Irkçı-faşist hareketlerin “alternatif” olarak yükseliyor oluşu aynı zamanda uluslararası devrimci-komünist hareketin ve daha geniş bir ifadeyle enternasyonal özgürlük cephesinin ve hegemonyasının zayıflığına işaret ediyor. Ancak tarihsel deneyimler ve devrimci-demokratik kuvvetler hükmünü yitirmiş değildir. Tutarlı antiemperyalist bir çizgi etrafında ırkçılığa, şovenizme, faşizme ve sömürgeci savaşlara karşı geliştirilecek devrimci enternasyonal anlayış ve mücadele cephesi durumu değiştirebilir. Tarih, emperyalist savaşlara karşı başta gençlik olmak üzere işçi sınıfı ve ezilenlerin tutarlı bir tutum alması ve mücadele etmesinin egemenlerin planını defalarca kez bozmayı başardığına tanıktır. Tüm riskler, olanaklar ve güncel koşullar çerçevesinde bu görev önümüzde durmaktadır. Mücadelenin gücü tayin edici olacaktır

Emperyalist küreselleşme aşamasında kapitalizmin içinde bulunduğu varoluşsal kriz her geçen gün daha yakıcı bir hal alıyor. Ekonomik, siyasal, toplumsal ve ideolojik sonuçları itibariyle bir “yeni durum” yaratan bu süreç derinleşerek devam ediyor. Tüm coğrafyalara özgün biçimde yansımaları olan bu çoklu kriz hali emperyalist merkezlere ve onların mali-ekonomik sömürgelerine; uluslararası devrimci-komünist harekete, demokratik-toplumsal mücadele dinamiklerine ve tüm politik kuvvetlere yeni pozisyonlar almayı dayatıyor.
Bu varoluşsal krizin bir izdüşümü olan ve “geçiş süreci” olarak da tarif edebileceğimiz dönemin kaçınılmaz sonuçlarından biri de savaştır. Bu olgu, bahse konu sürecin hem bir sonucu hem de dinamosudur. Savaşları yalnızca bir sonuç olarak değerlendirmek eksik bir tespit olur. Zira kâr oranlarını yükseltmek, daha fazla zenginleşmek ve hegemonyasını genişletmek adına egemenlerin dört kolla sarıldığı bu sömürgeci savaşlar, yine aynı sınıf bakımından krizden çıkışın bir yolu olarak değerlendirilmektedir.
Gelinen aşamada egemenler arası rekabetin her gün daha fazla derinleştiğini ve diplomasinin yerine gitgide zor araçlarına daha fazla başvurulduğunu görüyoruz. Ancak günün sonunda bu güçlerin kapitalist sömürü düzeninin devam etmesi konusunda bir ortaklık içinde oldukları unutulmamalıdır. Bu rekabet dönüp dolaşıp yine işçi sınıfı ve ezilenleri vurmakta, rekabetinin faturası onlara kesilmektedir. Ancak madalyonun bir yönünde bu gerçek varken diğer yönü ezilenlerin öfkesi ve isyanıyla kaplıdır. Egemenlerin krizini derinleştiren unsurlardan biri de işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesidir. Bu nedenle emperyalist kapitalizmin muradı, bu süreci “devrim” gibi bir “kaza” ile karşı karşıya kalmadan aşabilmektir.
Bu tablo ve gidişatın bir sonucu olarak emeğin sömürüsü, doğanın talanı, halkın yoksullaştırılması ve mülksüzleştirilmesi, erkek egemenliğinin yüceltilmesi, ezilenlerin tüm ekonomik-politik kazanımlarını tırpanlanması, söz, eylem, örgütlenme ve toplanma hakkında cisimleşen politik özgürlüğe dönük saldırıların tırmandırılması ve dahasıyla ezilenlerin kuşatıldığı zamanlardayız. Bununla birlikte girişte de ifade ettiğimiz üzere egemenler arası rekabetin yeni bir paylaşım savaşının kapılarını araladığını görüyoruz. Bugün lokal biçimde cereyan eden ve bölgesel düzeye varan ancak sonuçları tüm dünyayı etkileyen sömürgeci-yayılmacı savaşlar ve emperyalist saldırganlık bu eksende düşünülmelidir. Değişik çevrelerce “3. Dünya Savaşı” biçiminde tarif edilen yeni bir paylaşım savaşının belirtilerinin dünden çok daha hissedilir hale geldiğini söylemek pekala mümkündür. Ukrayna-Rusya, İsrail-Filistin ve İran-ABD savaşıyla kristalize olan tablo, bu gerçekliği daha somut ve açık biçimde ortaya koymaktadır. Sonuç itibariyle ezilenler cephesinin müdahalesiyle bir iç savaş veya ayaklanmaya dönüştürülemediği her durumda yeni bir yıkım anlamına gelen bu emperyalist saldırganlık ve sömürgeci savaşlar devrimci-demokratik hareketin dikkat merkezinde durmak zorundadır.
Tüm bu gelişmelerin ışığında savunma sanayisine yapılan yatırımlar ve istihbarat, bilgi-işlem faaliyetlerine ayrılan bütçelerin her geçen yıl artırılmasından tutalım da yeni askeri üslerin inşası ve birçok bölgeye yeni birliklerin konuşlandırılmasına kadar birçok girişimin büyük savaş hazırlığı kapsamında olduğu ortadadır. Bilişim teknolojileri, sanayi, ticaret, para politikaları ve piyasa spekülasyonları savaş etrafında şekilleniyor. Toplumsal ilişkiler, eğitim kurumları, kamu hizmetleri, medya-iletişim araçları ve din; savaş düzenine göre dizayn ediliyor. Ve en nihayetinde ucuz işçi cennetlerine yönelerek düşük ücret, ucuz maliyet ilkesiyle hareket eden uluslararası sermaye, krizin tüm yükünü emekçilerin sırtına yüklüyor ve yükselen toplumsal hareketleri baskı altına almaya ve etkisizleştirmeye çalışıyor. Nihai hedef “devrimci” potansiyel taşıyan tüm güçlerin tasfiyesidir. Bu Bu tasfiyeci saldırılar, emperyalist kapitalist sistemin, özellikle sistemin varlığının tehlikeye düştüğü anlarda öncelikli olarak başvurduğu karaktersitik özelliği ve güncel siyasal gayesidir.
Peki bu tablo içinde coğrafyamızda durum nedir? Emperyalizmin işbirlikçisi ve aynı zamanda onun mali-ekonomik sömürgesi olan Türk burjuva devletinin mevcut koşullar içinde bir fırsat arayış peşinde olduğunu görmek gerekir. Halihazırda egemen sınıf olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve siyasal islamcı faşist şeflik rejimi, yeni duruma göre pozisyon almaya çalışmaktadır. Emperyalizmle ilişkisini daha ileri düzeyde örgütlemek ve iktidarını sürdürmek isteyen AKP-MHP ittifakının planı; “içeride” bir mezar sesizliği yaratmak, “dışarıda” ise işgallerini büyüterek ve etki alanlarını genişleterek yayılmacılığını artırmak üzerine kuruludur. Faşist baskı ve yasalarla güvence altına alınmış ucuz işçilik garantisi ve vaadiyle uluslararası tekellere yatırım çağrısı yapılması ve bununla birlike emperyalist merkezlerden yeni görevler istemesi bununla ilgilidir. ABD-AB ve NATO’nun stratejik planına bağlı şekilde hareket eden ve yer yer egemenler arası çelişkilerden faydalanıp denge siyaseti de izleyen Türk devleti ve onun sahibi sermayedarlar daha fazla zenginlik hevesleriyle ellerini ovuşturmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Adana’dan Malatya’ya ve Konya’ya kadar yeni hava savunma sistemlerinin yerleştirilmesi, NATO tatbikatları, “milli” gösteriler, “envanter” tanıtım şovları ve dahası bu hazırlık süresinin bir aşamasıdır. Velhasıl, 7-8 Temmuz’da NATO zirvesinin Ankara’da yapılacak olması dahi yine bu hazırlık ve pozisyon bağlamında değerlendirilmelidir.
Bu hazırlık faaliyetlerinin bir boyutu da “meşruluk” ve toplumsal desteğin sağlanmasıdır. Erdoğan ve Bahçeli tarafından sıkça telaffuz edilen “iç cephe tahkimatı” öylesine söylenmiş bir hamaset cümlesi değildir. Egemenler bu hususta medya-iletişim araçlarından eğitime varan geniş bir yelpaze içinde gelişkin bir propaganda faaliyeti yürütüyorlar. Dizi-film sektörü, reklamlar, müzik piyasası, konserler, televizyon programları vb. hepsi bu eksende şekillendiriliyor. Adeta bir “savaş düzeni”ne geçiş söz konusudur dersek abartmış olmayız. TEKNOFEST gibi festivaller, askeri mühimmat ve teçhizatların gösteriminin yapıldığı sergiler ve buralara düzenlenen zorunlu “okul gezileri” ve bunlara benzer türlü faaliyetlerle savaş günlük yaşamın parçası oluyor normalleşiyor. Öğrenciler baskı ve zorla bu etkinliklere götürülüyor ve eğitim müfredatı savaşa göre dizayn ediliyor. Amaç hem bir militarist kuşak yetiştirmek hem de rejimin savaş politikalarına meşruluk kazandırmaktır.
Bilindik yöntemler olan “Her Türk asker doğar” sloganı veya erkek çocuklara askeri üniforma ve savaş oyuncakları alınması gibi klasik biçimlerle özendirilen militarizm, koşullara uygun şekilde “modernleştiriliyor”. Ancak çocuklar ve gençler artık oyuncaklarla değil bizzat savaş-şiddet araçlarının kendisiyle haşır neşir durumdalar. Çeteleşme ve silahlanma meselesinde yaş ortalamasının 11-12’ye kadar düşmesi de aynı zamanda yoksulluğun, toplumsal çürümenin, erkek egemenliğinin ve egemen devlet militarizminin yarattığı bir sonuçtur.
Militarizm baştan aşağı yaşamın tüm alanlarına yedirilmeye çalışılmaktadır. Örneğin rejim tarafından ilan edilen “Aile yılı” kampanyası militarist bir öze sahiptir. Kadınların evsel köleliğini derinleştirerek sermayeye daha fazla işçi, orduya daha fazla asker yetiştirmek için dayatılan nüfus politikaları savaş hazırlığının bir başka görüngüsüdür.
Yine yakın zamanda yaşanan okullardaki katliamları veya değişik zamanlarda türeyen “amok koşucuları”nı da bu zeminde okumak gerekir. Proje okulları, staj mekanları ve MESEM gibi modeller üzerinden çocukların ve gençlerin savaş-savunma araçlarının üretim süreçlerine dahil edilmesi ve bunun aynı zamanda “milli mesele” olarak pazarlanması militarist bir kuşak yetiştirme konusunda rejimin epey etraflı bir çalışma içinde olduğunu göstermektedir.
Egemenler içine düştükleri krize bir çözüm olarak gördükleri bu savaşları tertiplerken gerekli toplumsal desteği sağlayabilmek adına şovenizm ve militarizme can simidi gibi sarılıyorlar. Bu öyle bir “tertipleme” faaliyetidir ki, örneğin Türk burjuva devletinin istisnasız hep bir düşmanı vardır. Konjonktür ne olursa olsun mutlaka ülkeyi bölmek, yıkmak, “yozlaştırmak” veya işgal etmek isteyen birileri vardır (!) Bu durum salt coğrafyamıza has değil, faşizmin karakteristik bir özelliğidir. Devlet “kötülere” karşı hep birlikte mücadele halindedir. Bununla amaçlanan, “düşmana karşı savaşan devletin ve hatta onun liderinin arkasında” firesiz bir dizilim yaratmaktır. Düzene, devlete, ve “yüce lidere” bağlılığın yeniden ve yeniden tesisidir.
Üzerinden atlanmaması gereken bir diğer husus ise yaratılan bu savaş olgusu ve “düşman” algısı etrafında “içerideki düşmanların” yok edilmesi hedefidir. “Milli mesele” yahut “milli güvenlik sorunu” olarak tarif edilen savaşla toplumsal mücadele dinamiklerinin tasfiyesi de hedeflenir. Bunu bir yandan baskı, gözaltı, tutuklama gibi saldırılarla ya da yaratılan şoven dalgayla hayata geçirmeye çalışan iktidarın amacı durumu fırsata dönüştürmektir.
Şovenizm Türk devletinin en nemli dayanaklarından biridir. “Beka sorunu” veya “yerli-milli” gibi tarifler altında yıllardır Kürt düşmanlığı, Alevi düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı ve daha fazlası bizzat devlet tarafından örgütlenmektedir. Şovenizm o veya bu şekilde her dönem diri bir olgu olarak elde tutulmaktadır. Kitlelerin bilincini bulanıklaştıran, sol-sosyalist hareketin çizgisini yamultan ve rejime meşruluk kazandıran bir toplumsal desteğin oluşmasını sağlayan bu dinamik, etkin biçimde devrededir. Bu zehirle, rejim kendisine karşı biriken toplumsal öfkeyi pasifize etmeyi ve dağıtmayı amaçlamaktadır. Mevcut yoksullaşma krizi başta olmak üzere, gelişen ve derinleşen çelişkilerin siyasal ve toplumsal bir eyleme dönüşmesini engellemek ve hatta bu gerilimi demagoji yoluyla arkalamaya çalışmaktadır. Emekçi halkın gözüne perde indirilirken emperyalizmle işbirliğinde sınırlar zorlanmaktadır. Günün sonunda “yeni durum” bağlamında emperyalist merkezlerden görev ve sorumluluk istenmekte ve onların çıkarlarına uygun biçimde hareket edilmektedir.
Bu hususta rejimi ayakta tutma görevi yalnızca AKP-MHP’nin meselesi değildir. Paydaşları ve aparatları bu “kutsal görev” uğruna isimlerini en başa yazdırmışlardır. 19 Mart’ta ve 8 Mart’ta Kürtçe sloganlara saldıranlar, Hacettepe’de devrimci-demokrat öğrencilere saldıranlar, ODTÜ’de “Devrim”i hedef alanlar, birçok defa pogrom girişimine varan saldırılarla göçmen-mülteci avına çıkanlar ve benzeri çığırtkanlıklarda bulunanlar ırkçı-faşist propagandanın hegemonyası altında gelişmektedir. Kadın düşmanı, mülteci-göçmen karşıtı, LGBTİ+ düşmanı bu hareketler dünyanın değişik yerlerinde gelişen yeni faşist hareketlerle ortak yönelim ve özelliklere sahiptir. Coğrafyamızda da gelişim gösteren bu hareketler, AKP-MHP’de cisimleşen düzene karşı, halkın biriken öfkesini kendi siyasal-ideolojik çıkarları doğrultusunda arkalamaya çalışmakla birlikte, aynı zamanda bu öfkeyi Saray’dan uzaklaştırmaya hizmet etmektedirler. Bu çevreler “muhalefet” kisvesi altında “Türk devlet geleneğinin” yapısal ve hatta varoluşsal kodlarını sonuna kadar muhafaza etmeye çalışırlar. Halk isyanları ve toplumsal mücadele dinamiklerinin düzeniçileştirilmesi ve ehlileştirilmesi görevi bunlara verilmiştir. Rejimi krize sokacak düzeye varmadıkları ve “makul” sınırlar içinde kaldıkları sürece egemenler bu eğilim ve eylemleri öpüp başına koyacaktır.
Dünyanın egemenler tarafından “yok oluşa” doğru sürüklendiği emperyalist küreselleşme çağında, sermaye sınıfının çıkarları ve düzenin devamı uğruna atılan adımlar, sömürgeci-yayılmacı savaşları ve emperyalist saldırganlığı tırmandırıyor. Kriz ve savaşlar bir iç savaş yahut devrimci bir isyana-ayaklanmaya dönüştürülemediği her durumda ezilenler için dünyayı daha yaşanmaz bir hale getiriyor. Dünyanın değişik bölgelerinde yükselen itirazlara tanık olduğumuz şu günlerde ezilenlerin öfkesini burjuva-faşist iktidarlara yöneltmek yakıcı bir mesele haline geliyor.
Tüm bunların arasında ırkçı-faşist hareketlerin “alternatif” olarak yükseliyor oluşu aynı zamanda uluslararası devrimci-komünist hareketin ve daha geniş bir ifadeyle enternasyonal özgürlük cephesinin ve hegemonyasının zayıflığına işaret ediyor. Ancak tarihsel deneyimler ve devrimci-demokratik kuvvetler hükmünü yitirmiş değildir. Tutarlı antiemperyalist bir çizgi etrafında ırkçılığa, şovenizme, faşizme ve sömürgeci savaşlara karşı geliştirilecek devrimci enternasyonal anlayış ve mücadele cephesi durumu değiştirebilir. Tarih, emperyalist savaşlara karşı başta gençlik olmak üzere işçi sınıfı ve ezilenlerin tutarlı bir tutum alması ve mücadele etmesinin egemenlerin planını defalarca kez bozmayı başardığına tanıktır. Tüm riskler, olanaklar ve güncel koşullar çerçevesinde bu görev önümüzde durmaktadır. Mücadelenin gücü tayin edici olacaktır.
Kaynak: Özgür Gençlik
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.