İstanbul Sözleşmesi ve bir gece ansızın gelen hetero-patriyarka darbesi…

İstanbul Sözleşmesi bir darbe ile askıya alındı ve sadece sokak ve ses çıkarma eylemleriyle geriletilebileceği şüpheli. Gün sınıf hareketi ile kadın hareketi/feminist hareket ilişkisini eylemli bir dayanışmayla hayata geçirme günü

İstanbul Sözleşmesi ve bir gece ansızın gelen hetero-patriyarka darbesi…

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra, AKP’nin mevcut en temel burjuva hukuk normlarını bile hiçe sayan uygulamalarının ardından “bu darbedir…” diye yapılan açıklamalara şöyle göz ucuyla bakıp “ay hala niye şaşırıyor bunlar” diyerek geçiyordum. Ve şimdi AKP’nin bir hetero-patriyarka darbesinin vurucu gücü olduğunu anlatan bir yazı yazmaya çalışıyorum. 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan cuma gecesi saat 1’de telefonda bir feminist arkadaşımla öğlenden beri süren “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma açıklaması yapılacak” söylentilerinin nasıl gerçeklikten kopuk olduğunu ve Sözleşme’den çıkmanın mümkün olmadığını konuşurken önümüze Resmi Gazete’de yayımlanan karar düştü. Şimdi, “zaten bu feministler AKP dinci gericiliğini, sınıf düşmanlığını vs. anlamayan burjuvazinin yedekleridir” minvalinde fikirlere sahipseniz, yazının bundan sonraki kısmını okumanıza gerek yok. Bir ömür feministler nasıl AKP gerçekliğini kavrayamaz minvalindeki sosyal medya geyikleri için bu giriş size yeter. Ben de 40 yıldır her öngörüsü yanlış çıkan solcu erkek şeflerden bulaşan gereksiz siyasi özgüvenden belli ki bir miktar mustarip olmaya devam eden bir feminist olarak, kalan sağlar için yazıya devam edeyim…

Darbe bildirisi

Patriyarka darbesinin bildirisi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan geldi.[i] NATO ve CENTO’ya bağlılık açıklar gibi milli ve dini aile değerlerine bağlılıklarını teyit ettikten sonra darbenin esas hedefinin “eşcinseller” olduğunu açıklayıp, amaçlarının yıkılmaya çalışılan aileyi korumak olduğunu ve “aile içindeki” şiddete karşı kadınları korumaya devam edeceklerini söylediler. Hetero-patriyarka darbesinin özellikle son bir yıldır açık devlet saldırısına maruz kalan LGBTİ+’ları ilk hedef olarak gördüğü en yetkili resmi ağızdan açıklanmış oldu. Ve kadınları sadece aile içindeki şiddetten korumayı hedeflediklerinin altını çizerken 6284’ü de [İstanbul Sözleşmesi’ne göre sınırlı olan] bağlamından kopararak, uygulamada evlilik/aile ilişkisi içindeki kadınları kapsama alma niyetlerini de belirtmiş oldular.

2015’ten beri yasaklanan LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri, engellenen etkinlikler, görmezden gelinen ve artan trans cinayetleri, 2020 itibarıyla bir üst boyuta sıçradı. Diyanet İşleri Başkanı’nın pandemiyi LGBTİ+’lara bağlayan nefret söylemi, İçişleri Bakanı’nın “LGBT sapkınları” lafı, Boğaziçi direnişinin ilk gününden itibaren LGBTİ+ hareketin hedef gösterilmesi, ev baskınları ve tutuklamalar, en son olarak da 8 Mart eylemlerinde gökkuşağı bayraklarının yasaklanması ve gözaltılar, LGBTİ+’ların bizzat sistematik [erkek] devlet şiddetinin hedefi olduğunu gösteriyordu. Devletin en yetkili isimlerinin (niye yetkili olduğunu anlayamamakla birlikte artık yetkili olduğunu kabullenmek zorunda kaldığımız Diyanet İşleri Başkanı, İçişleri Bakanı ve bunlara yakın zamanda eklenen Ayasofya’nın imamı) LGBTİ+’ları hedef almasının sonuçlarını elbette öngörüyorduk. Ancak İletişim Başkanlığı’nın hetero-patriyarka darbesi bildirisi, darbe hukukunun LGBTİ+’lar açısından tüm kazanılmış hakların askıya aldığının ilanı oldu.

Kadınların sosyal uyanışı bir tehdit haline gelince

AKP iktidarının ilk yıllarından itibaren aileyi güçlendirme hedefini ortaya koydu ve el yükselterek devam etti. Aile ve iş yaşamını uyumlulaştırma politikaları ile kadınları ucuz, niteliksiz güvencesiz emek olarak ev eksenli ve yarım zamanlı çalıştırmayı, emekliliği imkânsız hale getirmeyi, kocalara bir ömür boyu boğaz tokluğuna bağımlı kılmayı hedefledi. Üç beş çocuk baskısı, kadın ve aile bakanlığının sadece aile bakanlığına dönüştürülmesi, kürtaj ve sezaryen yasaklama girişimi, kürtajı kamu hastanelerinde imkânsız hale getirme, aile irşat büroları, boşanmayı engellemek için boşanma ombudsmanlığı, şiddet uygulayan erkekle arabuluculuk uygulamasını hayata geçirmeye çalışmak, boşanmayı zorlaştırma raporları, nafaka hakkını gasp etme kampanyaları, topyekûn AKP’nin son on beş yıldır kadınları sistematik olarak aileye mahkûm etme çabalarının adımlarıydı. AKP’nin bu çabalarının son kilitlendiği hedef 2011’de ilk imzacısı olduğu ve 2014’te yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi oldu. Feminist hareketin ilk adımlarını atmaya başladığı 80’lerin ilk yıllarından bugüne geçen yaklaşık kırk yıl içinde kadınlar artık erkek şiddetine boyun eğmiyor, ev içinde yaşadıkları baskı, şiddet ve sömürüye direniyor, özgürlük alanları genişletiyor ve en önemlisi ölüm tehditlerine, kadın cinayetlerinin vardığı katliam boyutuna rağmen boşanıyor.

Gelinen noktada AKP var gücüyle yüklenmesine rağmen mevcut patriyarkal-burjuva hukuk sistemi içinden kadınları yeniden aileye döndürecek şekilde patriyarkada feminist mücadele ile açılan gediği dolduramayacağını fark etti. 2020’de pandemiyi fırsata çevirerek kız çocuklarını tecavüzcülerle evlendirmeyi amaçlayan TCK 103 düzenlemesini ve İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekilmesini Meclis’ten geçirmeye yönelik girişimleri, feminist hareketin/kadın hareketinin güçlü tepkisiyle karşılandığında, anketler AKP seçmeni kadınların da bu erkek saldırıya tepki gösterdiğini ortaya koydu. Kadınların oy verdikleri partinin yönelimlerinden bağımsız olarak İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkması dünün Asena’sı Meral Akşener’i de İstanbul Sözleşmesi maskesi takmaya mecbur etti. Görüldü ki burjuva parlamenter siyasetin adı var kendi yok meclisinden İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekilmesini sağlayacak bir karar çıkması mümkün değil. Mecliste oylama noktasına gelene kadar yaşanacak tartışmaların kadınların mücadelesi ile birleştiğinde AKP-MHP blokunun kadın seçmenleri nezdindeki etkisi fazlasıyla aşınacaktı.

Sonuçta bir gece yarısı darbesiyle, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Feminist hukukçuların yanı sıra 77 ilin barolarının yaptığı açıklama, Cumhurbaşkanı’nın uluslararası sözleşmelerden çekilme kararı alma yetkisi olmadığını söylüyor. Kararname, burjuva-patriyarkal sitemin göstermelik de olsa var olan parlamentosunun yetkisini tanımayarak/gasp ederek tabir yerindeyse kadınların ve LGBTİ+’ların anayasasını askıya aldığını ilan ediyor. “Kadınların sosyal uyanışının erkeklerin ve ailenin patriyarkadan aldığı gücü aşması sebebiyle!” kadınların kazanımları -aileyi korumak amacıyla- askıya alınmış görünüyor.

Burjuvazi ne der?

Kararın ardından yorumlar gelmeye başladı; Avrupa Konseyi’nin yaptırım uygulayacağından, Biden’in tepki göstereceğine ilişkin bir dizi yorum yapılıyor. Oysa bu karar AKP’nin tam da AB’nin ya da yeni başkanıyla ABD’nin uyduruk açıklamalar dışında herhangi bir adım atmayacağını bilmesi nedeniyle “de” alınabiliyor. AİHM’nin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararlarını hiç umursamayan AKP, bu patriyarka darbesi için de herhangi bir yaptırımla karşılaşmayacağını biliyor. Kaldı ki AB, üyeleri Polonya ve Macaristan’daki kadın düşmanı hukuksal dönüşümlere de herhangi bir yaptırım öngörmüş değil. Kamala Harris’in başkan yardımcısı olmasının ABD’deki kadınlar, LGBTİ+’lar ve renkli halklar için ne yarar sağlayacağı tartışılır ama çok belli ki Ortadoğu’da yeni dökülecek kanlar için AKP ile uzlaşma gerektiğinden, İstanbul Sözleşmesi mevzusu Biden’in teessüf mektubunun daha ötesinde bir ilgiye mazhar olmayacak.

Hem Sözleşme’nin yeniden uygulamaya sokulması[ii] hem de AKP’nin bundan sonraki adımlarının önünü kesmek için gelinen noktadaki AKP’yi doğru analiz etmek gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekildik açıklamasını, AKP tarikatlara taviz verdi minvalinde laflarla açıklamaya çalışmak, devletleşen AKP’yi yani Türkçü-İslamcı cepheyi, MÜSİAD’dan (ve hatta TÜSİAD’dan) ve tarikatlardan yani sınıf ilişkilerinden ve toplumsal ilişkilerden özerk bir üst yapı örgütlenmesi olarak görmeye çalışan liberalizmle maluldür. AKP siyasal ve örgütsel temelindeki Türkçü-İslamcı çizginin yanı sıra her daim patriyarkanın da burjuva siyaset alanındaki en güçlü ve hakiki temsilcisi olarak var olageldi. Gelinen noktada daha birkaç ay önce Saadet Partisi adına Oğuzhan Asiltürk’ün AKP ile görüşmeyi meşrulaştırmak amacıyla İstanbul Sözleşmesi’nin ilgasında anlaşmayı müjdelemesini, Müslüman insan hakları savunuculuğu iddiasındaki Mazlum-Der’in Sözleşme’den imza çekilmesini olumlu ama eksik diyerek karşılaması takip etti. MHP’nin başından beri AKP’ye verdiği destek, siyasal İslam ve milliyetçiliğin ideolojik ve örgütsel olarak her daim patriyarkanın burjuva siyasal sistemde en güçlü temsilcileri olduklarını, AKP’nin neoliberal İslamcı büyük burjuvazisinin de Saadet’in milli burjuvazisinin de her daim kadın ve LGBTİ+ düşmanı olduklarını, bir kez daha gösteriyor.

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay dahil tüm yargı sisteminin Cumhurbaşkanı’na bağlı olduğu koşullarda, Meclis’in yetkisinin bir gece yarısı darbesiyle gasp edilmesi karşısında CHP’nin yaptığı toplantıdan çıkan “Danıştay’a başvurma kararı”nı muhtemelen Tayyip Erdoğan da öngörüyordu, aynı AB ve ABD’den hiçbir gerçek tepki gelmeyeceğini öngördüğü gibi. HDP’nin kapatılma davası süreci, Meral Akşener’in Diyanet İşleri Başkanı’na LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi için verdiği destek, Meclis’te İstanbul Sözleşmesi’nin gündeme gelme ihtimalinin ne kadar olduğunu gösteriyor.

Protesto etmek yetmez

İstanbul Sözleşmesi feminist hareketin [ve LGBTİ+ hareketin] tüm dünyada verdiği mücadele ile kazanıldı, parlamentolar ise sadece elde edilen bu hakların formel onaylayıcısı oldu. Sözleşme’nin askıya alınması kadınların erkek şiddetine ve patriyarkaya direnişlerini elbette durdurmayacak, LGBTİ+’ların heteronormativitenin dışından bir toplumsal inşa için verdikleri mücadeleyi de keza. Feminist hareket/kadın hareketi kararın yayımlanmasının üstünden 24 saat geçmeden ülkenin her yerinde mor feminalı bayraklar ve gökkuşağı bayraklarıyla sokaklara dökülüp “İstanbul Sözleşmesi Bizimdir, kararı tanımıyoruz” dedi. Akşamları balkonlardan çıkan sesler ve yeni sokak eylemleriyle hareket sistematik bir tepkiyi tüm evlerin içine girecek şekilde örgütlemeye devam ediyor/edecek.

Ancak ortada altı ay öncekinden farklı bir durum var, İstanbul Sözleşmesi bir darbe ile askıya alındı ve sadece sokak ve ses çıkarma eylemleriyle geriletilebileceği şüpheli. Gün sınıf hareketi ile kadın hareketi/feminist hareket ilişkisini eylemli bir dayanışmayla hayata geçirme günü. KESK, DİSK, TMMOB ve Tabipler Birliği sosyal medyada kınama mesajları yayımlamanın ötesine geçmeli. Sendikaların yani sınıf örgütlerinin iktidara tepki vereceği yer, sosyal medyada, Kadıköy İskelesi’nde ya da en iyi ihtimalle Aile Müdürlüğü’nün önünde basın açıklaması yapmakla sınırlı olamaz. Adım adım birkaç saatlik iş bırakmalardan başlayarak bir kadın grevine/siyasal genel greve giden mücadele örgütlenmeli. Sınıfın yarısı kadınlarsa sınıf örgütleri temsil ettikleri kadınlar için harekete geçmeli, sınıf mücadelesinin direniş yöntemlerini devreye sokmalı.

Ne zaman sendikalardan basın açıklaması yapmanın ötesine geçen bir tutum beklense, alınan cevap, sendikaların gücü belli, oluyor. Şimdi durup düşünme vakti, sendikalar AKP iktidarının tüm ezilenlere ve sınıfın yarısına saldırıyı başlattığında, bildik deyimle üretimden gelen güçlerini harekete geçirmeyecekse, bir [siyasal] genel grevin adımlarını atmayacaksa, bunu ne zaman yapacaklar? Açıkçası mevcut siyasal koşullarda bir atımlık barut kaldığını düşünerek onu kıdem tazminatı için kullanmaya saklamak kıdem tazminatına da geçmiş olsun demektir. Bir gece ansızın kıdem tazminatı da gasp edildiğinde, belediyelerdeki grevler karşısında sınıf düşmanı tavrını açıkça ortaya koyan, sırtını TÜSİAD’a yaslayarak iktidar olmaya çalışan CHP’nin kıdem tazminatı için de Danıştay’a gitmekten fazlasını yapacağını ummak hayaldir.

Sınıf mücadelesinin örgütlenmeleri harekete geçirilmeli

İstanbul Sözleşmesi’nin toplumun tüm kesimlerinden aldığı destek sınıf siyasetini ekonomik mücadeleden siyasal mücadeleye sıçratmak için en doğru başlangıç noktası olacaktır. İşçi sınıfından kadınların Kod 29’a, pandemiyle yaygınlaşan evden çalışmaya karşı ve ILO 190’nın imzalanması için verdiği/vereceği mücadele İstanbul Sözleşmesi için vereceği mücadeleye eklemleneceği ölçüde başarı şansına sahip. Ama en önemlisi milyonlarca kadın ve LGBTİ+ can derdiyle mücadele ederken yarın öbür gün sendikaların yöneticilerine hepimiz İstanbul Sözleşmesi için basın açıklamasından başka ne yaptınız diye soracağız.

70’lerde yükselen sınıf mücadelesi sendikaların bu topraklardaki altın çağını simgeliyordu. Ancak kadınların sendika ve meslek örgütlerindeki temsili, hele ki başkanlığı, istisnalar dışında söz konusu değildi. 80’lerden itibaren hem toplumu hem de toplumsal muhalefeti dönüştüren feminist mücadele sendikalarda ve meslek örgütlerinin yönetimlerinde de kadınların varlığını mümkün kıldı. Bu örgütlerdeki kadınların var olmak için verdikleri mücadele, kadınların dayağa karşı yürüyüşle başlayıp İstanbul Sözleşmesi’ne varan özgürleşme mücadelelerinden ayırt edilemez. Bu nedenle daha önce de hatırlattığımız gibi İstanbul Sözleşmesi’ni kaybetmek sadece bir hukuki kayıp olmayacak, hem canımızı kaybedeceğiz hem de patriyarka hayatın her alanında, kuşkusuz toplumsal muhalefet içinde de güç kazanacak. O nedenle sınıf mücadelesinin örgütlenmelerini patriyarkaya karşı mücadele için harekete geçirmek bu örgütlerdeki yönetici ve başkan kadın arkadaşlarımızın şu anki ilk sorumluluğu. Tabir yerindeyse yıllar süren feminist mücadelenin kazanımlarını korumak için hep birlikte harekete geçme zamanı; yani bu örgütlerdeki kadın yöneticiler için de eşref saati geldi.

Dipnotlar:

[i] https://www.gazeteduvar.com.tr/hukumetten-istanbul-sozlesmesi-savunmasi-escinsellik-normallestirilmeye-calisildi-haber-1516804

[ii] Yeniden uygulamaya sokulması diyorum zira Sözleşme ’den kararname ile imza çekilmesi mümkün olmadığı için kadın hareketi/feminist hareket olarak bu kararın tanınmadığı söylendi ve İstanbul Sözleşmesi Bizimdir, kampanyası yürürlükte.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur