İşçi sınıfı keni örgütlülüğünü eylemin içinde yeniden kuruyor. Bu tarihsel süreçte eski ve uzlaşmacı olanlar çözülecek; sınırları, yasal cendereleri, işkolu barajlarını ve makbullük sınırlarını tanımayan yeni, fiili ve meşru direniş hattı ise zaferi inşa edecektir

Türkiye’de işçi sınıfı hareketi uzun bir süredir mücadele kapasitesini daraltan yasal, bürokratik, sendikal sınırların içerisine hapsedilmiş durumda. İşçi sınıfının siyasal ufku giderek toplu iş sözleşmesi süreçlerine, sendikal mevzuatın çizdiği dar çerçeveye ve profesyonel sendika bürokrasisinin kontrolüne sıkıştırılıyor; sınıfın tarihsel eylemi büyük ölçüde bu sınırlar içerisinde tutuluyordu. Ancak yakın zamanda, özellikle bu yılın ilk aylarına baktığımızda, bu duvarları zorlayan ve yer yer aşan son derece önemli gelişmelere tanıklık ettik.
İşçi sınıfı siyaseti açısından bu gelişmelerin önemi kavranmalıdır. Çünkü bunlar yalnızca tekil direnişler ya da geçici tepkiler değil, uzun yıllardır biriken sınıfsal gerilimlerin mevcut sendikal ve hukuki kalıpları aşmaya yöneldiğinin işaretleridir. Bu nedenle işçi sınıfının önüne örülen duvarları yıkmaya yönelen her girişim özel bir dikkatle değerlendirilmeli ve tarihsel önemine uygun biçimde ele alınmalıdır.
Bu bakımdan en başta 1 Mayıs 2026 deneyimi kayda geçirilmelidir. Sendikal bürokrasinin Taksim konusunda herhangi bir irade ortaya koyamadığı koşullarda, bir devrimci inisiyatif, fiilen bu kararı almış ve uygulamıştır. Aynı dönemde Bağımsız Maden-İş öncülüğünde Doruk Madencilik işçilerinin yürüttüğü militan direniş, gelişmekte olan meşru, militan mücadele eğiliminin en ileri ve en görünür örneklerinden biri haline gelmiştir. Bunların yanında, mevcut yasal sınırları ve bürokratik engelleri tanımadan gelişen çok sayıda işçi direnişi de aynı yönelimin farklı tezahürleri olarak ortaya çıkmıştır.
Bütün bunlar önemli bir gerçeğe işaret etmektedir: Geleneksel sendikal yapının ve sarı sendikacılığın çizdiği sınırlar artık mevcut toplumsal çelişkileri dizginlemeye, işçi sınıfının tarihsel hareketini kontrol altında tutmaya yetmemektedir.
Statükoyu korumaya odaklanan, mücadeleyi yasal prosedürlere indirgeyen, düzene entegre olmuş ve sınıf adına hareket ettiğini iddia ederken fiilen bir insan kaynakları departmanı gibi çalışan sendikal anlayışların tarihsel olarak tükendiği görülmelidir. Aidat düzenini, kurumsal konforunu ve sermayeyle kurduğu uzlaşma ilişkilerini korumaktan başka bir perspektif üretemeyen bu anlayışlar, ortaya çıkan yeni sınıf gerçekliği karşısında iflas etmiş durumdadır.
Tam da bu nedenle bugün yaşanan gelişmeler yalnızca belirli direnişlerin başarısı olarak değil, işçi sınıfının kendi hareketini daraltan tarihsel sınırları aşma eğiliminin dışavurumu olarak değerlendirilmelidir.
Sınıf hareketinin tarihsel eyleminin yeniden açığa çıkartılmasından söz ediyorsak öncelikle bu tarihsel eylemi kuşatan koşulları doğru biçimde tanımlamak zorundayız.
Bu bakımdan sınıf üzerindeki karşıdevrimci kuşatma kabaca üç temel başlık altında ele alınabilir.
Birincisi, işçi sınıfını yasal mevzuatın dar koridorlarına hapsetmeye çalışan anlayıştır. Uzun yıllardır işçi hareketi sendika yasaları, işkolu barajları, yetki süreçleri, üyelik prosedürleri ve toplu iş sözleşmesi mekanizmaları içerisine sıkıştırılmış durumda. Sorun, işçi sınıfının tarihsel eyleminin bu mekanizmalara indirgenmesi ve sınıfın bütün enerjisinin sonsuz bir yetki-toplu sözleşme-sendikal prosedür döngüsü içerisinde soğurulmasıdır.
İkinci kuşatma ise bizzat sarı sendikacılık ve uzlaşmacı sendikal anlayışın kendisidir. Başlangıçta işçi sınıfının militan mücadele araçları olarak ortaya çıkan kimi sendikal yapılar zaman içerisinde kendi başına bir varlık alanı oluşturmuş, aidat düzeni üzerinden şekillenen ayrıcalıklı bir yönetici katmana dönüşmüştür. Bu katmanın kaderi artık işçi sınıfının mücadele kapasitesiyle değil, sahip olduğu kurumsal konumun devamıyla belirlenmektedir. Bu nedenle işçi sınıfının devrimci eyleminden korkmakta, mücadeleyi kontrol altında tutmaya çalışmakta ve her kritik dönemeçte uzlaşmayı çatışmaya tercih etmektedir
Üçüncü ve belki de en derin kuşatma ise psikolojik ve ideolojik düzeydedir. Uzun yıllar boyunca işçi sınıfının bağımsız ve bütünlüklü bir mücadele hattı yaratamaması, yenilgilerin ve geri çekilişlerin birikimi, mevcut tablonun değiştirilemeyeceği fikrinin sınıfın belirli kesimlerinde kök salmasına yol açmıştır. Egemen sınıfların en büyük başarılarından biri de tam olarak bu duyguyu üretmek olmuştur.
Tam da bu noktada son dönemde ortaya çıkan kimi mücadele deneyimleri geleceğe ilişkin önemli, umut vadeden işaretler vermektedir. Elbette ki bu deneyimler, fiili ve militan sendikacılık örnekleri henüz yasal kuşatmada ve sendikal bürokraside büyük gedikler açmış değil. Ancak çok önemli bir başka işlev görmekte, sınıf içerisinde yerleşmiş olan geri bilinci, moralsizliği ve çaresizlik duygusunu tersine çevirmeye başlamaktadır.
FEDAŞ direnişi, İSPER işçilerinin toplu iş sözleşmesi sürecine uzanan mücadele deneyimi, Birleşik Metal-İş işçilerinin doğrudan karar alma mekanizmalarına dayanan grev pratiği ve bu pratiğin Cumhurbaşkanlığı yasağına rağmen sürdürülmesinde gösterilen kararlılık, maden işçilerinin militan çıkışları, Öğretmen Sendikası öncülüğündeki eğitim emekçilerinin “taban maaş” talebiyle doğrudan hükümeti masaya oturmaya zorladıkları direnişleri ve benzeri örnekler bu nedenle özel bir dikkatle incelenmelidir.
Devrimci siyaset sonuçta somut koşullar üzerine kurulur. İşçi sınıf hareketinin temel görevi mücadele yöntemlerini masa başında icat etmek değil, sınıfın gerçek yaşamı içerisinde ortaya çıkan eğilimleri görmek, onları genelleştirmek ve ileriye taşımaktır.
Bu nedenle bugün görev, emeğin mücadelesi adına ortaya çıkan her gediği büyütmek, hangi örgütten ya da hangi gelenekten gelirse gelsin mevcut kuşatmayı zorlayan her deneyimi sahiplenmek ve emeğin ortak çıkarlarını bütün örgütsel ayrımların üzerinde tutabilmektir. Sınıf siyaseti kendisine mevzi arıyorsa, bunu bürokratik koridorlarda değil, tam da bu öncü çıkışların yaşandığı alanlarda aramak zorundadır.
Uzun yıllar boyunca işyeri sendikacılığına, meslek sendikacılığına ya da işçi sınıfını belirli sektörlere ve kimliklere sıkıştıran dar örgütlenme anlayışlarına karşı eleştirel bir tutum aldık. Sınıfın bütünsel karakterini göremeyen, onu birbirinden kopuk kesimlere ayıran ve ortak tarihsel çıkarlarını görünmez hale getiren her yaklaşımın, işçi sınıfının bağımsız siyasal bilincinin gelişiminin önünde bir engel oluşturduğunu savunduk.
Ne var ki mücadele araç ve yöntemlerini, tarihsel koşullardan bağımsız olarak, mutlak olarak zararlı ya da faydalı diye nitelemek de mümkün değildir. Tartışma konumuz itibariyle esas olan, örgütsel araçlarımızın işçi sınıfı mücadelesini ilerletip ilerletmediğidir.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri eğitim alanında yaşanmaktadır. Eğitim emekçilerinin mücadelesi kuşkusuz yeni değildir; uzun yıllara yayılan bir mücadele geleneği ve deneyim birikimi bulunmaktadır. Ancak bu mücadele de uzun süre belirli kalıpların içerisine sıkışmış durumdaydı.
Tam da bu noktada, bir meslek sendikası olan Öğretmen Sendikası’nı kuran özel sektör öğretmenlerinin geliştirdiği örgütlenme deneyimi dikkat çekmektedir. Bu deneyim henüz yolun başında olsa da, mevcut sendikal kalıpları zorlayan ve yer yer aşan yönleriyle önem taşımaktadır. Çünkü burada ortaya çıkan dinamik geleneksel örgütlenme biçimlerinin kapsayamadığı yeni emekçi kesimlerin kendi mücadele araçlarını yaratma arayışını da yansıtmaktadır.
Biz mücadele biçimlerini masa başında kategorilere ayırmak ya da önceden belirlenmiş şablonlara uygunluk denetimi yapmakla yükümlü değiliz. Çünkü sınıf hareketi kendisini hangi araçlarla ifade ediyor, hangi biçimler içerisinde mücadele kapasitesi yaratıyor ve hangi noktalarda mevcut sınırları zorluyorsa, devrimci siyasetin dikkatini yöneltmesi gereken yer de tam olarak orasıdır.
Sınıfın eylemi bugün bir maden havzasında ortaya çıkabilir, bir okul koridorunda şekillenebilir, bir lojistik merkezinde büyüyebilir ya da dijital platformlar üzerinden örgütlenebilir. Eğer bu deneyimler işçi sınıfının dağınık enerjisini harekete geçiriyor, mevcut sınırları zorluyor ve yeni mücadele olanakları yaratıyorsa, orada geleceğin nüveleri aranmalıdır.
2026 1 Mayıs'ı, Türkiye işçi hareketi açısından yalnızca bir meydan tartışması değil, uzun yıllardır sınıf mücadelesi üzerinde ağırlık oluşturan uzlaşmacı çizgilerden belirgin bir kopuşun ifadesi olmuştur
Bir önceki yıl meydanların iradesine sırtını dönerek mücadeleyi devletin çizdiği sınırlar içerisine çeken geleneksel sendikal merkezlerin aynı yaklaşımı sürdüreceği büyük ölçüde belliydi. Daha resmi yasak kararları açıklanmadan geri çekilme pozisyonu alan, mücadeleyi önceden belirlenmiş ve denetlenebilir alanlara sıkıştırmayı tercih eden anlayış, gerçekte yalnızca bir taktik tercihi yapmıyordu. Bu tavır, uzun süredir içerisinde bulunduğu siyasal ve örgütsel tükenmişliğin de dışavurumuydu.
Buna karşılık 2026 Taksim iradesi sermaye düzeniyle uzlaşmayı esas alan çizgi ile sınıfın bağımsız eylemini esas alan çizgi arasındaki ayrımın görünür hale gelmesidir. 2026 1 Mayıs'ı göstermiştir ki doğru politik hedeflerle, kararlı bir mücadele çizgisiyle ve somut ihtiyaçlara yaslanan bir örgütlenme anlayışıyla militan bir hat kitleselleşebilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde şekillenecek sınıf hareketi kendisini yalnızca ücret artışları ya da ekonomik taleplerle sınırlandıramaz. Doğasını savunan köylü ile madende hakları için direnen işçi, sendikalaştığı için işten atılan depo emekçisi ile güvencesizlik altında çalışan öğretmen, gazeteci ya da sağlık emekçisi aynı toplumsal saldırının farklı hedefleridir. Mücadelelerin birbirinden kopuk görünmesi, onların ortak bir sınıfsal zemine sahip olmadığı anlamına gelmez.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunun çözümü mevcut sendikal bürokrasinin birkaç yöneticisini değiştirmek ya da eski yapıların daha iyi yönetilmesini sağlamak değildir. Sorun daha derindir ve çözüm de buna uygun bir yönelim gerektirmektedir.
Birincisi, geleneksel sendikal merkezlerin mülkiyetçi, rekabetçi ve dar kurumsal çıkarları önceleyen anlayışları aşılmalıdır. İşçi sınıfının birlik ihtiyacı herhangi bir konfederasyonun, sendikanın ya da grubun örgütsel çıkarlarından daha değerlidir. Bu nedenle sınıfın ortak çıkarlarını esas alan, dar grupçu refleksleri geride bırakan birleşik mücadele zeminleri yaratılmalıdır.
İkincisi, tekil direnişlerin yarattığı enerji kalıcı örgütlenmelere dönüştürülmelidir. Kendiliğinden patlayan öfke dalgaları sınıfın bilincinde önemli sıçramalar yaratabilir; ancak işyeri komiteleri, taban örgütlenmeleri ve süreklilik taşıyan mücadele mekanizmalarıyla birleşmediği sürece kalıcı sonuçlar üretmekte zorlanır. Görev, mücadele anlarında ortaya çıkan enerjiyi sürekli ve örgütlü bir güce dönüştürebilmektir.
Üçüncüsü, sınıf mücadelesi ücret pazarlığına indirgenemez. Barınma hakkından doğanın savunulmasına, demokratik haklardan ifade özgürlüğüne kadar yaşamın bütün alanları sermayenin saldırısı altındadır. İşçi sınıfı siyaseti de buna uygun biçimde toplumsal ve siyasal bir içerik kazanmak zorundadır. Ekonomik mücadele ile toplumsal mücadeleyi birbirinden koparan her yaklaşım, sermayenin yarattığı parçalanmayı yeniden üretmekten başka bir sonuç doğurmaz.
Dördüncüsü, direnişlerin hangi yapı tarafından örgütlendiğine, hangi gelenekten geldiğine ya da hangi bayrağı taşıdığına bakarak tutum almak sınıf hareketinin önündeki en büyük zaaflardan biridir. Bugün ihtiyaç duyulan şey rekabet değil dayanışma, dışlama değil ortaklaştırma, küçümseme değil büyütme iradesidir. Direnenin kim olduğundan bağımsız olarak her mücadeleyi ileri taşımak, yaygınlaştırmak ve zafere ulaştırmak ortak bir sorumluluktur.
İşçi sınıfı keni örgütlülüğünü eylemin içinde yeniden kuruyor. Bu tarihsel süreçte eski ve uzlaşmacı olanlar çözülecek; sınırları, yasal cendereleri, işkolu barajlarını ve makbullük sınırlarını tanımayan yeni, fiili ve meşru direniş hattı ise zaferi inşa edecektir.
Yol açılmıştır, iddiamız geleceğe dairdir. Sözümüzü sokakta söyledik, eylemimizi fabrikalara, madenlere, okullara taşıyarak bu düzeni kökünden sarsacak üretenlerin yöneteceği kuracak yolun her bir taşını birlikte döşeyeceğiz
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.