Kim yaktı?

Yangın buralara ne zaman gelecek diye ufukta yükselen dumanları merakla gözlerken ayağımızı bastığımız zeminin tutuştuğunu görebiliyor muyuz? Yok başka iç savaş, yanıyoruz işte

Kim yaktı?

Yangın buralara ne zaman gelecek diye ufukta yükselen dumanları merakla gözlerken ayağımızı bastığımız zeminin tutuştuğunu göremeyebiliyoruz.

Oysa yok başka iç savaş, yanıyoruz işte. Alevlerin yüksekliği, silah tutan ellerin ve ölen bedenlerin sayısı, maçın henüz tek kale oynanıyor oluşu aldatmasın. Bu ülkede siyaset, bol seçimli ama özellikle son 6 yıldır kansız da olmayan bir savaş biçiminde icra ediliyor.

Suikastlı, bombalı, savaş uçaklı, İHA’lı, SİHA’lı, cephede vs olanları bir kenara bırakalım, sadece ateşli olanlara bir bakalım.

Kolluk güçlerinin gözü önünde, sosyal demokratlı bir koalisyon altında, dönemin başbakanı Tansu Çiller’in deyimiyle “dışarıdaki vatandaşlara zarar gelmeden”, binlerce katil vatandaşımızın 33 aydın ve 2 otel emekçisini yakarak katlettiği 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı çok mu gerilerde kaldı?

7-8-9 Eylül 2015’te onlarca kentte yüzlerce HDP binasının kundaklanması… Nedense, Sedat Peker’in 6 yıl sonra “ben yaptım” diye itiraf ettiği Hürriyet gazetesi baskını ile verilen işareti bekleyen halkımız, şehitlerin acısıyla ne yaptığını bilmiyor muydu?

Şubat 2016’da 177 Kürt gencin yakılarak katledildiği Cizre bodrumları… Onlar da fazla mı teröristti?

Nisan 2019’da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Çubuk’ta önce linç edilip sonra da içinden “Yakın o evi” çığlıklarının yükseldiği bir güruh tarafından kuşatıldığı bir eve sığınarak canını güç bela kurtarması… Bir linç için seçim kampanyamızın tadı kaçmasın mı?

Şimdi de Konya Meram’da, daha 12 Mayıs’ta 50-60 kişilik bir grubun saldırısına uğrayan, ancak nedense tutuklanan az sayıda saldırganın da tek tek serbest bırakıldığını ve saldırganlar için “koruma kararı” çıkarıldığını gören Dedeoğulları ailesinden 7 kişi önce kurşunlanarak öldürüldü, saldırganlar sonra da 7 kişiye mezar olan evi yakarak kaçtı.

Son üç ay

Konya Katliamı bağıra bağıra geldi.

Mayıstan bu yana yaşananları hatırlayalım. Sedat Peker 2 Mayıs’ta iktidardaki kontrgerilla koalisyonunun iç krizini ifşa eden videolarıyla perdeyi aralamış, kontrgerilla fraksiyonları arasında başlayıp demokrasi güçlerinin başında patlayabileceği öngörülen gerici bir iç savaşın giriş sahnelerini popüler bir dizi gibi izlemiştik.

Tayyip Erdoğan ile Joe Biden’ın ilk kez yüz yüze görüşüp “Sen Afganistan’ı al; Sen de üstüme çok gelme” pazarlığı yaptığı 14 Haziran’da, tam da o gün Birleşik Arap Emirlikleri polisi tarafından misafir edilen Peker’in Youtube yayınları kesintiye uğradı.

17 Haziran’da HDP’nin İzmir İl Binası’na silahlı baskın düzenlendi. Suriye’de TSK-MİT kontrolündeki topraklarda silahla poz veren “yerli ve milli” bir tetikçi, yakalanamayan iki başka tetikçiyle birlikte girdiği parti binasında bulunan Deniz Poyraz’ı katletti. HDP il örgütü o sabah yapılacak toplantıyı rastlantı eseri iptal etmemiş olsaydı 40 civarında HDP’linin öldüğü bir büyük katliam yaşanacaktı.

Tayyip Erdoğan ve Süleyman Soylu uzun süre sustu. Devlet Bahçeli, sosyal medya hesaplarında bozkurt işareti ile poz verdiği fotoğrafları yer alan katilin gerçekleştirdiği baskının kendi partisini hedef gösterecek bir tezgâhın parçası olduğundan işkillendiğini gizlemese de Deniz Poyraz’ı “milis işbirlikçi” ilan ederek cinayeti mantık olarak üstlendi. Yani kontrgerilla koalisyonunun bileşenleri birbirleriyle hesaplarını Kürde saldırarak gördükleri için işkillenmekten kendilerini alamıyordu ancak Kürde vurmak noktasında fikir birliği içindeydi.

Bahçeli 22 Haziran’daki konuşmasında, “Sol örgütler, emek ve meslek örgütleri, barolar, CHP, HDP, TKP, TİP, EMEP, KESK, DİSK, Halkevleri; Deniz Poyraz’a sahip çıktınız, bu milletin evlatlarına sahip çıkabildiniz mi?” diyerek saldırıların potansiyel hedeflerini de sıralıyordu.

EMEP, 9 Temmuz’da bir açıklama yaparak 2 Temmuz günü partilerinin genel merkez binasının şüpheli şahıslar tarafından ziyaret edildiğini ve aynı şahısların farklı zamanlarda da parti binası çevresinde görüldüğünü aktardı.

Muhalefet kurumları, kurum binaları hedef alındığı gibi muhalefet örgütlerinin üyeleri de polis tarafından ajanlık tekliflerine maruz kaldıklarını duyuran basın açıklamaları yapıyordu.

Saldırı, tehdit ve tacizler örgütlü kurum ve kişilerle sınırlı kalmadı, sivillere de uzandı. Tabii ki en kolay hedef olarak Kürtlere…

Şimdi katledilen Dedeoğulları ailesi, Kürtleri hedef alan ırkçı saldırılar dalgasının son üç aydaki ilk görünür hedefiydi. 12 Mayıs’ta Konya’nın Meram ilçesinde Dedeoğulları, 19 Temmuz’da Diyarbakır ve Mardin’den mevsimlik işçi olarak Afyonkarahisar’a giden Kürt işçiler, 20 Temmuz’da Ankara’nın Altındağ ilçesinde bir Kürt aile ve 21 Temmuz’da Konya’nın Meram ilçesinde ikamet eden Diyarbakırlı bir aile saldırıya maruz kaldı. Altındağ’da 2’si ağır 4 kişi yaralandı, Konya’da 21 Temmuz’da yaşanan saldırıda Hakim Dal öldü. 15 baro ortak bir açıklama yayımlayıp “Şiddet dili ve politikalarına eklenen ayrımcı uygulamalar, Kürt kimliğine ve diline yönelik saldırılar, saldırılar karşında kolluk güçlerinin güvenlik önlemleri hususunda zafiyet göstermesi ve etkin yargısal faaliyette bulunulmaması bu sonuçların ortaya çıkmasının başlıca nedenleri arasında görülebilir” diyerek bu saldırıların münferit ve adli olaylar olmadığını, ırkçı saldırılar olduğunu vurguladı ve “siyasi erkleri” kullandıkları dil konusunda uyardı.

Uyaranlar dinleneceği yerde AKP medyası üzerinden hedef gösterildi. Yeni Şafak 23 Temmuz nüshasında baroları “Kandil’in Baronları” manşetiyle hedef gösterdi.

Son 24 saat

28 Temmuz’da bütün Akdeniz havzası ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de iklim krizinin yansıması aşırı sıcaklara bağlı olarak eş zamanlı çok sayıda büyük orman yangını başladı. Akıllara sabotaj ihtimali geldi ancak hem uzmanlar hem de Süleyman Soylu dahil olmak üzere İçişleri Bakanlığı’na bağlı resmi ağızlar yangınların sabotaj sonucu olduğu iddiaları sorulduğunda bu yönde bir bulgu olmadığını söyleme ihtiyacı duydu. Ancak dünyayı yok oluşa doğru sürükleyen kapitalist sistemin iktidarları, yarattıkları felaketleri önlemeye değil halkı bastırmaya yönelik araçlar biriktirmişti. Elde yangın söndürme uçağı ya da yangını önlemeye yönelik bir planlama yoktu ama dilde bolca demagoji ve çıkan yangını harlamaya yönelik faşist söylem vardı.

Sosyal medyada #PkkYaktı etiketi ile yüzbinlerce tweet paylaşıldı. Özel bir organizasyon vardı. Paylaşanlar sıradan kişiler değildi. Özellikle aktroller diye bilinen ekibin Berat Albayrak’a / Pelikancılara yakın kanadı, Doğu Perinçek, İsmailağa Cemaati’nin “Cübbeli Hoca” diye bilinen popüler şarlatanı Ahmet Mahmut Ünlü, Melih Gökçek vb. yalan yanlış bilgilerle ya da ona bile gerek duymadan orman yangınlarının PKK işi olduğunu söyleyip HDP’yi hedef gösteriyordu.

Bu durum karşısında CHP Grup Başkan Vekili Engin Özkoç, Süleyman Soylu’nun yangınlarda bir sabotaj bulgusu olmadığı şeklindeki açıklamasını paylaşıyordu.

DHA’nın bir PKK operasyonu haberi müdahaleye uğruyor “Orman yakmak için keşfe çıkan PKK’lılara operasyon” şeklinde servis ediliyor, Manisa Valiliği ise hemen açıklama yapıp bu iddiayı yalanlıyordu.

Oda TV hemen her zamanki gibi hileli ama bu kez aynı zamanda provokatif bir başlıkla, “O yangınların altından bakın kim çıktı” diyerek, son günlerde yaşanan orman yangınları ile ilgisi olmayan bir dizi kundaklama ve yangını üstlenen “Ateşin Çocukları” adlı ne idüğü belirsiz ancak PKK’ye yakın çevrelerce dönem dönem sahiplenilen şaibeli yapıyı hatırlatıyordu. Savunma ya da İçişleri Bakanlığı öyle bir şey söylemezken Doğu Perinçek, “Türk Ordusu PKK’yı eziyor, bitiriyor. Can çekişen PKK ormanımızı, Manavgatımızı, köylerimizi yakma çılgınlığını çare sanıyor. PKK topyekûn mücadele ile ezilecek ve bitirilecek” diye üfürmeye başlıyor “Anayasa mahkemesi PKK’nın kolu olan HDP’yi derhal kapatmalı” diye bitiriyordu. Cübbeli şarlatan ise adeta katliam tarifi veriyordu. “Yüce Rabbim, ormanlarımızı yakan Pkk’lıların ve destekçileri olan partilerin ocaklarına ateş düşürsün. Bu teröristlere yataklık yapan Hdp’nin kapatılmasını hâlâ tartışanlara akıl fikir ihsân etsin” diye önce HDP’yi hedef gösteriyor, sonra da bu tweet’i alıntılayarak “Yangın gördüğünüz zaman tekbir getirin, zira tekbir gerçekten onu söndürür” şeklinde bir uyduruk hadis paylaşıyordu.

Tekbiri slogan belleyen “ülkücüler” tarafından 12 Mayıs’ta linç edilen Kürt Dedeoğulları ailesi, yangını fırsat bilen provokatörlerin özel kışkırtmalarla geçirdiği bir günün ertesinde, evlerinde kurşunlanarak, bunun peşi sıra evleri yakılarak katledildi.

Dedeoğullarına 12 Mayıs’ta saldıranlar tutuklandıktan sonra birkaç haftada tek tek serbest bırakılmış, Konya’da daha 21 Temmuz günü bir Kürt öldürülmüş, Dedeoğulları hakkında koruma kararı varmış ve onları koruması beklenen, Erdoğan tarafından daha 7 Temmuz’da atanan Konya Emniyet Müdürü Engin Dinç de daha önce istihbaratçı olarak görev yaparken Hrant Dink cinayetinde ve 10 Ekim Katliamı’nda istihbarat saklayarak katillere yol veren bir görevliymiş…

Konya Meram’da katliam saati 18.50. Bundan sadece 20 dakika önce Sedat Peker, Haziran 2015 sonrası şiddet ve terör ortamında hizmet ettiği iktidarla bozuşmuş bir kontrgerilla bilirkişisi olarak Twitter’dan uyarıyor: “Yangınlar daha yeni başlamışken, hiçbir fail henüz yakalanmamışken, yangınları HDP’liler çıkarıyor demek halkımızı HDP binalarına saldırtma amacından başka ne işe yarayabilir? Tekrar tekrar söylüyorum, iç savaş çıkartma gayesinde olanlar ve bu amacı taşıyanlara bilip ya da bilmeden hizmet edenler şunu sakın unutmayın, belki bugün olmasa da bir gün bunun bedelini mutlaka ödeyeceksiniz. Ülkemizi gerçekten seven gerçek milliyetçiler, gerçek vatanseverler; her ne olursa olsun lütfen sokağa çıkmayın. Vatansever görünümlü provokatörlerin oyununa asla gelmeyin. Benim samimiyetime ve tecrübeme lütfen inanın.”

Son söz

Konya Katliamı, kontrgerilla koalisyonunun hem bir bütün olarak halka karşı hem de kendi içinde yürüttüğü fraksiyonlar arası savaşın yeni bir adımıdır. Ülkeyi yönetmekte ve iç birliğini korumakta zorlanan kontrgerilla koalisyonu hem birliğini korumanın hem de birbirleriyle hesaplarını görmenin yolunu Kürtler başta olmak üzere ezilenleri, toplumsal muhalefet güçlerini hedef almakta bulmaktadır. Bu, kendi ölümünü ertelemek için ölüm saçan bir iktidarın ve doğrudan dolaylı bütün destekçilerinin ortaklaşa işlediği bir cinayettir.

Yangın buralara ne zaman gelecek diye ufukta yükselen dumanları merakla gözlerken ayağımızı bastığımız zeminin tutuştuğunu görebiliyor muyuz? Yok başka iç savaş, yanıyoruz işte.

Ama iktidarın da tutuşturduğu bu yangından kolay kurtulamayacağını görüyoruz. Kontrgerillanın krizi yalnızca bir egemenler arası sorun olarak değil, Türkiye halklarının demokratik direncinden, sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesi ve olgunlaşmasıyla yaşanan toplumsal dönüşüm ve tecrübenin artık gerici-faşist demagojiye eskisi kadar prim vermemesinden kaynaklanıyor. Halkın ekmeğine, özgürlüğüne, doğasına, geleceğine el koyanlar artık onu eskisi gibi gerici kutuplaşma siyasetiyle, onu bunu terörist ilan ederek yönetemiyor. Irkçı histeri ve saldırılar, “vatandaş hassasiyeti” ya da “sıradan sorunlar” olarak yutturulamıyor, özel kontrgerilla organizasyonları sırıtıyor. Şimdi tam da kontrgerilla koalisyonunun tehlikeli oyunları karşısında halkın direniş kapasitesine güvenmenin, faşizme karşı omuz omuza vermenin zamanı.

Ya gözümüzün önündeki gerçeği inkâr edeceğiz ya da hayatta kalmanın, siyaset yapmanın ve bu ölüm düzeninden kurtulmanın yolunun faşizme karşı bir direniş hareketi olarak örgütlenmekten geçtiğini idrak edeceğiz.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur