Sokağın kokusu

İki saat süren saldırıların ardından Moda’da bir araya gelen, büyük bir coşku ve kararlılıkla yürüyen o genç kalabalığı görüp de umutsuz olmak mümkün değildi. “Z Kuşağı” gibi apolitik ve nesneleştirici adlandırmaları bir kenara bırakıp yeni bir direniş kuşağının ilk adımlarına tanık olduğumuzun farkına varmamız gerekiyor

Sokağın kokusu

Sokağın insanı kendine getiren bir kokusu var. Bir tür siyasi ayıltıcı. Oturduğumuz yerde, kitlelerin sürekli yenilenen canlı gerçekliğini ve öznelik kapasitesini hiçe sayarak savrulduğumuz kara ve pembe yanılgıları yok ediyor.

Eskinin yenilgilerinden türeyen karamsarlıkların, tutuklukların, yılgınlıkların, teslimiyetlerin yenileri o kadar da bağlamadığını anlamamızı sağlıyor. Meydan boşken sergilenen iktidar ve muhalefet oyunlarının bozulmasını; kime güvenebiliriz, kime güvenemeyiz, biber gazının dumanı bir sis gibi inince meydanlara, yanımıza yöremize bakıp görmemizi sağlıyor. Sokağın kokusu alınınca, siyaset meydanındaki, hiçbir şeyin değişmemesini güvenceye alan çaresizlik denklemleri yeniden gözden geçiriliyor.

Bazen tüm memleketi sarıyor sokağın kokusu; kendisine “devrimci” diyenlerin bile devrimin mümkün olduğuna pek inanmadığı bir memlekette, halk ayaklanarak herkese bir tokat vuruyor, adı Gezi oluyor ve kolektif hafızaya ekleniyor. Artık geniş kitlelerin sahiplenebileceği biçimde iktidara meydan okuyan, ezber dışı ve aşağıdan her muhalefet hareketi (Gezi ile kıyaslanabilecek ölçekte olmasa bile) bu hafızayı canlandırarak iktidarda hızla bastırma refleksi, kitlelerde de özdeşlik, heyecan ve mücadele eğilimi yaratıyor.

2 Şubat Salı günü de Kadıköy’de sokağın kokusu vardı. Görüntülerle desteklenen haberler az şey anlatmıyor ama yine de tam olarak ne yaşandığını anlamak için sokağı koklamak lazımdı. Katılımcı kitlesi, direngenliği, eylem alanı dışındakiler üzerindeki etkisi ile Kadıköy sokaklarında yaşananlara biraz yakından bakalım.

Polis şiddeti ve direniş

Polis müdahale etmeseydi, Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atamasına karşı direnen üniversitelilere yönelik polis şiddetinin kınandığı alelade bir basın açıklaması mı olurdu? Soru anlamsız, hatta yanlış. Polis herhangi bir toplanmayı engelleyecek şekilde saldırmak üzere gelmişti, eylemciler de valilik ve kaymakamlık kararlarıyla yasaklandığı duyurulan bu eylemi her türlü saldırıya rağmen yapma kararlılığıyla oradaydı. Bir önceki gün Boğaziçi Üniversitesi çevresi ve kampüs içinde gerçekleşen polis saldırıları sonucu açığa çıkan görüntüler direnişi bastırmaktan öte daha geniş kesimleri harekete geçmeye iten bir etki yaratmıştı. Bu harekete geçişin merkez adresi olarak Kadıköy’ü ablukaya alan polisin şiddeti karşısında da geniş bir alana yayılıp yaklaşık üç saat boyunca süren bir direniş sergilendi.

Eylem öncesinde iskele meydanını ablukaya alan polis belli ki ne olursa olsun herhangi bir toplanmaya izin vermeme, toplananları dağıtma ve şiddeti bir şova dönüştürme talimatı almıştı. Rıhtımdan çarşıya, oradan da çevredeki meydan, cadde ve sokaklara geniş bir alan polis işgali altındaydı. Bir orduyu andıran kalabalık polis ekipleri, TOMA’ları, gözaltı araçları, kaskları, kalkanları, içinde göz yaşartıcı kimyasallar bulunan plastik toplar fırlatan silahları ile saatler boyu terör estirdi. İşin esası polis Kadıköy’de gerçek bir işgal gücü gibi davranıyordu. Toplanmasına izin verilse sayısı binleri bulabilecek kalabalık eylemci kitlesi, milletvekilleri, gazeteciler, esnaf ve çevrede bulunan halk bir vücuttu; polis de o vücuda saldıran bir dış güçtü.

Sloganlar yükselip yumruklar havaya kalkınca polis bazen kimi ve nereyi hedef alacağını şaşırmış halde sağa sola saldırıyordu. Polislerin eylemcilerle birlikte bir sivil polisi de gözaltına almaya çalıştığı anlar Sendika.Org kamerasına yakalandı ve sosyal medyada milyonlarca kişi tarafından izlendi. Bu durum, polisin hem ölçüsüzlüğünün hem de şaşkınlığının sonucuydu, yoksa kimi tahminlerde değinildiği gibi sivil polisin eylemci taklidi yapıyor olmasından kaynaklanmıyordu. Polis ölçüsüzdü; yabancı bir toprağa girmiş istilacılar gibi önüne kim çıkarsa saldırabiliyor, keyfine göre kimi uygun görürse onu gözaltına alabiliyordu. Yakaladıklarına hınçla vuruyor, bu duruma müdahale eden milletvekillerini[1] itip kakmaktan çekinmiyor, gazetecileri darp ediyordu. Polis aynı zamanda şaşkındı; çünkü o kadar saldırıya rağmen eylem son bulmuyor, her an her yerden bir eylemci çıkabiliyordu.

Polisin 20.00’a kadar devam eden saldırıları eylemcileri vazgeçirmekte başarısız olduğu gibi, yaşananları pencerelerinden izleyen çevre halkının da eylemcilerle bütünleşmesine yol açtı. Pencerelere çıkan halk eylemcileri alkışlarla destekledi, o pencerelerden polisin üstüne yer yer sert cisimler de atıldı. Saat 21.00’a geldiğinde İstanbul’un iki yakasında da pek çok mahallede ıslık, alkış, tencere-tava sesleri yükseldi. Boğaziçi’nden Kadıköy’e uzanan direniş, yine polis terörüne rağmen sokağa çıkılan Ankara ve İzmir başta olmak üzere pek çok kentte daha eylemlerle selamlandı, bütün Türkiye’nin ilgisini üzerine topladı, AKP karşısındaki temel muhalefet gücü olan ilerici toplumsal kesimlerin de gönlünü kazandı.

Rejimin saldırganlığından mustarip olan ama yanıt üretmekte zorlanan genişlik kitlelerin özdeşlik kurduğu Boğaziçi direnişinin, halk içindeki direnme eğilimlerini canlandıran bir moral merkez haline gelebileceği görüldü.

Neden rahatsız oldunuz?

Günün sonunda TÜSİAD’dan ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan da açıklamalar geldi. Kayyum rektör sorunu bir aylık, üniversitelilere yönelik şiddet de yeni değil. Yeni olan şey, iktidarın bastırmak istediği direnişin genişleyerek sürme eğilimine girmesi. Gençliğin direnişi olmasaydı AKP’nin “reform” programından memnun olan TÜSİAD bir açıklama yapmak zorunda hissetmeyecek, AKP saldırıya geçtiğinde ilk başta üniversitelileri hedef alıp “dini değerlere hakaret” suçlamasıyla tutuklanmalarına destek olan CHP yönetimi, iktidarı bu konuda eleştirmekten kaçınmayı sürdürecekti. TÜSİAD “Gençlerin sesine kulak vermeliyiz” derken, Kılıçdaroğlu sözüm ona iktidardan şikâyet ettiği video mesajında, sokaktaki direnişin iktidarın değirmenine su taşıdığını ima ederek gençlerin ailelerine “çocuklarınızın kulağını çekseniz iyi olur” mealinde bir çağrıda bulundu. Biz bu manzarayı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan 2017 Anayasa Değişikliği Referandumu sonrası, sonuçları tanımadıklarını ilan ettikten sonra şaibeli sonuçlara karşı süren sokak eylemlerini durdurma çağrısından da hatırlıyoruz. O gün sokaktaki direnişin karşı tarafın şiddeti sonucu vahim gelişmelere yol açabileceği gerekçesinin arkasına sığınmışlardı. Bu teslimiyetçi tutumun, Kılıçdaroğlu’nun kendisi dahil bütün muhalefete ve bütün memlekete maliyeti de az vahim olmadı. Faşizmin şiddeti, teslim olunarak ortadan kaldırılabilen bir şey değildi.

Gençliğin bugün de direnişle yanıt verdiği bu şiddet, öyle iddia edildiği gibi kontrolünü yitirmiş bir iktidarın yanlış hesapları sonucu uygulanmış değil. Halkın geniş kesimlerini düşmanlaştıran, rıza üretmekte zorlanan ve giderek daha geniş kesimlere yabancılaşan bir iktidarın memleketi yönetebilmek için tek çaresi ama direnişe son verememesi halinde çaresizliği de. İktidarın sorunu, şiddet teslimiyet üretebildiğinde çözülüyor, direnişle karşılaştığında ise daha da büyüyor. Yasalar, yasaklar ve gerektiğinde sonuna kadar kullanılan şiddet tekeli, en büyük silahı haklılığı olan kitlelerin direnişini engellemeye yetmeyebiliyor.

Rejimin meşruiyetini sorgulatan da, kitlelerin direnme eğilimini canlandıran da, kuralları iktidar tarafından konulan hileli siyaset oyunları dışında bir muhalefet zemini olduğunu hatırlatan da sokaktaki direnişten başkası değil. Simgesini “Aşağı Bakmayacağız” itirazında bulan bu direniş olmasa, geniş kitlelerin hoşnutsuzluğu tepkiye ve sorgulamaya değil yılgınlığa ve teslimiyete dönüşecek. Maalesef teslimiyeti bir iktidar stratejisi olarak benimseyip hileli siyaset oyunlarında kendine bir kulvar açanlar var. Bu kulvarda istikrarlı ve kendi içinde “başarılı” bir yürüyüş de sürdürüyorlar. Ancak Boğaziçi direnişi, bu teslimiyetçi kulvarın, bugün Erdoğan’dan ve onun düzeninden kurtulmak isteyenlerin uğrunda her şeyden taviz verecekleri tek ve doğru yol olmadığını da gösterdi. Ama yine karanlık ve umulmadık bir zamanda direnişe geçerek umut ışığı yakan üniversiteli gençliği anne-babalarına şikâyet etmelerinden bir idrak sorunu yaşadıkları anlaşılıyor.

Kulakları çekilecek çocuklara bir bakın

Yukarıda söz ettiğimiz idrak sorunu çok anlaşılmaz da değil. Çünkü sokakta gördüğümüz direniş Gezi’den bugüne gelen bir süreklilik içinde gelişmiş olsa da, bugün sokağa çıkanların önemli bir bölümü, terör ve seçim yıllarında hırpalana hırpalana ehlileştirilen Gezicilerden farklı, yeni bir kuşağın unsurları.

2 Şubat günü Kadıköy’de sokağa çıkanlar arasında elbette toplumsal muhalefetin emektarları, inatçı Geziciler, sınırlı kitlelerle gelmiş olsalar da sosyalist örgütler vardı. Ancak sokağa çıkanlar, bir toplumsal muhalefet örgütleri bileşkesi ile tarif edilemeyecek, genç bir topluluk. Kadınların ve LGBTİ+’ların militanlığını ve görünürlüğünü de özel olarak not etmek lazım.

İki saat süren saldırıların ardından Moda’da bir araya gelen, büyük bir coşku ve kararlılıkla yürüyen o genç kalabalığı görüp de umutsuz olmak mümkün değildi. “Z Kuşağı” gibi apolitik ve nesneleştirici adlandırmaları bir kenara bırakıp yeni bir direniş kuşağının ilk adımlarına tanık olduğumuzun farkına varmamız gerekiyor.

Ne amcalar-teyzeler kulak çekmeye yeltensin ne de yenilgilerin yükünü taşıyan eski direniş kuşakları kendi kalıplarını giydirmeye, kendi sınırlarını bu yeni kuşakların da sınırları haline getirmeye çalışsın.

***

Boğaziçi Üniversitesi direnişinin, Melih Bulu’nun kayyum rektör olarak atanmasıyla başlayan teslim alma saldırısına direnmenin ötesinde büyük görevler yüklenmeden de, ülke çapında gelişecek bir direnişin moral merkezi olabileceği görülüyor. Önemli olan da bunun korunması. Yoksa Boğaziçi direnişinin, daha büyük misyonlarla kuşanması değil.

Bu riski gören iktidar saldırıları sürdürecek, direniş de sürecek, içerden pasifize etme çabaları da…

Dayanışmamızı bu direnişin harekete geçirdiği direnme eğilimlerini kendi bulunduğumuz alanlarda örgütleyerek gösterebilir, yeni kuşakla tecrübemizi paylaşabilir ve onlardan öğrenebiliriz.

Mücadeleye devam kararını açıklamak üzere Moda’dan Mehmet Ayvalıtaş Parkı’na yürüyen coşkulu kalabalık “Bu daha başlangıç…” sloganıyla yürüyordu… Aynı sözcük dizisine sahip olsa da, 8 yıl önce Gezi’de atılan slogan değil, yeni bir slogandı bu. Onlarla birlikte yeniden başlayabiliriz.

Dipnot:

[1] Kendilerini polisin şiddeti karşısında eylemcilere kalkan yapan milletvekilleri de ayrıca takdiri hak ediyor. Züleyha Gülüm, Barış Atay, Ahmet Şık, Ali Şeker, Musa Piroğlu direnenlerin yanında, ön saftaydı. Rejimin Meclis’i anlamsızlaştırdığı yerde muhalefet açısından milletvekilliği sokakta anlam kazanıyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur