Gramsci’yi mekânsal bir lensle görmek, ona dışarıdan bir coğrafya teorisi eklemekten çok, düşüncesindeki ilişkisel ve tarihsel duyarlılığın coğrafi içerimlerini görünür kılma çabasıdır. Bu bakış, gündelik hayatın mekânsal organizasyonu, bölgesel farklılaşmalar, teritorial düzenlemeler ve hegemonik ilişkilerin tarihsel olarak tahkim edilmesi süreçleri içinde kurulduğunu gösterir. Hegemonya bu anlamda yalnızca düşünsel bir üstünlüğün ötesinde, belirli yaşam biçimlerinin, toplumsal normların ve mekânsal düzenlerin meşruluk ve itibar kazandığı, bazılarının ise dışlandığı yahut marjinalleştirildiği tarihsel bir örgütlenme mantığı olarak görünür hâle gelir

Marksizm’in gövdesinde, coğrafyanın ise -yakın zamana kadar- marjininde kalan Antonio Gramsci, mekânsal ve kuramsal bakımlardan çarpıcı ve doğurgan uğraklardan birini oluşturur. Uzun süre “tarihselci” bir kültür teorisyeni olarak dar bir çerçevede okunmuş olsa da Gramsci’nin dünyaya ilişkin pratik, felsefi, ilişkisel ve politik kavrayışı, Marksist literatürde aşina olunan toplumsal ve ekonomi politik analizlerin sınırlarını zorlar. Coğrafi olanı içkinleştirmesi özgün bir patikadır ve tam da bu nedenle Gramsci, özellikle eleştirel coğrafya ve kentsel Marksizm literatüründe, toplumsal ilişkilerin mekânsal bahsinde önem kazanan düşünürlerin başlıcalarındandır.
Bu bağlamda Gramsci, doğrudan bir coğrafya kuramcısı olduğu için değil, toplumsal gerçekliği ilişkisel, tarihsel ve yer yer belirgin biçimde coğrafi bir duyarlılıkla kavramaya imkân tanıdığı için önemlidir. Nitekim Gramsci ne sistematik bir mekân teorisi geliştirir ne de mekânı bağımsız bir teorik “kategori” olarak ele alır. Bununla birlikte onun düşüncesi, toplumsal çelişkilerin soyut bir boşlukta değil, belirli tarihsel yoğunluklar, bölgeler, üretim çevreleri ve toplumsal bağlamlar içinde geliştiğini mesnetli ve kapsamlı bir biçimde gösterir. Bu minvalde siyaset de mekândan bağımsız soyut bir mücadele olmayıp, toplumsal güçlerin tarihsel ve coğrafi bağlamlarda kurduğu ilişkiler bütünü olarak belirir.
Dolayısıyla Gramsci’yi mekânsal olarak yeniden okumak, ona dışarıdan bir coğrafya teorisi eklemek anlamına gelmez. Aksine, düşüncesinde mevcut olmakla birlikte çoğu zaman siyaset teorisinin gölgesinde kalan mekânsal içerimleri görünür kılma çabası olarak anlaşılmalıdır. Teritori, bölgesel farklılaşma, hegemonya, gündelik hayat, Güney sorunu ve Amerikanizm/Fordizm üzerine düşünceleri, üretim, yaşam çevresi ve toplumsal düzen arasındaki ilişkileri kavrayış biçimiyle birlikte ele alındığında, Gramsci’nin dikkate değer bir mekân-kuramsal imkân sunduğu görülmektedir. Nitekim Adam David Morton, Stefan Kipfer ve Gillian Hart gibi isimlerin çalışmaları, Gramsci’nin kavramsal araçlarını mekânsal ekonomi politik, gündelik hayat, ölçek siyaseti ve bölgesel farklılaşma tartışmalarıyla ilişkilendirerek bu potansiyeli görünür kılmıştır1.
İşbu yazı tam da söz konusu iddiadan hareketle, Gramsci’yi bir “mekân teorisyeni” olarak tanımlama anakronizmine düşmeden, onun düşüncesindeki mekânsal içeriği görünür kılarak hegemonya, tarihsel blok, gündelik hayat ve pasif devrim gibi temel kavramların coğrafi içerimlerini yeniden düşünmeyi önermekte, onun düşüncesindeki bahse konu mekânsal içeriği, toplumsal aktörlerin gündelik yaşam içinde kurduğu, yeniden ürettiği ve dönüştürdüğü ilişkiler bütünü olarak bir mekânsal praksis ekseninde tartışmayı amaçlamaktadır.
Antonio Gramsci’nin adı geçtiğinde çoğu zaman akla ilk olarak hegemonya, siyasal mücadele, devlet ve aydınlar sorunu gibi yaklaşımları gelir. Bununla birlikte yazınında içerilen mekânsal/coğrafi perspektife yapılmayan vurgu okuduğunuz yazının yukarıda da ifade edilen motivasyonudur: Toplumsal ilişkilerin, onun nezdinde, belirli tarihsel yoğunluklar, siyasal bağlamlar içinde oluştuğu ortadadır ve bu açıdan siyasal mücadele de fikirler arasındaki soyut bir çatışmanın, ötesindedir. Kritik olan nokta ise toplumsal ilişkiler ve siyasi eylem ve düşüncenin oluşu, doğuşu ve sürecinde mekânsal/coğrafi olanın aşkınsal bir bulunmayı yadsıyan dahli, Gramsci retoriği ile söylenirse bölgesel farklılaşmalar, teritorial örgütlenmeler, mekânsal hegemonik müdahale, tarihsel-coğrafi blokların başat rolüdür.
Bu noktada özellikle teritori kavramı dikkat çekicidir. Gramsci’de teritori, salt sınırlarla tanımlanan fiziksel-izdüşümsel bir alanın ötesinde, siyasal ilişkilerin yoğunlaştığı, toplumsal ittifakların üretildiği ve egemenlik ilişkilerinin maddi karşılık kazandığı tarihsel bir bağlama işaret eder. Dolayısıyla coğrafya, toplumsal süreçlerin üzerinde gerçekleştiği “kendinde şey”, yüzeyinden menkul bir mefhum olmaktan ziyade, toplumsal mücadelelerin tarihsel olarak örgütlendiği ilişkisel bir alandır. Bu çerçevede hegemonya da yalnızca sınıflar arasında kurulan soyut bir üstünlük ilişkisi olmayıp, bölgesel farklılıkların ve toplumsal bağların belirli tarihsel düzenlemeler içinde eklemlendiği maddi bir süreç olarak düşünülmeye elverişli hâle gelir.
Gramsci’nin zaman zaman değindiği “jeopolitik” meselesi de bu duyarlılığın izlerini taşır; ancak onun jeopolitiği, dönemin devlet merkezli ve çevresel determinizme açık klasik jeopolitik anlayışından ve tahmin edilebileceği üzere istilacı ve köktenci Alman jeopolitik geleneğinden belirgin biçimde ayrılır. Gramsci’nin ilgisi daha çok, Rudolf Kjellén’e gönderme yaptığı pasajlarda da görüldüğü üzere, siyasal olarak örgütlenmiş bölgeler ile bu bölgelerde gömülü toplumsal güçler arasındaki ilişkiler üzerinedir. Bu açıdan jeopolitik, klasik şekliyle sınırlar ya da devlet stratejileri bilgisi olmaktan çıkar, siyasal örgütlenmenin belirli tarihsel ve bölgesel bağlamlar içinde nasıl kurulduğunu düşünmenin bir yoluna dönüşür.
Gramsci’nin düşüncesindeki söz konusu yönelim, onun dünyaya dair ilişkisel kavrayışında daha açık biçimde görünür. Gramsci için dünya, üzerinde faaliyetler gerçekleştirdiği ve bir bütünlük olarak karşısına -ve haliyle dışına- aldığı donmuş bir nesne değildir. Onun nezdinde dünya insanın pratik faaliyetleri içinde kurduğu, deneyimlediği ve dönüştürdüğü tarihsel-toplumsal ilişkiler bütünüdür. İnsan dünyada yalnızca bulunmaz, ona müdahil olur, yerleşir, onu inşa eder, içinde ikamet eder, yeniden üretir ve aynı zamanda onun tarafından üretilir. Bu nedenle toplumsal çelişkiler de boşlukta ortaya çıkmaz, bir bölgenin yoksulluğu, bir coğrafyanın siyasal marjinalliği ya da belirli toplumsal grupların çatışması, tarihsel ilişkiler ve bölgesel düzenlemeler içinde şekillenir.
Gramsci’nin düşüncesindeki mekânsal damarın en görünür biçimde ortaya çıktığı uğrak, kuşkusuz Güney Sorunu üzerine yürüttüğü tartışmadır. İlk bakışta bu metin, yalnızca İtalya’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki ekonomik ve toplumsal farklılıklara ilişkin tarihsel bir analiz gibi görünebilir. Nitekim çoğu yorum, meseleyi sanayileşmiş Kuzey ile tarımsal Güney arasındaki gelişmişlik farkı üzerinden okumaya eğilimlidir; ancak Gramsci açısından mesele, yalnızca bölgesel eşitsizlikleri teşhis etmek değildir. Daha derinde, siyasal iktidarın coğrafi farklılıklar içinde ve bu farklılıklar aracılığıyla nasıl örgütlendiğini kavramaktır. Bu anlamda Güney Sorunu, bir bölgesel kalkınma probleminden çok, hegemonyanın mekânsal kuruluşuna dair bir soruşturma olarak okunmaya açıktır.
İtalya’nın birleşme sonrasındaki toplumsal yapısı bu sorunun tarihsel bağlamını görünür kılar. Kuzey İtalya sanayileşmiş, kentleşmiş ve kapitalist üretim ilişkilerinin yoğunlaştığı bir merkez olarak gelişirken, Güney daha çok tarımsal üretime dayanan, büyük toprak sahiplerinin etkili olduğu ve siyasal bakımdan görece bağımlı bir toplumsal örgütlenme sergilemektedir. Bununla birlikte Gramsci, bu farklılaşmayı doğrusal bir gelişmişlik anlatısı içinde düşünmez. Mesele yalnızca “ileri Kuzey-geri Güney” ayrımı değildir; çünkü böylesi bir okuma, bölgesel eşitsizlikleri doğal ve kendiliğinden süreçler gibi gösterme riski taşır. Gramsci’nin asıl katkısı, Kuzey’in gelişmişliği ile Güney’in geri bırakılmışlığını tarihsel ilişkisellik ve karşılıklı bağımlılık temelinde birbirini kuran süreçler olarak düşünmesidir. Böylece bölgesel farklılıklar, aynı tarihsel-toplumsal bütünlüğün eşitsiz biçimde örgütlenmiş momentleri olarak görünür hâle gelir.
Böyle bakıldığında Kuzey’in yükselişi, Güney’den bağımsız gerçekleşmiş bir başarı hikâyesi olarak düşünülemez. Güney bir yandan tarımsal hinterland, emek rezervi ve siyasal destek alanı işlevi görürken, diğer yandan büyük toprak sahiplerinin mütehakkim blokla kurduğu ilişkiler aracılığıyla mevcut düzenin sürekliliğine eklemlenir. Böylece ortaya çıkan şey, eşitsiz fakat ilişkisel bir tarihsel bloktur. Hegemonya burada yalnızca sınıflar arasında kurulmaz, bölgeler arasında kurulan bir siyasal örgütlenme biçimi olarak belirir. Sanayi burjuvazisi ile Güney’deki toprak aristokrasisi arasındaki ittifak hem ekonomik hem de teritorial bir düzenleme üretmektedir (Gramsci, 1986, s. 57–58).
Tam da bu nedenle Güney Sorunu, toplumsal iktidarın coğrafi karakterini düşünmek açısından oldukça verimli bir metindir; çünkü Gramsci, belirtildiği üzere bölgesel farklılıkların yalnızca ekonomik eşitsizlikler olmadığını, aynı zamanda kültürel temsil biçimleri, siyasal söylemler ve gündelik “sağduyu” (common sense) aracılığıyla üretildiğini de ima eder. Bir bölge hem yoksullaştırılmaz hem de belirli imgelerle tanımlanır. Geri, irrasyonel, gelişmeye dirençli ya da modernleşmeye muhtaç olarak temsil edilen coğrafyalar, siyasal tahakkümün kültürel zemini hâline gelir. Bu tür mekânsal temsil biçimleri, belirli eşitsizlikleri olağan ve kaçınılmaz gösteren hegemonik sağduyunun bir parçası olarak işler (Gramsci, 1986, s. 33–34). Böylece coğrafi eşitsizlik yalnızca maddi değil, ideolojik bir içerik de edinir. Gramsci’nin dikkat çektiği önemli noktalardan bir tam da burada görünür olmaktadır. Mezkûr temsil biçimleri kültürel önyargılar ile birlikte siyasal işlev gören mekânsal sınıflandırmaları da içerir. Güney’in “geri”, “barbar”, irrasyonel ya da kendi sefaletinden sorumlu “hayali” bir coğrafya (“imaginative geography”) olarak temsil edilmesi, bir çeşit “Doğu İtalya” inşası, bölgesel eşitsizlikleri doğal ve kaçınılmaz, verili ve mutlak göstermeye hizmet eder. Böylece toplumsal tahakküm yalnızca ekonomik bağımlılık üzerinden değil, belirli coğrafyaların gündelik sağduyu (ortak olmayan “ortak” duyu) içinde aşağı konumlandırılması yoluyla da yeniden üretilir.
Nitekim sonraki dönemlerde geliştirilen “iç sömürgecilik” (internal orientalism) tartışmalarının sıklıkla Gramsci’ye dönmesi tesadüf değildir. Her ne kadar Gramsci doğrudan böyle bir kavram kullanmasa da Güney Sorunu ülke içindeki bölgesel eşitsizliklerin siyasal bağımlılık, kaynak aktarımı ve kültürel aşağılanma mekanizmalarıyla birlikte düşünülmesine imkân veren güçlü bir teorik zemin sunmuştur. Dolayısıyla Gramsci’yi doğrudan bir iç sömürgecilik kuramcısı olarak görmekten ziyade, onun analizinin sonraki coğrafi ve postkolonyal okumalar açısından verimli bir referans noktası oluşturduğunu söylemek daha isabetli görünmektedir.
Sonuç olarak, Gramsci açısından hegemonya yalnızca sınıfsal üstünlüğün ideolojik meşrulaştırılması değil, coğrafi farklılıkların ve bölgesel ilişkilerin siyasal olarak örgütlenmesidir. İktidar, yalnızca sınıflar arasındaki ilişkilerin kaba bir yorumuna, ortodoks bir anlatıya sıkışmayıp, merkez-çevre ayrımları, bölgesel eşitsizlikler ve tarihsel olarak kurulmuş mekânsal farklılıklar içinde de işler. Hegemonyanın mekânsal niteliği bölgeler arası ilişkilerde olduğu kadar, gündelik hayatın maddi organizasyonunda da içerilir.
Gramsci’nin düşüncesindeki mekânsal içeriği görünür kılan en önemli kavramlardan bir diğeri de ünlü hegemonya kavramıdır. Ancak hegemonya çoğu zaman eksik bir biçimde, yalnızca ideolojik söylemler, kültürel temsil biçimleri ya da siyasal ikna süreçleri üzerinden anlaşılır. Bu okuma bütünüyle yanlış değildir; fakat Gramsci açısından hegemonya yaşam çevreleri ve gündelik pratikler içinde kurulan çok daha kapsamlı bir toplumsal örgütlenme biçimini ifade eder. Bu nedenle kavram, mekânsal bir pratik olarak yeniden düşünülmeye açıktır.
Bu noktada Gramsci’nin sıkça atıf yapılan fakat çoğu zaman yeterince açılmayan “ideolojinin maddi yapısı” fikrine dönmekte fayda bulunmakta. Gramsci açısından ideoloji fikirler ya da düşünsel temsillerden çok daha fazlasıdır ve bir dünya görüşünün toplumsal olarak etkili olabilmesi için kurumsal ve maddi eşleniklere ihtiyacı vardır. Hegemonik rejimin işlemesi, söylemlerin geçerliliği kadar mekânsal örgütlenmelerin somutlaşmasına da bağlıdır. Gramsci’nin Batı toplumlarını tanımlarken kullandığı “siperler ve kaleler zinciri” metaforu, bu mekânsal niteliği daha görünür kılar. Ona göre hegemonya yalnızca devletin merkezinde yoğunlaşan bir iktidar biçimi değildir, eğitim kurumları, dini yapılar, sendikalar, kültürel çevreler ve gündelik yaşam ağları boyunca dağılan çok katmanlı bir tahkimat düzeni içinde işler. Bu nedenle sivil toplum, aynı zamanda toplumsal çevreye gömülü mevzilenmelerin de alanıdır. Hegemonya, tam da bu mekânsal tahkimat sayesinde süreklilik kazanır (Gramsci, 1986, s. 156–157). Dolayısıyla hegemonya, düşünsel iknaya indirgenemeyecek ölçüde, toplumsal aktörlerin gündelik yaşam içinde yeniden ürettikleri bir praksis olarak kavranmalıdır; rıza, belirli mekânsal düzenlemeler ve tekrar eden toplumsal alışkanlıklar aracılığıyla maddileşir.
Bu perspektiften bakıldığında sokaklar, kamusal mekânlar, konut örüntüleri ve gündelik hareket ağları yalnızca fiziksel çevre unsurları değildir. Hangi davranışların normal kabul edildiği, kimlerin görünürlük kazandığı, hangi toplumsal grupların merkezde ya da çevrede konumlandığı ve hangi yaşam tarzlarının meşru sayıldığı büyük ölçüde gündelik mekânsal organizasyon içinde şekillenir. Kent burada yalnızca bir örnektir, asıl mesele daha geniştir; toplumsal çevrenin bütünü hegemonik ilişkilerin maddi yoğunluk kazandığı bir sahaya dönüşür. Bu nedenle Gramsci’de mekân hegemonyanın üretildiği, yeniden üretildiği ve doğal hâle getirildiği tarihsel bir ilişkiler alanı olarak okunmalıdır.
Özetle, Gramsci’nin düşüncesinde hegemonya bedenlerin, gündelik ritimlerin, kurumların ve mekânsal düzenlemelerin birlikte işlediği bir toplumsal organizasyon biçimidir. Bu okuma, mekânı ideolojinin dışsal arka planı olmaktan çıkarır ve onu toplumsal rızanın maddi üretim süreçlerinin merkezine yerleştirir. Tam da bu nedenle Gramsci’yi mekânsal olarak yeniden okumak, hegemonyayı gündelik coğrafyanın örgütlenmesi meselesi olarak kavramayı gerektirir.
Gramsci’nin düşüncesindeki mekânsal içeriği görünür kılan bir diğer önemli uğrak, pasif devrim kavramı ile Amerikanizm/Fordizm üzerine yürüttüğü tartışmalardır. İlk bakışta bu iki mesele farklı hususlar gibi görünse de aslında ortak bir soruda kesişir: Kapitalist toplumsal düzen kriz anlarında kendisini yalnızca ekonomik yeniden yapılanmalarla mı sürdürür, yoksa gündelik hayatı, mekânı, zamanı ve toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyerek mi istikrar kazanır? Gramsci’nin yanıtı ikincisine daha yakındır. Çünkü onun açısından kapitalizm yalnızca üretim ilişkilerinin değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın bütünsel organizasyonunun yeniden kurulmasıyla ayakta kalır. Tam da bu nedenle Amerikanizm/Fordizm hegemonik düzenin mekânsal ve gündelik yeniden üretimi açısından düşünülmesi gereken bir momenttir.
Pasif devrim kavramı burada özel önem taşır. Kavram, en genel anlamıyla, toplumsal krizlerin radikal kırılmalara dönüşmeden, yukarıdan kontrollü dönüşümler ve reformlar aracılığıyla yeniden düzenlenmesini ifade eder. Egemen düzen, kendisine yönelen toplumsal basınçları bütünüyle bastırmak yerine, belirli talepleri soğurarak ve kontrollü biçimde dönüştürerek kendi sürekliliğini sağlar. Böylece değişim yaşanır; fakat bu değişim devrimci bir kopuş değil, mevcut düzenin yeniden tahkim edilmesi biçiminde işler. Bu açıdan Amerikanizm/Fordizm, Gramsci açısından yalnızca üretim kapasitesini artıran bir ekonomik modelden çok daha fazlası olup, kapitalist düzenin krizlerini yönetme, mevcut düzenin belirli kesimler açısından yeniden kabul edilebilir kılınması ile yeni bir toplumsal uzlaşma üretme biçimi olarak okunabilir. Bu süreç aynı zamanda mekânsal bir yeniden düzenlemeyi de içerir: Toplumsal yaşamın farklı ölçekleri -işyeri, mahalle, kent ve gündelik dolaşım ağları- yeni üretim mantığıyla uyumlu biçimde yeniden örgütlenir. Böylece pasif devrim ile toplumsal çevrenin kontrollü yeniden ölçeklendirilmesi mümkün hale gelir.
Özellikle Fordist üretim modeli bu dönüşümün maddi temelini görünür kılar. Detroit tipi üretim sistemiyle birlikte emek süreci daha önce görülmemiş ölçüde parçalanmış, zaman standartlaştırılmış ve beden hareketleri sıkı biçimde disipline edilmiştir. Üretim bandı teknik anlamda verimlilik sağlar; fakat aynı zamanda bedenlerin ritmini ölçen, hareketleri denetleyen ve üretkenliği mekânsal organizasyon aracılığıyla artıran da bir düzenleme biçimidir. Fabrika bu anlamda yeni bir toplumsal disiplin biçiminin mekânsal prototipi hâline gelir. İşbölümünün keskinliği, doğrusal akış mantığı, gözetim imkânı ve standartlaşmış çalışma düzeni, üretim mekânını aynı zamanda pedagojik bir çevreye dönüştürür; ancak Gramsci açısından kritik mesele tahmin edileceği üzere bu rasyonalitenin fabrikanın sınırlarını aşması ile ilgilidir. Fordist birikim rejimi, üretim mekânından taşarak gündelik yaşamın bütünü üzerinde etkili olmaya başlar. Böylece çalışma temposunu düzenleyen mantık, konut alanlarına, ulaşım ağlarına, boş zaman kullanımına ve yerleşim örüntülerine kadar yayılır. İş ve yaşam alanlarının daha keskin biçimde ayrılması (zonning), emek gücünün yeniden üretimine uygun konut çevrelerinin oluşması, standartlaşmış yerleşim düzenleri ve zamanın daha sıkı planlanması bu dönüşümün mekânsal etkisi arasında düşünülebilir. Kent üretim temposuna uyumlanır, üretim kente yüklenir ve diyalojik olarak kent üretimde görünür, belirir. Gündelik hayat da bu süreçte giderek daha programlı, öngörülebilir ve disiplinli ritimler içinde örgütlenir, çalışma, dinlenme ve tüketim pratikleri belirli bir toplumsal normallik etrafında olağanlaştırılır ve günün sonunda elbirliği ile üretim ilişkileri ve mekânsal Taylorizm iç içe geçerek sistem süreğenleştirilir, güncellenir.
Bu nedenle Amerikanizm, Gramsci açısından gündelik hayatın rasyonelleştirilmesine dönük geniş ölçekli bir toplumsal mühendislik projesidir. Amaç yalnızca daha üretken işçiler yaratmak değil, aynı zamanda daha öngörülebilir davranış kalıpları, düzenli aile yapıları, disiplinli zaman kullanımı ve kitlesel tüketim alışkanlıkları üretmektir. Hijyen normlarından boş zaman kültürüne, tüketim alışkanlıklarından toplumsal cinsiyet rollerine kadar gündelik yaşamın farklı alanları yeniden örgütlenir. Böylece kapitalist üretim modeli sosyo-mekânsal bir bağlama oturur. Bu yeni gündelik düzen, zamanla bir tür hegemonik sağduyuya dönüşerek, güdümlü ve yüklü yaşam ritimlerini doğal ve olağan kılar.
Gramsci’yi mekânsal bir lensle görmek, ona dışarıdan bir coğrafya teorisi eklemekten çok, düşüncesindeki ilişkisel ve tarihsel duyarlılığın coğrafi içerimlerini görünür kılma çabasıdır. Bu bakış, gündelik hayatın mekânsal organizasyonu, bölgesel farklılaşmalar, teritorial düzenlemeler ve hegemonik ilişkilerin tarihsel olarak tahkim edilmesi süreçleri içinde kurulduğunu gösterir. Hegemonya bu anlamda yalnızca düşünsel bir üstünlüğün ötesinde, belirli yaşam biçimlerinin, toplumsal normların ve mekânsal düzenlerin meşruluk ve itibar kazandığı, bazılarının ise dışlandığı yahut marjinalleştirildiği tarihsel bir örgütlenme mantığı olarak görünür hâle gelir.
Bu yönüyle Gramsci, toplumsal düzenin yalnızca siyasal ve ekonomik kurumlar üzerinden değil, gündelik pratikler, mekânsal organizasyonlar, bölgesel farklılaşmalar ve mütehakkim tarihsel blokların kuruluşu üzerinden nasıl tahkim edildiğini düşünmeye imkân veren güçlü bir kuramsal mecra sunmaktadır. Dolayısıyla hegemonyanın coğrafyasını, gündelik mekânsal kuruluşunu ve toplumsal düzenin tarihsel-coğrafi örgütlenmesini düşünmeye imkân sağlayan güçlü bir kuramsal kaynak olarak yeniden okunmayı hak etmektedir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.