununla birlikte, otonomistler tarafından yürütülen savaş, Sahel’de (Fransız ve Almanların, Afrika Sahel bölgesinde anti terör harekâtları,  ç.n.) gözlemlediğimiz şeye çok benziyordu: Hafif araçlarla yürütülen son derece hareketli operasyonlar. Daha esnek ve daha az doktriner bir yaklaşımla, isyancılar Ukrayna kuvvetlerinin ataletini onları tekrar tekrar “tuzağa düşürmek” için kullanabildiler.

2014’te ben NATO’dayken, küçük silahların yayılmasına karşı mücadeleden sorumluydum ve Moskova’nın işin içinde olup olmadığını görmek için isyancılara Rus silah teslimatlarını tespit etmeye çalışıyorduk. O zaman aldığımız bilgiler neredeyse tamamen Polonya istihbarat servislerinden geldi ve bu bilgiler Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı’ndan (AGİT) gelen bilgilerle “uyuşmuyordu.” Oldukça basit iddialara rağmen, Rusya’dan silah ve askeri teçhizat teslimatı yapılmadı.

İsyancılar, onların tarafına geçen Rusça konuşan Ukrayna birimlerinin saf değiştirmesi sayesinde silahlandırıldı. Ukrayna’daki başarısızlıklar devam ettikçe, tank, topçu ve uçaksavar taburları otonomistlerin saflarını şişirdi. Ukraynalıları Minsk Anlaşmalarına bağlı kalmaya iten de buydu.

Ancak Minsk 1 Anlaşması’nı imzaladıktan hemen sonra, Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Donbass’a karşı büyük bir terörle mücadele operasyonu (ATO/Антитерористична операція) başlattı. Bis repetita plasento(Hoşumuza giden şeyleri bir daha isteriz.  ç.n.): NATO subayları tarafından kötü tavsiyeler verilen Ukraynalılar, Debaltsevo’da ezici bir yenilgiye uğradılar ve bu da onları Minsk 2 Anlaşması’na katılmaya zorladı.

Minsk 1 (Eylül 2014) ve Minsk 2 (Şubat 2015) Anlaşmalarının Cumhuriyetlerin ayrılmasını veya bağımsızlığını değil, Ukrayna çerçevesinde özerkliklerini öngördüğünü hatırlamak gerekir. Anlaşmaları okuyanlar (ki gerçekte bunları okuyan çok, çok, çok az var), Ukrayna’ya bir iç çözüm için Kiev ile Cumhuriyetlerin temsilcileri arasında Cumhuriyetlerin statüsünün müzakere edileceğinin tüm mektuplarda yazıldığını fark edeceklerdir.

Bu nedenle 2014’ten bu yana, Rusya müzakerelere taraf olmayı reddederken sistematik olarak bu anlaşmaların uygulanmasını talep etti, çünkü olanlar Ukrayna’nın bir iç meselesiydi. Öte yandan, Fransa liderliğindeki Batı, Minsk Anlaşmalarını sistematik olarak Rusları ve Ukraynalıları karşı karşıya getiren “Normandiya formatı” ile değiştirmeye çalıştı. Ancak 23-24 Şubat 2022’den önce Donbass’ta hiç Rus askeri bulunmadığını hatırlayalım. Dahası, AGİT gözlemcileri Donbass’ta faaliyet gösteren Rus birliklerinin en ufak bir izini bile gözlemlemediler. Örneğin, Washington Post tarafından  3 Aralık 2021’de yayınlanan ABD istihbarat haritası, Donbass’ta hiçbir Rus birliğini göstermiyor.

Ekim 2015’te, Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) direktörü Vasyl Hrytsak, Donbass’ta sadece 56 Rus savaşçının gözlemlendiğini itiraf etti. Bu, 1990’larda hafta sonları Bosna’ya savaşmaya giden İsviçrelilerle veya bugün Ukrayna’da savaşmaya giden Fransızların sayısıyla karşılaştırılabilecek düzeyde.

Ukrayna ordusu o zamanlar içler acısı bir durumdaydı. Ekim 2018’de, dört yıl süren savaşın ardından, Ukrayna askeri başsavcısı Anatoly Matios, Ukrayna’nın Donbass’ta 2 bin 700 asker kaybettiğini belirtti: Ölümler, 891’i hastalıklardan, 318’i trafik kazalarından, 177’si diğer kazalardan, 175’i zehirlenmelerden (alkol, uyuşturucu), 172’si silahların dikkatsizce kullanılmasından, 101’i güvenlik düzenlemelerinin ihlalinden, 228’i cinayetlerden ve 615’i intiharlardan olmuştu.

Aslında ordu, kadrolarının yolsuzluğuyla zayıflatıldı ve artık halkın desteğinden yararlanamaz hale geldi. Bir İngiliz İçişleri Bakanlığı raporuna göre, Mart-Nisan 2014’te yedek askerlerin geri çağrılmasında, yedeklerin yüzde 70’i ilk oturumda, yüzde 80’i ikinci, yüzde 90’ı üçüncü ve yüzde 95’i dördüncü oturumda gelmedi. Ekim-Kasım 2017’de, askerlerin yüzde 70’i “Güz 2017” geri çağırma kampanyasına katılmadı. Bunda,  ATO bölgesindeki işgücünün yüzde 30’una ulaşan intiharlar ve firarlar (genellikle otonomistlere katılmak için olan firarlar) sayılmıyor bile. Genç Ukraynalılar Donbass’a gidip savaşmayı reddettiler ve en azından kısmen ülkenin nüfus sayımı açığını açıklayan göçü tercih ettiler.

Ukrayna Savunma Bakanlığı daha sonra silahlı kuvvetlerini daha “çekici” hale getirmek için NATO’ya başvurdu. Birleşmiş Milletler çerçevesinde benzer projeler üzerinde çalışmış biri olarak, NATO tarafından Ukrayna silahlı kuvvetlerinin imajını yeniden tesis etmek için bir programa katılmam istendi. Ancak bu uzun vadeli bir süreç olacaktı ve Ukraynalılar hızlı bir şekilde hareket etmek istediler.

Bu nedenle, asker eksikliğini telafi etmek için Ukrayna hükümeti paramiliter milislere başvurdu. Esas olarak yabancı paralı askerlerden, genellikle aşırı sağcı militanlardan oluşuyorlar. Bu paramiliter yarı askeri birlikler Reuters’e göre, 2020’de Ukrayna kuvvetlerinin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyorlardı ve yaklaşık 102 bin kişiyi oluşturuyorlardı. Bunlar, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada ve Fransa tarafından silahlandırıldılar, finanse edildiler ve eğitildiler. İsviçre de dahil olmak üzere 19’dan fazla millet vardı.

Batılı ülkeler böylece Ukraynalı aşırı sağcı milisleri açıkça yarattılar ve desteklediler. Ekim 2021’de Jerusalem Post, Centuria projesini kınayarak alarm verdi. Bu milisler, Batı’nın desteğiyle 2014’ten beri Donbass’ta faaliyet gösteriyordu. “Nazi” terimi hakkında tartışılabilse bile, gerçek şu ki, bu milisler şiddet uyguluyor, mide bulandırıcı bir ideoloji taşıyor ve ölümcül bir şekilde Yahudi karşıtı. Antisemitizmleri politik olmaktan çok kültüreldir, bu yüzden “Nazi” terimi gerçekten uygun değildir. Yahudilere olan nefretleri, Stalin’in Kızıl Ordu’nun modernizasyonunu finanse etmek için mahsullere el koymasından kaynaklanan Ukrayna’daki 1920’lerin ve 1930’ların büyük kıtlıklarından kaynaklanmaktadır. Ukrayna’da Holodomor olarak bilinen bu soykırım, liderliğin üst kademeleri çoğunlukla Yahudilerden oluşan NKVD (KGB’nin öncüsü) tarafından gerçekleştirildi. Bu nedenle, bugün, Ukraynalı aşırılık yanlıları, Jerusalem Post’un belirttiği  gibi, İsrail’den komünizmin suçları için özür dilemesini istiyorlar. Bu ise, Vladimir Putin’in “tarihin yeniden yazılması“ndan çok uzaktır.

2014’te Yevromaydan devrimine hayat veren aşırı sağcı gruplardan gelen bu milisler, fanatik ve acımasız bireylerden oluşuyor. Bunlardan en bilineni, amblemi Fransa’daki 1944 Oradour-sur-Glane katliamını gerçekleştirmeden önce, 1943’te Harkov’u Sovyetlerden kurtardığı için Ukrayna’da saygı duyulan 2. SS Das Reich Panzer Tümenini hatırlatan Azak (Azov) Alayı’dır.

Azak alayının ünlü figürleri arasında, RyanAir’in FR4978 sefer sayılı uçuşunun ardından Belarus makamları tarafından 2021 yılında tutuklanan muhalif Roman Protassevitch de vardı. 23 Mayıs 2021’de, sözde Putin’in onayıyla bir  MiG-29 tarafından bir uçağın kasıtlı olarak kaçırılması, Protassevich’in tutuklanmasının bir nedeni olarak belirtildi, ancak  o sırada mevcut olan bilgiler bu senaryoyu hiç doğrulamadı.

Ancak Cumhurbaşkanı Lukaşenko’nun bir haydut ve Protassevich’in demokrasiyi seven bir “gazeteci” olduğunu göstermek gerekiyordu. Bununla birlikte, 2020’de bir Amerikan STK’sı tarafından üretilen oldukça açıklayıcı bir soruşturma,  Protassevitch’in aşırı sağcı militan faaliyetlerini vurguladı. Batılı komplo hareketi daha sonra başladı ve vicdansız medya, biyografisini “temizledi”. Son olarak, Ocak 2022’de ICAO raporu yayımlandı ve bazı prosedürel hatalara rağmen, Belarus’un yürürlükteki kurallara uygun hareket ettiğini ve MiG-29’un RyanAir pilotunun Minsk’e inmeye karar vermesinden 15 dakika sonra havalandığını gösterdi. Yani Belarus komplosu yok ve hatta Putin bu işin içinde daha az yer alıyor. Ah bakın! Bir başka ayrıntı: Belarus polisi tarafından acımasızca işkence gören Protassevitch  artık özgürdü. Kendisiyle yazışmak isteyenler Twitter hesabından ulaşabilir.

Ukraynalı paramiliterlerin “Naziler” veya “neo-Naziler” olarak nitelendirilmesi Rus propagandası olarak kabul edilir. Belki. Ancak Times of Israel’in, Simon Wiesenthal Merkezi’nin veya West Point Akademisi’nin Terörle Mücadele Merkezi’nin görüşü bu değil.  Ancak bu hâlâ tartışmalı, çünkü 2014’te Newsweek dergisi onları İslam Devleti ile daha fazla ilişkilendiriyor gibi görünüyordu. Seçiminizi siz yapın!

Bu yüzden Batı, 2014’ten beri sivil halka karşı işlenen tecavüz, işkence ve katliamlar gibi sayısız suçtan suçlu bulunan milisleri destekledi ve silahlandırmaya devam etti. Ancak İsviçre hükümeti Rusya’ya karşı yaptırım uygulamakta çok hızlı davransa da 2014’ten beri kendi nüfusunu katleden Ukrayna’ya karşı herhangi bir şey kabul etmedi. Aslında, Ukrayna’da insan haklarını savunanlar, bu grupların eylemlerini uzun zamandır kınadılar, ancak hükümetlerimiz tarafından desteklenmediler. Çünkü gerçekte Ukrayna’ya yardım etmeye çalışmıyoruz, Rusya’ya karşı savaşmaya çalışıyoruz.

Bu paramiliter yarı askeri güçlerin Ulusal Muhafızlara entegrasyonuna, bazılarının iddia ettiği gibi bir “Nazilerden arındırma” eşlik etmedi. Birçok örnek arasında, Azak Alayı’nın amblemi öğreticidir:

Yukarıdaki şekilde:
Amblem 1: SS “Das Reich“ 2. Panzer Birliği (Kharkov’u Kızıl Ordu’dan aldı; daha sonra Oradour-sur-Glane katliamından sorumlu)
Amblem 2: Svoboda Ulusu Fikri, Nasyonal Sosyalist Parti. Yevromaydan devriminde (2013 Kasım – 2014 Şubat) önemli rol aldı. Dünya Yahudi Konseyi tarafından bir neo-Nazi örgütü olarak nitelendirildi. Avrupa Parlamentosu tarafindan Avrupa değerlerine karşıt olarak nitelendi.
Amblem 3: Ukrayna Vatanseverleri. Svoboda’da ortaya çıkan bir milis grup. Üyeleri Azak Alayı’nın temelini oluşturuyor.
Amblem 4: Azak Alayı, paramiliter yarı askeri birliği. 5 Mayıs 2014’te alay yapıldı. İçişleri Bakanlığı tarafından orduya katıldı. Resmi ismi: “AZOV Özel Güçleri Birliği“

2022’de, çok şematik olarak, Rus saldırısına karşı savaşan Ukrayna silahlı kuvvetleri şu şekilde organize edildi:

  • Ordu, Savunma Bakanlığı’na bağlı. 3 ordu kolordusu halinde organize edilmiştir ve tanklar, ağır toplar, füzeler gibi manevra oluşumlarından yapılandırılmıştır.
  • İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan ve 5 bölge komutanlığı halinde örgütlenmiş Ulusal Muhafızlar.

Bu nedenle Ulusal Muhafızlar, Ukrayna ordusunun bir parçası olmayan bölgesel bir savunma gücüdür. “Gönüllü taburlar” (добровольчі батальйоні) olarak adlandırılan, aynı zamanda “misilleme taburları” çağrıştırıcı adıyla da bilinen ve piyadelerden oluşan paramiliter milisleri içerir. Bunlar, öncelikle şehir savaşı için eğitilmiş olup, şimdi Harkov, Mariupol, Odessa, Kiev gibi şehirleri savunuyorlar.

İkinci bölüm: Savaş

İsviçre Stratejik İstihbarat Servisi’ndeki Varşova Paktı güçlerinin eski bir başkanı olarak, [istihbarat] servislerimizin Ukrayna’daki askeri durumu artık anlayamadığını üzüntüyle ama şaşkınlıkla gözlemliyorum. Ekranlarımızda geçit töreni yapan kendini “uzman” ilan eden kişiler, Rusya’nın -ve Vladimir Putin’in- mantık dışı olduğu iddiasıyla modüle edilen aynı bilgileri yorulmadan aktarıyorlar. Bir adım geri atıp duruma bakalım.

  1. Savaşın patlaması

Kasım 2021’den bu yana Amerikalılar sürekli olarak Ukrayna’yı Rus işgaliyle tehdit ediyor. Ancak, Ukraynalılar aynı fikirde görünmüyorlardı. Neden?

24 Mart 2021’e geri dönmeliyiz. O gün, Volodymyr  Zelenski, Kırım’ın yeniden ele geçirilmesi için bir kararname çıkardı ve güçlerini ülkenin güneyine konuşlandırmaya başladı. Aynı zamanda, Karadeniz ile Baltık Denizi arasında, Rusya sınırı boyunca keşif uçuşlarında önemli bir artışın eşlik ettiği birkaç NATO tatbikatı gerçekleştirildi. Rusya daha sonra birliklerinin operasyonel hazırlığını test etmek ve durumun evrimini takip ettiğini göstermek için birkaç tatbikat yaptı.

İşler, asker hareketleri Ukrayna’ya karşı bir saldırı için takviye olarak yorumlanan ZAPAD 21 tatbikatlarının sona ermesiyle Ekim-Kasım aylarına kadar sakinleşti. Bununla birlikte, Ukraynalı yetkililer bile Rusya’nın bir savaş hazırlığı fikrini reddetti ve Ukrayna Savunma Bakanı Oleksiy Reznikov, ilkbahardan bu yana sınırında herhangi bir değişiklik olmadığını belirtti.

Minsk Anlaşmalarını ihlal eden Ukrayna, Ekim 2021’de Donetsk’teki bir yakıt deposuna en az bir saldırı da dahil olmak üzere Donbass’ta insansız hava araçlarını kullanarak hava operasyonları yürütüyordu. Ancak buna Avrupalılar değil Amerikan basını dikkat çekti ve kimse bu ihlalleri kınamadı.

Şubat 2022’de olaylar hızlandı. 7 Şubat’ta Moskova ziyareti sırasında Emmanuel Macron, Vladimir Putin’e, ertesi gün Volodymyr Zelenskiy’le yaptığı görüşmeden sonra tekrarlayacağı Minsk Anlaşması’na olan bağlılığını bir kez daha teyit etti. Ancak 11 Şubat’ta, Berlin’de, dokuz saatlik bir çalışmanın ardından, “Normandiya formatı” liderlerinin siyasi danışmanlarının toplantısı, somut bir sonuç alınamadan sona erdi: Ukraynalılar, görünüşe göre ABD’nin baskısı altında, Minsk Anlaşmalarını uygulamayı reddettiler. Vladimir Putin, Macron’un boş vaatlerde bulunduğunu ve Batı’nın sekiz yıldır olduğu gibi anlaşmaları uygulamaya hazır olmadığını belirtti.

Ukrayna’nın temas bölgesindeki hazırlıkları devam etti. Rusya Parlamentosu alarma geçti ve 15 Şubat’ta Vladimir Putin’den Cumhuriyetlerin bağımsızlığını tanımasını istedi ancak Putin bunu yapmayı reddetti.

17 Şubat’ta Başkan Joe Biden, Rusya’nın önümüzdeki birkaç gün içinde Ukrayna’ya saldıracağını açıkladı. Bunu nereden biliyordu? Bu bir gizemdir. Ancak ayın 16’sından bu yana, AGİT gözlemcilerinin günlük raporlarının gösterdiği gibi, Donbass halkına topçu bombardımanı çarpıcı bir şekilde arttı. Doğal olarak, ne medya, ne Avrupa Birliği, ne NATO ne de herhangi bir Batılı hükümet ne tepki veriyor ne de  müdahale ediyordu. Daha sonra bunun Rus dezenformasyonu olduğu söylenecektir. Aslında, Avrupa Birliği ve bazı ülkelerin, bunun bir Rus müdahalesini kışkırtacağını bilerek, Donbass halkının katledilmesi konusunda kasıtlı olarak sessiz kaldıkları görülmektedir.

Aynı zamanda, Donbass’ta sabotaj raporları vardı. 18 Ocak’ta Donbass savaşçıları, Lehçe konuşan, Batı teçhizatıyla donatılmış ve Gorlivka’da kimyasal olaylar yaratmaya çalışan sabotajcıları yakaladı. Bunlar Amerikalılar tarafından yönetilen veya “danışmanlık verilen” ve Ukraynalı veya Avrupalı savaşçılardan oluşan ve Donbass Cumhuriyetleri’nde sabotaj eylemleri gerçekleştirmeleri için CIA paralı askerleri olabilirlerdi.

Yukarıdaki Şekil: Donbas’daki Patlamalar (19-20 Şubat 2022)
16 Şubat’taki Donbas halkına karşı top atışlarının çok artması Ruslara büyük bir taaruzun derhal olacağını anlatıyordu. Bu durum Putin’in Cumhuriyetleri tanımaya ve BM Tüzüğünün 51. Maddesi uyarınca bir müdahalede bulunmak fikrini düşünmeye yer verdi.
(Kaynak: AGİT SMM – Ukrayna Özel İzleme Misyonu Günlük Raporları)

Yukarıdaki Şekil: 19-20 Şubat arası AGİT Ukrayna’ya Özel İzleme Misyonu’nun gözlemlediği ateşkes ihlalleri.

Aslında, Joe Biden, 16 Şubat gibi erken bir tarihte, Ukraynalıların Donbass’ın sivil nüfusunu bombalamaya başladığını ve Vladimir Putin’i zor bir seçimle yüzyüze bıraktığını biliyordu: Ya Donbass’a askeri olarak yardım edecekti ve uluslararası bir sorun yaratacaktı ya da Donbass’ın Rusça konuşan halkının ezilmesini izleyecekti.

Putin müdahale etmeye karar verirse, uluslararası “Koruma Sorumluluğu” (R2P) yükümlülüğünü öne sürebilirdi. Ancak doğası veya ölçeği ne olursa olsun, müdahalenin bir yaptırım fırtınasını tetikleyeceğini biliyordu. Bu nedenle, Rus müdahalesi ister Donbass ile sınırlı olsun, ister Ukrayna’nın statüsü için Batı’ya baskı yapmak için daha da ileri gitsin, ödenecek bedel aynı olacaktı. 21 Şubat’ta yaptığı konuşmada bunu açıkladı.

O gün, Duma’nın isteğini kabul etti ve iki Donbass Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanıdı ve aynı zamanda onlarla dostluk ve yardım anlaşmaları imzaladı.

Donbass nüfusuna yönelik Ukrayna topçu bombardımanı devam etti ve 23 Şubat’ta iki Cumhuriyet Rusya’dan askeri yardım istedi. 24 Şubat’ta Vladimir Putin, Birleşmiş Milletler Tüzüğü’nün savunma ittifakı çerçevesinde karşılıklı askeri yardım öngören 51. maddesine başvurdu.

Rus müdahalesini halkın gözünde tamamen yasadışı hale getirmek için savaşın aslında 16 Şubat’ta başladığı gerçeğini kasıtlı olarak gizledik. Ukrayna ordusu, bazı Rus ve Avrupa istihbarat servislerinin iyi bildiği gibi, 2021 gibi erken bir tarihte Donbass’a saldırmaya hazırlanıyordu. Hukukçular bunları yargılayacaklardır.

Vladimir Putin, 24 Şubat’taki konuşmasında, operasyonunun iki hedefini belirtti: Ukrayna’yı “askersizleştirmek” (demilitarization)  ve “Nazilerden arındırmak”. Dolayısıyla, Ruslar için mesele Ukrayna’yı ele geçirmek, hatta muhtemelen Ukrayna’yı işgal etmek ve kesinlikle Ukrayna’yı yok etmek değildir.

O zamandan itibaren, operasyonun gidişatına ilişkin görebildiklerimiz sınırlıdır: Ruslar mükemmel bir operasyon güvenliğine (OPSEC) sahiptir ve planlamalarının ayrıntıları bilinmemektedir. Ancak oldukça hızlı bir şekilde, operasyonun seyri, stratejik hedeflerin operasyonel düzeyde nasıl çevrildiğini anlamamızı sağlar.

Askersizleştirme:

  • Ukrayna havacılığının, hava savunma sistemlerinin ve keşif varlıklarının yer imhası;
  • Komuta ve istihbarat yapılarının (C3I) ve ayrıca bölgenin derinliğindeki ana lojistik yolların etkisiz hale getirilmesi;
  • Ülkenin güneydoğusunda toplanan Ukrayna ordusunun büyük kısmının kuşatılması.

Nazilerden arındırma:

  • Odessa, Harkov ve Mariupol şehirlerinde ve bölgedeki çeşitli tesislerde faaliyet gösteren gönüllü taburların imha edilmesi veya etkisiz hale getirilmesi.
  1. Askersizleştirme

Rus saldırısı çok “klasik” bir şekilde gerçekleştirildi. Başlangıçta, İsraillilerin 1967’de yaptığı gibi, daha ilk saatlerde hava kuvvetlerinin karada imha edilmesiyle başladı. Daha sonra, “akan su” ilkesine göre birkaç eksen boyunca eş zamanlı bir ilerlemeye tanık olduk: direnişin zayıf olduğu her yere ilerlenecek ve şehirler (birlikler açısından çok zorlu) daha sonraya bırakılacak. Kuzeyde, Çernobil enerji santrali sabotaj eylemlerini önlemek için derhal işgal edildi. Tesisi birlikte koruyan Ukrayna ve Rus askerlerinin görüntüleri  elbette gösterilmiyor.

Rusya’nın Zelenski’yi ortadan kaldırmak için başkent Kiev’i ele geçirmeye çalıştığı fikri tipik olarak Batı’dan geliyor. Afganistan, Irak, Libya’da yaptıkları ve Suriye’de İslam Devleti’nin yardımıyla yapmak istedikleri şey buydu. Ancak Vladimir Putin hiçbir zaman Zelenski’yi vurmak ya da devirmek niyetinde değildi. Bunun yerine Rusya, Kiev’i kuşatarak onu müzakereye zorlayarak iktidarda tutmaya çalışıyor. Zelenski şimdiye kadar Minsk Anlaşması’nı uygulamayı reddetmişti. Ama şimdi Ruslar Ukrayna’nın tarafsızlığını elde etmek istiyor.

Birçok Batılı yorumcu, Rusların askeri operasyonlar yürütürken müzakere edilmiş bir çözüm aramaya devam etmelerine şaşırdı. Açıklama, Sovyet döneminden bu yana Rusya’nın stratejik görüşünde yatıyor. Batı için savaş, siyaset bittiğinde başlar. Bununla birlikte, Rus yaklaşımı Clausewitzci bir ilhamı takip eder: savaş, politikanın sürekliliğidir ve muharebe sırasında bile birinden diğerine akıcı bir şekilde hareket edilebilir. Bu, kişinin düşman üzerinde baskı oluşturmasına ve onu müzakere etmeye zorlamasına izin verir.

Operasyonel açıdan bakıldığında, Rus saldırısı türünün bir örneğiydi: altı gün içinde Ruslar, Wehrmacht’ın 1940’ta elde ettiğinden daha büyük bir ilerleme hızıyla Birleşik Krallık kadar büyük bir bölgeyi ele geçirdi.

Ukrayna ordusunun büyük kısmı, Donbass’a karşı büyük bir operasyona hazırlık olarak ülkenin güneyinde konuşlandırıldı. Bu nedenle Rus kuvvetleri, Mart ayının başından itibaren Slavyansk, Kramatorsk ve Severodonetsk arasındaki “kazanda”, Doğu’dan Harkov’a ve Güney’den Kırım’a doğru bir hücum ile kuşatabildi. Donetsk (DPR) ve Lugansk (LPR) Cumhuriyetlerinden gelen birlikler, Rus kuvvetlerini Doğu’dan gelen bir atak ile tamamlıyor.

Bu aşamada, Rus kuvvetleri ilmeği yavaşça sıkıyor, ancak artık zaman baskısı altında değiller. Askersizleştirme hedeflerine ulaşıldı ve kalan Ukrayna kuvvetleri artık operasyonel ve stratejik bir komuta yapısına sahip değil.

“Uzmanlarımızın” zayıf lojistiğe bağladığı “yavaşlama”, yalnızca hedeflerine ulaşmalarının sonucudur. Rusya, tüm Ukrayna topraklarını işgal etmek istemiyor gibi görünüyor. Aslında, Rusya’nın ilerlemesini ülkenin dil sınırında tutmaya çalıştığı görülüyor.

Medyamız, özellikle Harkov’da sivil halka karşı ayrım gözetmeyen bombardımandan bahsediyor ve Dantevari görüntüler bir döngü içinde yayımlanıyor. Ancak orada yaşayan Latin Amerikalı Gonzalo Lira, 10 Mart  ve 11 Mart’ta bize sakin bir şehir sunuyor. Büyük bir şehir olduğu ve her şeyi görmediğimiz doğrudur ancak bu, ekranlarımızda sürekli olarak bize sunulan topyekün savaşta olmadığımızı gösteriyor gibi görünmektedir.

Donbass Cumhuriyetleri’ne gelince, kendi topraklarını “özgürleştirdiler” ve şimdi Mariupol şehrinde savaşıyorlar.

  1. Nazilerden arındırma

Harkov, Mariupol ve Odessa gibi şehirlerde savunma paramiliter milisler tarafından sağlanıyor. Bunlar da “Nazilerden arındırma” hedefinin öncelikle kendilerine yönelik olduğunu biliyorlar.

Kentleşmiş bir bölgedeki bir saldırgan için siviller bir sorundur. Bu nedenle Rusya, şehirleri sivillerden boşaltmak ve sadece milisleri bırakmak, onlarla daha kolay savaşmak için insani koridorlar oluşturmaya çalışıyor.

Bu milisler ise tersine, Rus ordusunu orada savaşmaktan caydırmak için sivilleri şehirlerde tutmaya çalışıyorlar. Bu yüzden bu koridorları uygulamak konusunda isteksizler ve Rus çabalarının başarısız olmasını sağlamak için her şeyi yapıyorlar. Sivil halkı “canlı kalkanlar” olarak kullanabilirler. Mariupol’dan ayrılmaya çalışan ve Azak alayının savaşçıları tarafından dövülen sivilleri gösteren videolar elbette burada dikkatlice sansürleniyor.

Facebook’ta Azak grubu, İslam Devleti ile aynı kategoride değerlendirildi ve platformun “tehlikeli bireyler ve kuruluşlar hakkındaki politikasına” tabi tutuldu. Bu nedenle onu övmek yasaklandı ve onları beğenen “paylaşımlar” sistematik olarak yasaklandı. Ancak 24 Şubat’ta Facebook politikasını değiştirdi ve milislerin lehine yayınlara izin verdi. Aynı ruhla, Mart ayında, eski Doğu ülkelerinde yetkilendirilen platform, Rus askerlerinin ve liderlerinin öldürülmesi çağrısında bulundu. Göreceğimiz gibi, liderlerimize ilham veren değerler için söylenecek çok şey var.

Medyamız romantik bir halk direnişi imajı yayıyor. Avrupa Birliği’ni sivil halka silah dağıtımını finanse etmeye yönlendiren işte tam da bu görüntüdür. Bu suç teşkil eden bir eylemdir. BM’de barışı koruma doktrini başkanı sıfatımla, sivillerin korunması konusunda çalıştım. Sivillere yönelik şiddetin çok özel bağlamlarda gerçekleştiğini gördük. Özellikle silahların bol olduğu ve komuta yapıları olmadığı zamanlar.

Bu komuta yapıları orduların özüdür: İşlevleri, güç kullanımını bir hedefe yönlendirmektir. AB, vatandaşları gelişigüzel bir şekilde silahlandırarak, şu anda olduğu gibi, onları potansiyel hedefler haline getirmek suretiyle savaşçılara dönüştürüyor. Dahası, komuta olmadan, operasyonel hedefler olmadan, silahların dağılımı kaçınılmaz olarak etkili olmaktan ziyade öç almaların, haydutluğun ve ölümcül eylemlerin yerleşmesine yol açar. Savaş bir duygu meselesi haline gelir. Kuvvet şiddete dönüşür. 11-13 Ağustos 2011 tarihleri arasında Tawarga’da (Libya) 30 bin siyahi Afrikalının Fransa tarafından paraşütle (yasadışı olarak) atılan silahlarla katledildiği yerdi burası. Bu arada, İngiliz Kraliyet Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (RUSI)  bu silah teslimatlarında herhangi bir katma değer olduğunu görmüyor.

Dahası, savaştaki bir ülkeye silah teslim edilerek kişi kendisini savaşçı olarak kabul etmeye zorlanır. Rusya’nın Mykolayev hava üssüne yönelik 13 Mart 2022 tarihli saldırıları, Rusya’nın silah sevkiyatlarının düşmanca hedefler olarak değerlendirileceği yönündeki uyarılarını takip ediyor.

AB, Berlin Savaşı’nın son saatlerinde Üçüncü Reich’in feci deneyimini tekrarlıyor. Savaş orduya bırakılmalı ve bir taraf kaybettiğinde bu kabul edilmelidir. Ve eğer direniş olacaksa, o direniş yönetilmeli ve yapılandırılmalıdır. Ancak biz tam tersini yapıyoruz. Vatandaşları gidip savaşmaya zorluyoruz ve aynı zamanda Facebook, Rus askerlerinin ve liderlerinin öldürülmesi çağrılarına izin veriyor. Bize ilham veren değerler için söyleneck çok fazla şey var burada.

Bazı istihbarat servisleri bu sorumsuz kararı, Ukrayna halkını Vladimir Putin’in Rusya’sına karşı savaşmak için yem olarak kullanmanın bir yolu olarak görüyor. Bu tür bir cinayet kararı, Ursula Von Der Leyen’in (Avrupa Konseyi’nin başkanı, Alman asıllı siyasetçi, ailesi ve büyük babasının Amerika’da 200’ün üzerinde kölesi bulunan çok büyük malikaneleri ve çiftlikleri bulunuyordu) büyük babasının meslektaşlarına bırakılmalıydı. Müzakerelere katılmak ve böylece sivil halkı garanti altına almak, yangına körükle gitmekten daha iyi olurdu. Başkalarının kanıyla savaşmak kolaydır.

  1. Mariupol’daki Kadın Doğum Hastanesi

Marioupol’ü savunanın Ukrayna ordusu değil, yabancı paralı askerlerden oluşan Azak milisleri olduğunu daha baştan anlamak önemlidir.

New York’taki Rus BM misyonu, 7 Mart 2022’deki durum özetinde, “Bölge sakinleri, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin 1 No’lu Mariupol Şehir Doğum Hastanesinden personeli sınır dışı ettiğini ve tesisin içinde bir alanı kurduğunu bildirdi” dedi.

8 Mart’ta, bağımsız Rus medya Lenta.ru, Marioupol’den gelen ve doğum hastanesinin Azak alayının milisleri tarafından ele geçirildiğini ve sivil sakinlerini silahlarıyla tehdit ederek kovduğunu söyleyen sivillerin ifadesini yayımladı. Bu medya Rus büyükelçisinin açıklamalarını da birkaç saat önce doğruladı.

Mariupol’daki hastane, tanksavar silahlarının yerleştirilmesi ve gözlem için mükemmel şekilde hakim bir konuma sahiptir. 9 Mart’ta Rus kuvvetleri binayı vurdu. CNN’e göre, 17 kişi yaralandı, ancak görüntüler binada herhangi bir kayıp göstermiyor ve bahsedilen kurbanların bu hava saldırısı ilgili olduğuna dair bir kanıt yok. Çocuklardan bahsediliyor, ama gerçekte hiçbir şey yok. Bu doğru olabilir, ancak doğru olmayabilir de. Bu, AB liderlerinin bunu bir savaş suçu olarak görmesini engellemez. Bunlar aynı zamanda  Zelenski’nin Ukrayna üzerinde uçuşa yasak bölge çağrısında bulunmasına izin veriyor.

Gerçekte, tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak olayların sırası, Rus kuvvetlerinin Azak alayının bir mevzisini vurduğunu ve doğum koğuşunda o sırada sivillerin bulunmadığını doğrulama eğilimindedir.

Sorun şu ki, şehirleri savunan paramiliter milisler, uluslararası toplum tarafından savaş teammüllerine saygı göstermemeye teşvik ediliyor. Görünüşe göre Ukraynalılar, 1990 yılında Irak’a müdahale için planlanan Çöl Kalkanı/Fırtına Operasyonu’na ikna etmek için Hill&Knowlton firması tarafından 10,7 milyon dolara sahnelenen Kuveyt Şehri doğum hastanesi senaryosunu yeniden canlandırdılar.

Batılı politikacılar, Ukrayna hükümetine karşı herhangi bir yaptırım uygulamadan, sekiz yıldır Donbass’taki sivillere saldırıları kabulleniyorlar. Batılı politikacıların Rusya’yı zayıflatma hedefleri doğrultusunda uluslararası hukuku feda etmeyi kabul ettikleri bir dinamiğe çoktan girdik.

Üçüncü bölüm: Sonuçlar

Eski bir istihbarat uzmanı olarak dikkatimi çeken ilk şey, geçen yıl boyunca durumun oluşmasında Batılı istihbarat servislerinin tamamen yokluğudur. İsviçre’de, istihbarat hizmetleri durumun doğru bir resmini sunmadıkları için eleştirildi. Aslında, Batı dünyasında istihbarat servislerinin politikacılar tarafından boğulduğu görülüyor. Sorun şu ki, karar veren politikacılardır. Karar verici dinlemezse dünyadaki en iyi istihbarat servisi işe yaramaz. Bu kriz sırasında olan buydu.

Bununla birlikte, bazı istihbarat servisleri duruma ilişkin çok doğru ve mantıklı bir görüşe sahipken, diğerleri açıkça medyamız tarafından yayılan resme bakıyordu. Bu krizde, “yeni Avrupa” ülkelerinin servisleri önemli bir rol oynadı. Sorun şu ki, deneyimlerime dayanarak, onları analitik düzeyde son derece kötü buldum. Doktriner, askeri “kalite” ile bir durumu değerlendirmek için gerekli entelektüel ve politik bağımsızlıktan yoksunlar. Onları dost olarak görmekten ziyade düşman olarak görmek daha iyidir.

İkincisi, bazı Avrupa ülkelerinde, politikacıların duruma ideolojik olarak cevap vermek için [istihbarat] servislerini kasıtlı olarak görmezden geldikleri görülmektedir. Bu yüzden bu kriz başından beri mantık dışı olmuştur. Bu kriz sırasında kamuoyuna sunulan tüm belgelerin politikacılar tarafından ticari kaynaklara dayanarak sunulduğu belirtilmelidir.

Bazı Batılı politikacılar açıkça bir çatışma olmasını istediler. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Anthony Blinken’ın Güvenlik Konseyi’ne sunduğu saldırı senaryoları, yalnızca kendisi için çalışan bir Kaplan Ekibi’nin hayal gücünün ürünüydü. O da tıpkı 2002’de Irak’ın kimyasal silahları konusunda çok daha az iddialı olan CIA ve diğer istihbarat servislerini “atlayıp geçen” Donald Rumsfeld’in yaptığı gibi yaptı.

Bugün tanık olduğumuz dramatik gelişmelerin bildiğimiz ama görmeyi reddettiğimiz sebepleri var:

  • stratejik düzeyde, NATO’nun genişlemesi (burada ele almadığımız) ;
  • siyasi düzeyde, Batı’nın Minsk Anlaşmalarını uygulamayı reddetmesi;
  • ve operasyonel olarak, son yıllarda Donbass’ın sivil nüfusuna yönelik sürekli ve tekrarlanan saldırılar ve yine bunların Şubat 2022’nin sonlarında çarpıcı artışı.

Başka bir deyişle, doğal olarak Rus saldırısını kınayabilir ve eleştirebiliriz. Ancak BİZ (yani: ABD, Fransa ve Avrupa Birliği önderliğinde) bir çatışmanın patlak vermesinin koşullarını yarattık. Ukrayna halkına ve iki milyon mülteciye şefkat gösteriyoruz. Bu iyi. Fakat Donbass’ın Ukraynalı nüfusundan kendi hükümetleri tarafından katledilen ve sekiz yıl boyunca Rusya’ya sığınan aynı sayıda mülteciye karşı bir nebze şefkat duymuş olsaydık, bunların hiçbiri muhtemelen olmazdı.

Yukaridaki tablo:
Birinci sütun kendi bağımsızlıklarını ilan etmiş “Cumhuriyetlerin” önderliğindeki bölgelerin kontrolündeki yerlerde, ikinci sütun hükümetin kontrolündeki yerlerde, üçüncü sütun kimsenin olmadığı bölgelerde, dördüncü sütun toplamda, beşinci sütun geçen seneyle karşılaştırıldığındaki azalma yüzdesi
Gördüğümüz gibi, Donbass’taki kurbanların yüzde 80’inden fazlası Ukrayna ordusunun bombardımanının sonucuydu. Batı, Rusça konuşan Ukraynalıların Kiev hükümeti tarafından katledilmesi konusunda yıllarca sessiz kaldı ve Kiev’e baskı yapmaya çalışmadı. Rus tarafını harekete geçmeye zorlayan bu sessizliktir. [Kaynak: “Çatışmayla ilgili sivil kayıplar,” Ukrayna’daki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları İzleme Misyonu]

“Soykırım” teriminin Donbass halkının maruz kaldığı ihlaller için geçerli olup olmadığı açık bir sorudur. Terim genellikle daha fazla büyüklükteki durumlar için kullanılır. (Holokost, vb.) Ancak Soykırım Sözleşmesi’nin verdiği tanım muhtemelen bu davaya uygulanacak kadar geniştir. Hukukçular bunu anlayacaktır.

Açıkçası, bu çatışma bizi histeriye sürükledi. Yaptırımlar dış politikamızın tercih edilen aracı haline gelmiş görünüyor. Ukrayna’nın müzakere ettiğimiz ve onayladığımız Minsk Anlaşmalarına uyması konusunda ısrar etseydik, bunların hiçbiri olmazdı. Vladimir Putin’in kınaması da bizim. Daha sonra sızlanmanın bir anlamı yok. Daha önce harekete geçmeliydik. Ancak ne Emmanuel Macron (BM Güvenlik Konseyi’nin garantörü ve üyesi olarak), ne Olaf Scholz ne de Volodymyr Zelenski, taahhütlerine saygı göstermedi. Sonunda, gerçek yenilgi, sesi olmayanların yenilgisidir.

Avrupa Birliği, Minsk Anlaşmalarının uygulanmasını destekleyemedi, aksine, Ukrayna Donbass’taki kendi nüfusunu bombalarken tepki vermedi. Eğer öyle olsaydı, Vladimir Putin’in karşılık vermesi gerekmeyecekti. Diplomatik aşamanın yokluğunda, AB çatışmayı körükleyerek kendini belli etti. 27 Şubat’ta Ukrayna hükümeti Rusya ile müzakerelere girmeyi kabul etti. Ancak birkaç saat sonra, Avrupa Birliği, Ukrayna’ya  silah tedarik etmek için 450 milyon avroluk bir bütçe ayırdı ve yangına körükle gitti. O andan itibaren, Ukraynalılar bir anlaşmaya varmaları gerekmediğini hissettiler. Azak milislerinin Mariupol’daki direnişi, silahlar için 500 milyon avroluk bir artışa bile yol açtı.

Ukrayna’da Batılı ülkelerin teşvkiyle müzakereden yana olanlar saf dışı bırakıldı. Ukraynalı müzakerecilerden biri olan Denis Kireyev’in 5 Mart’ta Ukrayna Gizli Servisi (SBU) tarafından Rusya’ya fazla olumlu olduğu ve vatan haini olarak görüldüğü için suikaste kurban gitmesinin durumu bunun kanıtıdır. Aynı durum, SBU’nun Kiev ve bölgesi ana müdürlüğünün eski başkan yardımcısı Dmitry Demyanenko’nun da başına geldi ve 10 Mart’ta Rusya ile bir anlaşmaya çok yatkın olduğu için öldürüldü. Mirotvorets (“Arabulucu”) milisleri tarafından vuruldu. Bu milisler, “Ukrayna’nın düşmanlarını” kişisel verileri, adresleri ve telefon numaralarıyla listeleyen Mirotvorets web sitesiyle ilişkilendiriliyor. Böylece taciz edilebiliyorlar ve hatta ortadan kaldırılabiliyorlar. Bu da birçok ülkede suç teşkil eden bir uygulama ama Ukrayna’da değil. BM ve bazı Avrupa ülkeleri, bu sitenin kapatılmasını talep etti ama Rada tarafından bu istek reddedildi.

Sonunda, bedeli yüksek olacak ancak Vladimir Putin muhtemelen kendisi için belirlediği hedeflere ulaşacak. Pekin ile bağları sağlamlaştı. Çin çatışmada arabulucu olarak ortaya çıkarken İsviçre Rusya’nın düşmanları listesine katılıyor. Amerikalılar, Venezüella ve İran’dan kendilerini içine soktukları enerji çıkmazından çıkmak için petrol istemek zorunda. Juan Guaido sahneyi tamamen terk ediyor ve ABD, düşmanlarına uygulanan yaptırımlardan acınası bir şekilde geri adım atmak zorunda.

Rus ekonomisini çökertmeye ve Rus halkına acı çektirmeye çalışan, hatta Putin’e suikast çağrısı yapan Batılı bakanlar, Paralimpik Oyunları’nda Rus sporculara veya Rus sanatçılara yaptırım uygulanmasının Putin’le savaşmakla hiçbir ilgisi olmadığını göstererek, liderlerimizin nefret ettiklerimizden daha iyi olmadıklarını gösteriyorlar.  (sözlerinin biçimini kısmen tersine çevirmiş ama özünü aynı bırakmış olsalar bile!)

Böylece, Rus halkının savaştan sorumlu olduğunu düşündüğümüzden, Rusya’nın bir demokrasi olduğunu kabul ediyoruz. Eğer durum böyle değilse, o zaman neden bütün bir nüfusu birinin hatası için cezalandırmaya çalışıyoruz? Toplu cezalandırmanın Cenevre Sözleşmeleri tarafından yasaklandığını hatırlayalım.

Bu çatışmadan çıkarılacak ders, değişken geometrik insanlık duygumuzdur. Eğer barışı ve Ukrayna’yı bu kadar önemsiyorsak, neden Ukrayna’yı imzaladığı ve Güvenlik Konseyi üyelerinin onayladığı anlaşmalara saygı göstermeye teşvik etmedik?

Medyanın dürüstlüğü, Münih Şartı maddeleri içinde çalışmaya istekli olmalarıyla ölçülür. COVID krizi sırasında Çinlilere karşı nefreti yaymayı başardılar ve kutuplaştırıcı mesajları Ruslara karşı aynı etkilere yol açtı. Gazetecilik giderek daha meslek ahlakına ters düşen ve militan bir hale geliyor.

Goethe’nin dediği gibi “Işık ne kadar büyükse, gölge o kadar koyu olur.” Rusya’ya yönelik yaptırımlar ne kadar orantısız olursa, hiçbir şey yapmadığımız durumlar ırkçılığımızı ve köleliğimizi o kadar çok vurgulamaktadır. Sekiz yıldır Donbass’ın sivil halkına yönelik saldırılara neden hiçbir Batılı politikacı tepki göstermedi?

Çünkü son olarak, Ukrayna’daki çatışmayı Irak, Afganistan veya Libya’daki savaştan daha suçlanabilecek kılan nedir? Haksız, gerekçesiz ve öldürücü savaşlar yürütmek için uluslararası topluma kasten yalan söyleyenlere karşı hangi yaptırımları benimsedik? Irak savaşından önce bize yalan söylediği için (Çünkü onlar bir demokrasidir!) “Amerikan halkına acı çektirmeye” çalıştık mı? Yemen’deki çatışmaya silah tedarik eden ülkelere, şirketlere veya politikacılara karşı, “dünyanın en kötü insani felaketi” olarak kabul edilen tek bir yaptırım uyguladık mı? Topraklarında en aşağılık işkenceyi uygulayan Avrupa Birliği ülkelerine, ABD’nin yararına yaptırım uyguladık mı?

Soruyu sormak, cevaplamaktır… ve cevap hiç de güzel değil.

[marxist.com’daki İngilizce orijinalinden Mehmet Bayram tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur