Geri dönüş – Aysel Tuğluk (Radikal2)

Kemalistler, sol, muhalif ve aydın çevreler Kürtlerle uzlaşmanın kaçınılmazlığına inanıyorsa, ılımlı İslam denilen ve aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli olmayan ve tamamen ‘imparatorluk’ güçlerinin imalatı bu projeye karşı modern aklın ve demokratik kültürün birbirini kabul eden zemininde bulşabilmeli
Son dönemlerde “mahalle baskısı ve türban” başlığı Türkiye basınının vazgeçilmez kıymetlileri arasında yerini almış durumda. Öncesinde “yaşam tarzı endişesi” ile işe başlanmıştı. Bazıları grup dinamiklerinden söz etseler de mahallelinin anlayacağı bir durakta asıl etki hissedildi.
11 Eylül sonrasında dünya artık eski yeryüzü değildi. Soğuk Savaş sonrasının multipolar gezegeni düzensiz salınımlarını tüketip tek kutuplu olmaya zorlanıyordu. ABD’nin kimilerinin “imparatorluk” dediği pozisyona doğru yöneliminin bazı “gerekçe”leri hazırlanıyordu adeta. Niyetim yaşananları özetlemek değil; esas olarak bu topraklardaki etkin bir fenomenin geri dönüşünden söz etmek istiyorum: Dinin geri dönüşü!..
Bütün geri dönüşler gibi bunu da bir tekerrür olarak betimleyebilmek oldukça zor. Daha çok, öncekine benzer başka bir fenomen eski adıyla farklı bir zamanda geri döndü. Adeta aradaki kayıp dönemden dersler çıkarıp taktik ve stratejik olarak yenilenmiş, biçim ve ilişkilerde de “yeni” denilebilecek unsurlar barındıran eskinin yeni bir geriye dönüşü. Aslında hastalık metaforuna başvurursak, tamamen iyileşmemiş eski bir hastalık yeniden nüksetti. Ama bu tarz nüksetme durumlarında olduğu gibi ya bağışıklık sistemi çöküntüye uğradı, -toplumun kurum ve kuruluşlarının işlemesindeki zayıflığa ve sorunlara tekabül eder bu- ya da hastalık etkeni evrim geçirip direnç kazandı. Bu da ilgili sorunun yeni biçimler ve karakterler kazanmasına tekabül eder.
İmparatorluk çağında iletişim ve dolaşımın hızındaki artış, geleneksel kimlik ve ilişkilerdeki çatırdama ve imparatorluk aktörlerinin ekonomik, kültürel ve siyasal sınırları delik deşik etmesi karşısında evrensel sol hamlelerin küresel ölçekte geliştirilememesi, özellikle solun yerel olana takılıp tekelci aktörler karşısında çözülmesi veya aksesuar haline dönüşmesi kitlelerde belli bir umutsuzluk iklimi yarattı. Küresel imparatorluk hamlesinin uluslararası polis operasyonu örneği Irak ve Afganistan işgalleri de eklenince, tüm zayıf gruplarda, ezilen sınıflarda ve yeniden sömürgeleştirilme sürecindeki uluslarda bir endişe çağı başladı. Bu ortamda tanıdık geleneksel toplumsal ‘yapıştırıcılar’ yeniden karılarak “biz” kategorisi çeşitli düzeylerde korunmaya çalışıldı. Sosyalist sol ulus-devlete yapışarak, demokratik muhalefet neredeyse cemaat ve dünyanın bu bölgesinde tarikatlara tutunarak varlık mücadelesine yöneldiler.
Burada kısaca başka bir konuya temas edip geri dönmek istiyorum: Tarihte ilk defa bilginin çocuklardan yaşlılara doğru aktığı söyleniyor. Yani iktidar vektörlerinin yönü neredeyse 180 derece değişmiş oluyor. Bu büyük bir toplumsal altüst oluş. Tam da bu noktada yeni dinci eylemcilerin geldiği yer de farklı. Adeta kayıp sayılarak gittikleri metropol ülkelerden geri dönüp eskiye ricat ettiler. Daha ilginç bir diğer fenomen de şu: Tarih boyunca sol düşünce ve muhalif eylem hep bir adım öndeydi. Solcuların 50 yıl önce istedikleri şeyler egemenler tarafından ancak çok sonra anlaşılıp kabul ediliyordu. Çoğunlukla da büyük bedellere mal olan bir mücadeleyle kabul etmek zorunda kalıyorlardı. İmparatorluğun aktörleri estirdikleri liberalizm fırtınasıyla solun önüne geçtiklerine inanıyorlar ve demokrasi adına hareket ettiklerini söyleyip özgürlük şampiyonluğuna soyunuyorlardı. Bill Gates, Afrika’nın özgürleşmesinin kendi ürünlerinden geçtiğini söylemeye kadar vardırdı işi. İşte bu durum karşısında eski sağ-sol kategorileri klasik zeminini yitirdi. Müthiş geçişler görülmeye başlandı. Ancak egemen yapının devamı ve koruculuğu anlamına gelen sağ, her yelpazesiyle yeni gemisinin omurgasını netleştirirken; sol ise yediği vurgundan çıkamadı. Ancak evrensel bazı değerlerle, parsiyel ve yerel değerler arasında, eşitlik-özgürlük-adalet arasında yeni denklemler kuran oldukça etkin bir söylem ve eylem hattı yavaş yavaş şekilleniyor. Yerel sorunlar ve kimlikler de işleme dahil ediliyor. Nasıl bir ivme göstereceğini herkes merakla izliyor.
Tarikatlar hep vardı
Dinin geriye dönüşünden söz ederken, yukarıda açtığım parantezde saydıklarımdan dolayı, din günlük yaşama yön vermede ve siyasal tercihleri belirlemede Türkiye’de oldukça etkili hale gelmiş durumda. Daha da geleceğini politik öngörümle herkese garanti ediyorum. Elbette bunda yılların küçük Anadolu esnafının küresel gruplara yamanması ve küçük sermayeli üreticilerin Doğu Avrupa pazarından elde ettikleri imkanlarla semirmesinin payını ve önemini unutmuyorum. Adına yeşil sermaye dedikleri bu çevreler, işyerlerinde ve ticaret ilişkilerinde karşılıklı “selamünaleyküm” diyen bir diyalog oluşturup Kemalizmin “günaydın” terimini batıl ilan etti. Devamını herkes biliyor; belediyeler, Refah Partisi ve AKP… Belediyelerden AKP’nin yüzde 47’sine gelen süreç apayrı ele alınması gereken bir konu. Bunu geçiyorum.
Bir iddiayla devam ediyorum; birkaç kıyı şeridi il hariç, önümüzdeki birkaç yılda Anadolu’nun şehir ve kasabalarının çoğunda modern hayata dair birçok davranış ve eğlence kültürü kendisine yer bulmakta zorlanacak. Daha ileri gidip dehşet tellallığı yapmak istemiyorum.
Çeşitli çevrelerin dinin etkinliğindeki bu gelişimi 12 Eylül, Nakşi gelenek vb ile çok sıkı ilişkilendirmesi bazı yanılgılara da gebe. Şöyle ki, bu gelenekler ve tarikatlar eskiden beri vardı. Mahallede bazı problemler hep çıkıyordu. Şimdiki farkı, eskiden kırsal bölgelerden şehirlere doğru din akardı. Ancak şimdilerde metropolden çevreye akıyor, bu ortamlarda tarikatlar kendi ağını genişletiyor, berkitiyor. Kimse Nakşilerin ince taktiklerle 200 yıl sonra rövanşı aldıklarını sanmasın. Yoksa gelecek olanları da paranoyak bir döngüde yakalayamadan boş bir anlam kümesiyle kalakalırız.
Türban, dinci-laik karşılaşmasından yaratılan çatışmanın sembol alanının en önemli öğesi. Çatışma, simgelere saldırı üzerinden yürüdüğünden bir tarafın simgelere saldırması, karşı tarafın da simgelerine sarılmasına yol açtı.
Türkiye’de kılık kıyafet yasakları da, yaratılmış ve sembol alanı üzerinden yürütülen bir çatışmanın sonucu. Çatışma niye yaratıldı ve kimlere hizmet ediyor? Bu soruların yanıtı günlük hayatın basit bir analizi ile bulunabilir. Sembollere, giysilere ve tamamen formellik üzerine kurulu bu çatışmada argümanlar rastgele değil, sistematik kurgu içinde oluşturuluyorsa, toplumun algısı muğlaklaştırılmak isteniyor demektir. Algılarımız ekseninde önereceğimiz çözüm, kişi hak ve hürriyetlerinin savunulması olmalıdır. Özgürlüklerin iktidar odaklarının yapay çatışmalarına kurban edilmesine izin vermemeliyiz. Başörtü sorunu kişisel bir özgürlük sorunu ve mağduriyetler yaratıyor.
Bu kadar söz diziminden sonra, toplumsal yaşamımızı, geleceğimizi ve yönetme-yönetilme biçimimizi ilgilendiren ortak sorundan hareketle sol çevreler, laik, aydın ve (güncelleştirilmiş sol-demokrat karakteriyle) Kemalist güçlerle demokratik Kürt siyasetine karşılıklı tanıma ve tanışma çağrısı yapmak gerekmiyor mu?
Kemalistler, sol, muhalif ve aydın çevreler Kürtlerle uzlaşmanın kaçınılmazlığına inanıyorsa, ılımlı İslam denilen ve aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli olmayan ve tamamen “imparatorluk” güçlerinin imalatı bu pr
ojeye karşı modern aklın ve demokratik kültürün birbirini kabul eden zemininde buluşabilmelidir. Taktiksel bir ilişkiyi kastetmiyorum; Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki tarihsel deneyimden de yararlanarak, yeniden bir ortaklık kurulması gerektiğinden söz ediyorum. Cumhuriyet’in savunucuları olduklarını iddia edenler gerçekten samimilerse Kürtlerle hesaplaşmaktan vazgeçip, kendileriyle hesaplaşacağı aşikâr gerici güçlere karşı Kürtlerin desteğini aramalıdır.
Önemle belirtmeliyim dinine bağlı insanlarla ilişkiler de yeni bir problematik oluşturacaktır. İslami milliyetçiliğe, siyasal dinciliğe karşı durularak, kültürel İslam’ın gelişmesini desteklemek gerekiyor. Tartışma ve tanıma süreçlerinde ele alınması gereken bir konu bu. İnananların inancına evet, ama günlük yaşamdaki her kısıtlamaya karşı kolektif mücadele diyorum…
Cumhuriyet’in kazanımları Türk-İslam karışımı bir milliyetçilik/dincilikle bitirilmek isteniyor. Kemalizm eğer Cumhuriyet aydınları tarafından sol ve demokrat yorumla güncelleştirilebilseydi bunun önüne geçilebilirdi. İşte o zaman demokratik ulus var edilebilirdi ve dincilik de, aşiretçilik de ırkçılık da bugünkü tehlikeli düzeyine ulaşamazdı.
Türkiye’de özgürce/kimliğimizle/eşit bir şekilde cumhuriyet içinde yaşama kararlılığındayız. Ne Ortadoğu’daki işgal gücü ABD’den medet umarak ne de demokratik Kürt siyasal hareketini geriletir pragmatizmiyle gerici/tehlikeli tarikat ve cemaatlere göz yumarak sorunlarımızı halledebiliriz. Geçmişte Hizbullah örneğiyle taktik bazı sonuçlara ulaşma isteğinin Türkiye’nin stratejik pozisyonuna çokça zarar verdiğini de unutmayalım.
Sorun Malezya olup olmamak değil. Malezya ya da İran olmak mümkün değil, ancak, inkâr edilen ve yok sayılan hep geri döner; kendisi yok olsa bile “sorun” hali geri döner.

AYSEL TUĞLUK: DTP, Diyarbakır milletvekili

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur