bir kere daha, öncülük üzerine

mao’nun, devrimcinin halkın içinde suda balık gibi olması ilkesi, bugün her zamankinden daha önemli; halkın ve farklı mücadelelerin içinde, yüzmeyi belki tekrar öğrenmesi de gereken bir balık

bir kere daha, öncülük üzerine

öncülük ve genel olarak muhalefetin örgütlenmesi konusuna daha önce pek çok kez yazdım ama bu yazıda, ender öndeş1, selim açan2 ve özgür gelecek’teki3 imzasız bir yazının tartıştığı yazıma4 değineceğim. eğer tartışmayı takip etmek istiyorsanız ali ergin demirhan’ın5 yazısını da okumanızı öneririm.

önce kavramsal çerçeve

toplumsal muhalefet terimiyle sosyalist-devrimci hareketin, sınıf hareketinin tarihiyle ilişkili olmakla birlikte o hareketin dışındaki dinamiklerle gelişmiş olan, o hareketin dışında bulunan hareketleri kastediyorum, diğer arkadaşların da terimi böyle kullandığını düşündüm. gelecekte ya da yakın gelecekte neler olur bilinmez ama şu anda bu başlıktan, kürt özgürlük hareketi, kadın kurtuluş hareketi, lgbti+ hareket ve çevre hareketlerini anlıyorum. bunların içinde, esasen kapitalizmden kaynaklanan meselelere odaklandığı için, sınıf hareketine teorik olarak en yakın olan çevre hareketleri ve kent hakkı hareketleri, bence. henüz bir hareket olarak tanımlanacak olgunluğa ve kalıcılığa ulaşmamış olsa da “barınamıyoruz” vb. hareketler için de aynı şey söylenebilir, yine bence.

diğer üç hareket için farklı tahliller yapılabilir ama hedeflerinin merkezine kapitalizmi koymadıkları aşikâr. sözü geçen yazıda, öncülük meselesini, bir röportajda6 sarf edilen sözleri7 eleştirmek amacıyla, ağırlıklı olarak bu hareketlerle bağlantılı olarak tartışmaya çalıştım8.

kürt özgürlük hareketi, bence kapsamı ve hacmi sebebiyle, bu öncülük iddialarından muaf tutuluyor. burada bir parantez açıp şunu vurgulamak istiyorum. türkiye solu uzun yıllar, kürt meselesine, rsdip’in tayin edici bir güç olduğu sovyetler tarihi ve lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde baktı. ulusların kendi kaderini tayin hakkı vazgeçilmezdir tabii ama bu paradigma da bugünkü gerçekliğimizi açıklamaya uygun değil çünkü kürt hareketi türkiye sosyalist hareketinin tamamından dahi daha güçlü ve iri hatta zaman zaman solun kaderini tayin ettiğini söylemek yanlış olmaz. parantezi kapatıp devam ediyorum.

andığım toplumsal hareketlerin her birinin on yıllarla ifade edebileceğimiz tarihleri var. bu tarih içinde kendi ideolojik hatlarının ve mücadele biçimlerinin yanı sıra, kendi kadrolarını, teorisyenlerini, örgütçülerini, propagandistlerini, ajitatörlerini de oluşturdular.9 dışardan güçlerin öncülüğüne, toparlayıcılığına, eksen ve hedef kazandırmasına tabii ki ihtiyaçları yok, bunun ifade edilmesi dahi, en hafif ifadeyle ayıp! (yukarıda ifade ettim ama bir kere daha altını çizeyim, gücünden dolayı kürt özgürlük hareketine karşı işlenmeyen bir ayıp.) ayrıca diyelim ki böyle bir “öncü” arayışı, ihtiyacı var, bunu neden on yıldan daha kısa bir geçmişte, örneğin lgbti+ terimini telaffuz etmekten dahi imtina edenler karşılasın. izninizle bunu öncülük değil öncücülük olarak tanımlayacağım ve devrimci itkilerden ziyade yönetme arzusuna dayandıracağım.

yönetmek!

hazır yönetme arzusundan da söz etmişken bir başka noktaya değinmek istiyorum. dünyada, farklı tarihsel dönemlerde sol hareketin içinde farklı akımlar olmuştu. ama türkiye’deki geçmiş ve mevcut bölünmüşlük bunun ötesinde ve sadece farklı görüşlerle değil, yönetme arzusuyla da açıklanabilecek bir olgu. kolay kolay değişeceğine inanacak değilim, kuruçeşme ve devamındaki birlik çabalarının bölünmüşlüğe değil güçsüzlüğe derman olma niyetiyle kotarıldığına ve birer koalisyon olduğuna inanıyorum. bunun -benim bilebildiğim- istisnası mlkp’nin kuruluş süreci; ibrahim çiçek, ”birlik devrimi” olarak tanımladığı bu süreçle ilgili arzu demir’le yaptığı röportajda10 “öncellerini atomize etmek”ten söz ediyor ki bu çok önemli bir fark bence.

öncülük konusunda düşünürken dikkate almamız gereken bir nokta daha var. bugün sınıfın kendi hareketliliği de sol/sosyalist/devrimci örgütlerin hacmini, etkisini yer yer aşar nitelikte. ali’nin “direniş fraksiyonu” tanımı burada anlam kazanıyor. şunu unutmamak gerek bence. halkın derdi, devrimcinin de derdi olmak zorunda. bazen tam aksi de mümkün tabii; bir siyasal güç, halka öyle güven verir ki, halk onun meselelerini dert eder, sıkıntısına çare bulmaya çalışır.

ama türkiye’de sosyalist/devrimci hareketler açısından bunu söylemek mümkün değil. daha somut ifade edersek, halkın da, işçi sınıfının da solun birliği diye bir gündemi yok. ve sosyalistlerin mevcut durumda işin içinden çıkması, “bizim güçlenmemiz için ne gerekiyor?” sorusuyla mümkün olmaz.

selim açan’ın, “Ayşe Düzkan, riski olmayan sembolik biçimlerde boy gösterme dışında örgütlü mücadeleyi çoktan bırakıp gitmiş olanlarda kendini gösteren devrimci olana düşmanlık ölçüsünde bir nihilizmi değil belki ama ‘sütten ağzı yanmış…’ olanlara özgü bir temkin ve güvensizliğini yansıtıyor bu konulardaki yazılarında. Gezi gibi muazzam bir kabarışın bile niye o seyri izlediğini unutmuşçasına, bir de aklına sadece gerçekten de tepki duyulacak çiğlikler geldiği için anılan yazısında da ‘Toplumsal muhalefetin öncüye ihtiyacı yok arkadaşlar’ görüşünü savunuyor” sözlerine kısmen yukarıda cevap verdiğimi düşünüyorum. gezi değerlendirmesi ise, çok daha kapsamlı bir tartışmayı gerektiriyor. burada şunu söylemekle yetineceğim, gezi’nin seyrinden, öncü eksikliğinin sorumlu olduğunu düşünenler kadar, öncülük çabalarının, rekabetin hem dağılmaya sebep olduğuna hem de ilk kez devrimcilerle tanışanlara illallah dedirttiğine şahit olanlar var. ender’in, “genel olarak sokakta bir şeyler yapmak isteyen/yapan insanlar arasında -haklı nedenler ve gözlemler sonucu- yayılmakta olan eğilim, öncülük fikrini askerileştirip karikatürize ediyor, politik muhtevasını karanlıklara itiyor. İnsanlar, öncülük iddiasındaki güçler ya da insanlar tarafından değersizleştirildiklerini, nesneleştirildiklerini düşünüyorlar ve giderek, bu tür bir yaklaşımı düzenin insanları sürüleştirme çabasıyla özdeşleştirmeye başlıyorlar. Böylece ortaya çıkan alerjik yaklaşım, kavramın kendisi üzerine ciddi tartışmaları da önlüyor” sözleriyle kastettiğine benzer bir tablo bu, eğer yanlış anlamadıysam.

öncülük nedir?

ender, “Öncelikle tanımı iki noktada düzelterek gitmek gerekiyor. Politikada, toplumsal harekette öncülük, bir atmosferdir; daha fazlası değil. Bu bir.

İkincisi, öncülük, sizin başkalarından devşirdiğiniz bir şey değil, kendinizden yarattığınız bir şeydir.

İkisini de açabiliriz: Atmosfer dediğimiz şey, sizin görüşleriniz, eylemleriniz, davranışlarınız ile yarattığınız bir çekim alanıdır. Ortaya çıkarsınız, bütün bunları yapar edersiniz, eğer yaptıklarınız doğruysa, sürece ve insanların yakıcı ihtiyaç ve sorunlarına denk düşüyorsa, dahası güven veriyorsa insanlara, bir süre sonra bu yarattığınız atmosfer, bir çekim ve kerteriz etkisi yaratır. İnsanlar, bu ortam içinde zımni olarak sizin yaklaşım ve davranışlarınıza uygun davranmaya, yavaş yavaş sizinle birlikte ya da yan yana hareket etmeye başlarlar,” demiş.

ben atmosfer yerine ideolojik hegemonya demeyi tercih ederim. biliyorum, hegemonya çok tatsız bir kavram, kimseye göz açtırmamak, kimseye söz hakkı tanımamak gibi anlamları da anıştırıyor. ama benim bununla kastettiğim, bir örgütün tahlil, öneri ve eylemine duyulan güven. ki yine ender’in örgütlenmeyle ilgili, “Tam burada, altını çok çok kalın olarak çizelim; ‘kitleleri örgütlemek’, kitleleri birebir olarak kendi örgütümüzde örgütlemek değildir. Devrimler tarihinde küçük bir gezinti, bunu anlamak için yeterlidir. Kitleleri örgütlemek, onları bizim partimizin, örgütümüzün üyesi yapmak anlamına gelmez; işin o kısmı bütün faaliyetin belki de en küçük bölümüdür. Önemsiz demiyorum; o bir kadro meselesidir, alttan alta kendi seyrinde yürür. Oranları da çok değişkendir, binlerce kişinin arasında çaba gösterirken ‘sürekli eleman’ olarak sana üç-beş kişi kalabilir, vb. ayrı bir tartışma bu. Ama esas olan, geniş insan topluluklarının kendi mücadelelerini yürütürken, pratikte seninle uyumlu olarak, yan yana hareket etmesi ve bütün bunların aslında çok da fark edilmeksizin, hayatın akışı içinde gerçekleşmesidir,” sözleri de buna içkin bence. “onlar ne diyor” veya “onlar ne yapacakmış” dedirtmek mesela.

bu noktada kendimi tekrar etme pahasına bir örneğe başvuracağım. çeşitli risklere -polis saldırısı, 2016’da bombalanma ihtimali- karşın, her yıl 8 mart akşamı feministlerin çağrısıyla taksim’e çıkan kalabalık, karma örgütlerin çağrısıyla örgütlenen (dolayısıyla iki katı insanın katılabileceği), izinli eylemlere katılanlardan kat be kat fazla. böyle bir güvenden söz ediyorum.

bu ahval ve şerait altında ne yapabiliriz?

bunun ortak akılla çizilecek bir yol olduğunu düşünüyorum. benim elimde işe yarayabileceğine inandığım birkaç gözlem var. birincisi, yeni yüzyılın11 koşullarının getirdiği sorunlar, geçen yüzyılın önermeleriyle halledilemez. bunu yukarıda, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konusunda biraz anlattım ama başka alanlarda da böyle. örneğin kadın hareketi ve feminizm bu güçteyken sorunlara clara zetkin’in yazdıklarıyla cevap olamazsınız. küreselleşme denen neoliberalleşme sürecini anlamak için, emperyalizme ilişkin lenin’in tahlilleri gerekli ama yeterli değil.

ikincisi, başarı önemsiz bir kriter değil; başarısız bir örgüt, popüler olmayan, geniş okur kitlelerinin değerini bilmeyeceği, seçkin bir edebiyat eseri gibi değil, tespit edilmesi gereken yanlışların sonucu. altını çizeyim; dışsal koşullardan farklı olarak, tespit edilmesi gereken yanlışlar. eğer bir örgüt, örgütler kırk yıllık bir süreçte, kitlelerin politikleşmesi genişlerken güçlenmiyorsa hatayı devlet şiddeti vb. öngörülebilir koşullarda değil, kendi tahlillerinde ve stratejilerinde aramaları gerekir.

üçüncüsü, mao’nun, devrimcinin halkın içinde suda balık gibi olması ilkesi, bugün her zamankinden daha önemli; halkın ve farklı mücadelelerin içinde, yüzmeyi belki tekrar öğrenmesi de gereken bir balık.

sonra? sonrasını tarih belirleyecek zaten. öncüsü olmasak da tarihin yazılmasında rol almak az şey mi!

Dipnotlar:

7 özellikle de bir anlayışı en sarih biçimiyle ifade eden cümleyi: “Birleşik Mücadele Güçleri de bu fırtına içerisinde ortaya çıkan toplumsal tepkilere hem bir eksen kazandırma, hedef kazandırma uğraşına yoğunlaşacak hem de bunlara öncülük yapacak. Sokakta da duracak bir öncülük yürütecektir.”

8 bu röportajı, hem alınteri’ni önemsediğim hem de bu görüşler çok yaygın olduğu için dikkate aldım.

9 ender öndeş, selim açan ve özgür gelecek’in, benim gibi, çok uzun yıllardır sol/devrimci hareketler içinde yer almakla birlikte karar alma mekanizmalarında hiç bulunmamış biriyle tartışmalarının açıklaması da burada; meşrebinize göre, “feminizm yüzünden” ya da “feminizm sayesinde” diyebilirsiniz.

11 yeni yüzyılı takvime dair bir zaman dilimi olarak değil, 1990 yani reel sosyalist sistemin yıkılması sonrası olarak tanımlıyorum.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur