İşçi sınıfı mücadelesi, uzun yıllardır ilk defa bu kadar sık ve etkili eylemlere gidiyor. Tüm bu mücadele alanlarında aktif olarak faaliyet gösteren, birçok yapı var. Bu yapılardan bazıları, daha erken bir evrede yan yana gelme deneyimine sahip oldular. Ancak 1 Mayıs 2025’te oluşturulan Tertip Komitesi ve 1 Mayıs 2026’da oluşturulan Taksim İnisiyatifi, bu yapıları aşan önemli bir güç merkezi haline ulaştı. Üstelik bu gruplar, eskiden olduğu gibi sadece devrimci yapılarla/dergi çevreleriyle sınırlı değildi. Kamuoyunda Mücadeleci Sendikalar olarak anılan çok sayıda sendika da sürece dahil oldu ve inisiyatif aldı

Yaklaşık 9 ay önce Voltran’ı Oluşturmak[1] metaforuyla bir yazı kaleme almış ve Türkiye siyasetinin, merkezinde DEM’in olduğu “barış süreci” ile merkezinde CHP’nin olduğu “savaş süreci” arasında sıkışıp kaldığını; bunu aşmak için de bir Cephe/Devrimci İnisiyatif Merkezi oluşturulması için açık çağrı yapmıştım. Yazının yayımlandığı 14 Eylül’den bu yana -düzen siyasetinde- yaşanan sıkışmışlıkta, iktidarın iki ana aksta da yöntemlerini daha fazla sertleştirmesinin dışında bir değişiklik olmadı. DEM, (tabanının rahatsızlığına rağmen) “barış süreci” ile -merkezi düzeyde- teslim alındı; CHP, “mutlak butlan” ile parçalanarak iç sorunlarına boğuldu. Yani iktidar, çok yönlü saldırısıyla birkaç kuşu birden vurdu.
Birincisi, son seçimlerde birinci parti olan Özgür Özel liderliğindeki CHP’yi halkın gözünde itibarsızlaştırdı. Bunun için de -en zayıf halkalar üzerinden- eşi benzeri görülmemiş bir çirkinlikle saldırdı. Bu konuda da başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu hamlelerin ters teptiği iddia etmek, tespit değil temenni olabilir ancak. Hele de itibarsızlaştırma operasyonlarının tamamlayıcısı olarak CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nu atadıktan sonra. Göstere göstere gelen bu karara karşı Özgür Özel ve ekibinin sadece “yapsınlar da göreyim” tehdidi ya da “yapılacağını sanmıyorum” temennisinin dışında herhangi bir mücadele programı olmadığı ortaya çıktı. Ki hâlâ, böyle bir mücadele programı var mı, varsa bu mücadelenin dayanakları ve sınırları ne olacak; belli değil. Mutlak butlan kararı çıkarsa, mevcut yönetimin ayrı bir partide örgütlenmek zorunda kalacağı belli iken ve bunun hazırlıklıları çok önceden tamamlanmış olması gerekirken; bu bile bir yılan hikâyesi olarak tartışma konusu olmaya devam ediyor. TBMM’ye ya da Anıtkabir’e yapılan başarılı (ama anlık kararlarla yapılan ve sürekliliği olmayan) yürüyüşleri saymazsak; kitleyi bir yerde toplanıp Yiğidim Aslanım söyletme sınırlarına hapsolmuş durumda.
İkincisi, Kürt hareketini “barış süreci”ne başarıyla hapsetti. İktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin bile tüm ısrarlarına ve çağrılarına rağmen, somut hiçbir adım atmadı. Devede kulak sayılmayacak adımlara bile tenezzül etmedi. Göstermelik adımlarını ise ihtiyacı olan yeni anayasa yapım sürecinde atacaktır. Çünkü anayasa değişikliği için Kürt hareketinin desteğine ihtiyacı var. Şöyle ki; bilindiği gibi AKP, MHP, HÜDAPAR ve DSP’nin toplam milletvekili sayısı (TBMM Başkanı sayılmazsa), 327. Anayasayı değiştirmek için gereken minimum milletvekili sayısı ise 360. Yani iktidarın, 33 vekilin daha desteğine ihtiyacı bulunmaktadır. DEM+DBP’nin toplam vekil sayısı ise 58. DEM içindeki sosyalist kesimden gelen milletvekilleri destek olmasa da Kürt hareketinin taleplerinin bir kısmının yeni anayasaya eklenmesi durumunda 58 vekilden 33’ünün desteğine ulaşması, kuvvetle muhtemeldir. Bu destekle de AKP, anayasa değişikliğinin gerektirdiği minimum sayıyı (360) geçmektedir. Ancak bu sayı, referandumu zorunlu kıldığından ve referandumda kazanma olasılığı da bulunmadığından, Erdoğan’ın esas hedefi, referandumun zorunlu olmadığı 400 sayısına ulaşmak. TBMM’de İyi Parti’nin 29, Yeni Yol Partisi’nin 20, Bağımsızların 10, Yeniden Refah Partisi’nin 4 vekili olduğu düşünülürse; bu 59 sağcıdan destek alması zor değil. Ancak zaferi garantiye almak gerekecektir. Bu durumda da Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçirilmiş olması, kendisini destekleyen yaklaşık 20 milletvekili de hesaba katılınca, tüm sorunlar çözülecektir. Dolayısıyla Erdoğan’ın TBMM’de 400’e ulaşması zor, ama imkânsız değil.
*
Bunlar, düzen siyasetinin hâl-i pür melâli. Gelelim bizi ilgilendiren kısma, iktidarın her zaman vurduğu kuşa, yani sosyalistlere...
Bilindiği gibi Mahir Çayan, Türkiye’nin yönetimini oligarşik olarak niteleyerek, şu önemli tespiti dile getirir:
“Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “temsili demokrasi” ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.”[2]
Görüldüğü gibi Mahir’in en özgün ve güçlü katkılarından biri olan sömürge tipi faşizm nitelemesini dayandırdığı iki farklı uygulama söz konusudur: Gizli faşizm ve açık faşizm. Birincisi, olağan süreçlere içkindir ve “temsili demokrasi” aracılığıyla işler; ikincisi ipin ucunun kaçtığı süreçlere içkindir ve askeri darbeler aracılığıyla işler. Ancak bugün, bu iki durumun da iç içe geçtiği bir süreci yaşamaktayız. Dolayısıyla hem bu farklılığı vurgulamak hem de dünyadaki 2008 krizi sonrası yaşanan dönüşümle bağını kurmak amacıyla, içinden geçtiğimiz dönemi sömürge tipi neofaşizm şeklinde niteleyeceğim.[3]
Sömürge tipi faşizm tespitinin yapıldığı ve takipçileri tarafından geliştirildiği dönemin en önemli farklılıklarından biri, geniş kesimlerin akın akın sosyalist sola akması, böylece ulaşılan güçle paralel, sosyalist solun de sürekli bölünmesidir. 12 Eylül Darbesinden sonra ise sosyalist sol bir daha böyle bir kitleselliğe ve güce ulaşamadığı için, ayrılık yerine birlik öncelendi ve “bir araya gelerek güçlenme”, adete bir motto haline geldi. Bunun ilk büyük örneği, ÖDP olurken; Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir kısmının Kürt hareketi -özellikle HDP deneyimiyle- şemsiyesi altında toplanması da bir diğer örnektir. ÖDP (bugünkü adıyla Sol Parti) ve HDP (bugünkü adıyla DEM), kısa vadede bazı başarılara ve etki düzeylerine ulaşsa da, orta/uzun vadede (birincisi revizyonist, ikincisi kimlikçi hatla) bağımsız, devrimci, militan, sınıf siyasetini zedelediler. Her ikisi de devrimci siyaset yerine siyasi mühendislik eksenli hareket eden, düzeni değiştirmek yerine düzen içi çelişkilerden yararlanarak kendisine alan açmaya çalışan bir sınırda kalmayı tercih ettiler. Ancak bu tespitler, söz konusu yapıları eleştirerek kendini aklamayı sağlamamalıdır. Çünkü bu durumun asıl sorumluluğu, devrimci bir karşı iradeyi seçenek olarak var edemeyenlere aittir.
Niyetlerden bağımsız olarak, sömürge tipi neofaşizm döneminde (daha önceki dönemde de olmadığı gibi) bu siyaset/araç kombinasyonunun başarılı olma şansı bulunmamaktadır. Mahir’in gizli faşizm olarak nitelendirdiği “temsili demokrasi”nin belirgin olduğu süreçte bile karşılığı olmayan bu siyasetin, gizli ve açık faşizmin iç içe geçtiği sömürge tipi neofaşizm evresinde bir karşılık bulmasının hiçbir imkânı bulunmamaktadır.
Bu ifadelerden, birlikte mücadelenin işlevsiz olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, bugün buna -her zamankinden daha çok- ihtiyaç vardır. Ancak bambaşka bir zemin ve amaçla.
Zemin bellidir: Migros depo işçilerinin, Doruk Madencilik işçilerinin, özel sektör öğretmenlerinin yürüttüğü sınıf mücadelesidir.[4] Yani sosyalist yapıların eklektik bir şekilde bir araya getirilmesi değil, devrimci eylemin birliğinin sağlanmasıdır. Ki adı geçen eylemlerde bunun başarıyla sağlandığı görülmüştür.
Amaç bellidir: “Bayraklar geri, talepler ileri” anlayışına sahip mücadele örgütlerinin söz konusu zeminde, devrimci eylemin birliğinin yukarıdan aşağı inşası için daha somut adımlar atmak; Mahir’in Cephe olarak dile getirdiği (bazı yazılarda Devrimci İnisiyatif Merkezi, Politik Güç Merkezi, Direniş Fraksiyonu olarak da adlandırılan) örgütlenme pratiği için kolları sıvamak.
Bu zemin ve amaç, tarihsel olarak da başarıyla sonuçlanmıştır. 1968’le birlikte kabına sığmayan Dev-Genç kadroları, iktidar perspektifine sahip başka bir örgütlenme formuna duyulan ihtiyaç nedeniyle Mahir Çayan liderliğinde THKP-C’yi ortaya çıkarmıştır. Benzer şekilde, 1974’ten itibaren “öğrenim özgürlüğü can güvenliği” ekseninde yükselen (ve tek başına herhangi bir siyasi grubun kontrolünde olmayan) gençlik mücadelesi de Nasuh Mitap tarafından örgütlenerek, ADYÖD[5]-AYÖD[6]-DGDF’nin[7] ardından Devrimci Yol’u ortaya çıkarmıştır.[8] Bugün de benzer bir yol izlenerek, devrimci eylemin birliğini sağlama yolunda kararlı adımlar atılmalıdır. Yine Mahir’e referansla söylersek, “aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” olmalıdır. Mücadelenin çeşitli alanlarındaki çalışmaları belli bir olgunluğa ulaşanların, yani farklı alanlardaki yeteneklerin, bir araya gelerek bir Cephe/Devrimci İnisiyatif Merkezi’ne dahil olmaları, tüm unsurların aynı deneyimleri kazanmalarını sağlayacağından, mevcut (ve müstakbel) kadroların da donanımlarını yükseltecek ve çalışmalarda sıçrayıcı etki de yaratacaktır.
*
Hem önceki hem de şimdiki yazıda genel ifadelerle dile getirdiklerimi, daha somut bir şekilde toparlamaya çalışayım.
İşçi sınıfı mücadelesi, uzun yıllardır ilk defa bu kadar sık ve etkili eylemlere gidiyor. Tüm bu mücadele alanlarında aktif olarak faaliyet gösteren, birçok yapı var. Bu yapılardan bazıları (Halkevleri, Umut-Sen, Devrimci Hareket ve Kızıl Parti), daha erken bir evrede yan yana gelme deneyimine sahip oldular. Ancak 1 Mayıs 2025’te oluşturulan Tertip Komitesi ve 1 Mayıs 2026’da oluşturulan Taksim İnisiyatifi (ki Tertip Komitesi yerine Taksim İnisiyatifi isminin kullanılması bile çok önemli bir adımdır), bu dört yapıyı aşan önemli bir güç merkezi haline ulaştı. Üstelik bu gruplar, eskiden olduğu gibi sadece devrimci yapılarla/dergi çevreleriyle sınırlı değildi. Kamuoyunda Mücadeleci Sendikalar olarak anılan çok sayıda sendika da sürece dahil oldu ve inisiyatif aldı. Ayrıca bu irade, 2025 yılında Kadıköy’ü tercih eden bazı sosyalist grupların da Taksim tercihi yapmasını sağladı.
Şimdi bu iradenin daha kapsayıcı olması, kurumsallaşması, yerel ayaklarının oluşturulması ve merkezileştirilmesi gerekiyor. Hatta bir an önce hem web tabanlı hem de basılı bir ortak yayın faaliyetini de oluşturarak... Kuşku yok ki, böyle bir adım aydınların, sarı sendikalara sıkışmış devrimci işçilerin, örgütsel formlardan bağımsız bireylerin de geniş desteğini alacaktır.
Elbette her örgütlenmenin, kendi propagandasını ve bayrağını kullanma hakkı vardır. Ancak bazı şeylerden fedakârlık yaparak “bayraklar geri, talepler ileri” anlayışıyla çalışacak böyle bir oluşumun, alanlarda yaratacağı etkiyi bir hayal edin. Örneğin şu sıralar devam eden öğretmen eylemine her grubun ayrı ayrı destek ziyaretinde bulunması yerine; bu Devrimci İnisiyatif Merkezi’nin Taksim’e sahip çıktığı bir kararlılık, militanlık ve kitlesellikle öğretmenlerin taleplerini kendi talepleri gibi görerek oradan ayrılmadığını düşünün. Günlerdir tek başlarına direnen öğretmenlere işkence yapan polis ve tüm toplumsal taleplere karşı düşman ceza hukuku uygulayan iktidar, bu pervasızlığı gösteremeyecektir. Hemen değilse de yarın… Parça parça, biriktire biriktire…
Elbette bir süre eklektik bir form halinde yürüyecek olan bu inşa süreci, zamanla -doğru iradi müdahalelerle- öncü/savaşçı bir yapıya da kavuşacak; tarihsel görevlerine koşut kendi isimlerini, bayraklarını, araçlarını da yaratacaktır.
*
Türkiye devrimci hareketinin tarihi, aynı zamanda yenilgilerin de tarihidir. En büyüğü de 12 Eylüle giderken yaptığımız büyük hatalardan dolayı yaşadığımız yenilgidir.
Gelin artık yenilgilerimizden bir ders çıkaralım ve Lenin’in “Yenilen ordular iyi öğrenir.” özdeyişinin hakkını verelim.
Dipnotlar:
[1] Özay Göztepe, “Voltran’ı oluşturmak” için açık çağrı. https://sendika.org/2025/09/voltrani-olusturmak-icin-acik-cagri-733125
[2] Mahir Çayan, Bütün Yazılar, İstanbul: Boran Yayınevi, (Basım yılı belirtilmemiş).
[3] Bu kavramı ilk kez, bir sohbetimizde Ferda Koç kullanmıştı. Ferda’nın kullanımı, daha kapsamlı bir tartışmaya oturmaktaydı. Ben sadece yukarıda saydığım iki gerekçeyle sınırlı kullandım.
[4] Elbette bunu, tek mücadele alanı olarak görmüyorum. Aynı zamanda Esra Işık’ın tutuklandığı, Reşit Kibar’ın öldürüldüğü ekolojik mücadeledir. Her 1 Mayıs’ta yasaklanan Taksim’i geri almaya çalışan devrimci mücadeledir. Her gün birden fazla kadının/LGBTİ bireyin öldürüldüğü karanlığa karşı yürütülen toplumsal cinsiyet mücadelesidir. Ancak bu yazının muhatabı, sınıf mücadelesini eksen alan sosyalistler olduğundan, son dönem güçlü sınıf direnişleri örnek verilmiştir.
[5] ADYÖD: Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği
[6] AYÖD: Ankara Yüksek Öğrenim Derneği
[7] DGDF: Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu
[8] Hem THKP-C hem de Devrimci Yol örneklerini, güzelleme yapmak amacıyla değil, var oldukları dönemin en güçlü yapıları olduğu için verdim.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.