Burjuvazinin çıkarlarına olan ideolojileri bozguna uğratacak olan sınıfın güçlenmesidir. İşçi grevlerindeki direniş ateşleri, paylaşılan yemekler, birbirine karışan hayat hikayeleri, düşmanın karşısında omuz omuza yürümek, mücadele esnasında düşünsel ve bedensel ortaklıklar yaratmak ırkçılıkla mücadele etmenin en kuvvetli yoludur. Irkçı kontrgerilla çetelerini yok saydığımızda yok olacaklarını düşünmek yanlış olur. Milliyetçiler, sınıfın ve toplumsal mücadele alanlarını yalnızca provoke etme çabasında değiller. Sosyalizme dair tasavvurları da yok etmek üzerine. Dün silahları konuşurdu, bugün “bir süreliğine” provokasyonları konuşuluyor. Ümit Özdağ ve çevresi 10 yılı aşkındır kurduğu istihbarat planlarını bugün adım adım gerçekleştiriyor

"‘Bilgiyi veren yargıyı belirler’ ilkesi gereği, toplumun gerçekten ne olduğunu değil, enformasyon savaşının toplumun gerçekliği nasıl algılaması gerekiyor ise o tür bilgiler ile toplumsal zihin bombardımana tabi tutulmalıdır… Sivil enformasyon savaşının algı yönetimi amacı ile bilgi evrenindeki veri malumat veya bilgiye yapılan müdahale ile söylenilen yalan ve yapılan tahrifat ile yeni bir gerçeklik oluşturuşmaya ve bu gerçeklik ile zihinler kurgulanmaya çalışılır."–Ümit Özdağ, İstihbarat Teorisi
Zafer Partisi dünyadaki yeni sağ akımlardan ilhamla ama Türk usulü faşizmin devlet merkezli ve tepeden aşağı örgütlenme modeliyle uyumlu biçimde sağcı ve Soğuk Savaş kalıntısı iktidar unsurlarına ilintili biçimde görevini ifa etmektedir. Bu yazıda esas olarak bu görevin bugünün koşullarındaki stratejisini inceleyeceğiz.
Bugün yoksullar savaşlarda ölmeye ikna olmuyor, gençler de sermayenin biçtiği hiçbir acıyı kucaklamıyor. Dünyanın her yanında kitleler emperyalizme karşı seslerini yükseltiyor. Türkiye’de islamcı-seküler millyetçilik itibarını kaybediyor. Ümit Özdağ ve çevresinin milliyetçi hareketi yönlendirme biçimi, sermayenin bu savaş politikası ve anti-komünist savunma-saldırı ihtiyacına yöneliktir. Tarz değişimleri ise itibar kayıplarından ötürüdür. Emperyalist haydutluğun ve holdingci kuşatmanın senaryolarını, sermayenin aparatı olan milliyetçilerin hamlelerini dağıtacak olan “game changer” örgütlü işçi sınıfıdır, tarihi ilerleten bu güce güveniyoruz.
Zafer Partisi Başkanı Ümit Özdağ’ın 2005’te kurduğu, bugün kadrosunun doğrudan başdanışmanlık ilişkilerinin bulunduğu 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nün “Psikolojik Operasyon, Algı Yönetimi ve Propaganda” metninden bir pasaja bakalım:
İkna çabaları öncesinde ikna edilmek istenen kitlenin psikolojik olarak bu yeni duruma alıştırılması gerekmektedir. Örneğin halkı uzaylıların varlığına inandırmak için öncelikle ayda yaşamın var olduğuyla ilgili ikna çalışmaları gerçekleştirilmelidir. […] Çeşitli çalışmalar gayriinsanileştirmenin gerçekleşmesi için bireylerin “öteki” ile aralarında önce psikolojik, ahlaki ve fiziki mesafeleri koyduğunu göstermektedir. Örneğin Haslam’a göre psikolojik mesafe karşıt gruba isim takma ve sınıflandırmayla ortaya çıkmakta ve bu durum karşıt gruplar arasında sosyal bir mesafe açmaktadır. […] Toplumları kenetleyen ve örgütleyen psikolojik faktörlerin başlıcası ‘korku’dur. Ülkeler de geleceklerini teminat altına almak için korku faktörünü kullanırlar. Böylece ulusal bilinç gelişerek milliyetçi fikirler artış gösterir. Güçlü medya araçlarının kullanılması sayesinde ABD hükümeti Amerikalıları ve dünya ülkelerini teröre karşı birlik olmaya ikna etmiştir. Küresel medya aynı zamanda Amerikan imajının güçlüden mağdura evrilmesinde ve Amerikan milliyetçiliğinin yeniden canlanmasına yardımcı olmuştur.
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ümit Özdağ’ın ilk “think tank” projesi değil. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’ni (ASAM) kastederek attığı tweetinde “İsrail’de MOSSAD ve askeri istihbarat ile İran’da İran askeri istihbaratı ile Mısır’da istihbarat ile Suriye’de Muhaberat ile ABD’de CIA ile görüştüm. İsrail’deki görüşmelerde yanımda Türk Büyükelçiliği yetkilisi oturuyordu. Tahran’daki görüşmede yanımda eski MİT müsteşar yardımcısı vardı. Ben bu görüşmeleri yaparken düşünce kuruluşu (ASAM) başkanıydım. Türk devleti her şeyi bilir çünkü rapor edilir” demişti.
Ümit Özdağ’ı ve çevresindeki faşist yapılanmayı mistikleştirmemek, hafife almamak, düşmanı tanımak gerek. Milliyetçiler, Türkiye’nin şekillendiği her süreçte devletin birer aparatı olarak anti-komünistlik rolünü üstlendi. Bu rol islamcı-seküler formlar aldı, devletin en üst kademesinde ve kimi dergi çevrelerinde de barındı. Stratejisi değişse de özü değişmedi. Zafer Partisi ise bugünün yeni işçi sınıfı olarak tarifleyebileceğimiz gençliğe yöneldi.
Zafer Partisi’nin yanı sıra Türkçü-Turancı ekiplerle iç içe olan İstiklal Kadınları Hareketi ve Yörükeli Hareketi 1 Mayıs’ta, 8 Mart’ta, Akbelen ve Doruk Madencilik direnişlerinde provokasyonla boy gösterdiler. 19 Mart döneminde milliyetçi ekiplerin alana sızma denemeleri kısmen başarılı olmuştu. Sloganları ve sembolleri mart eylemlerinde yayılmış, bu ekiplerden bağımsız halde “gençliğin özüne” dair analizler havada uçuşmuştu. Bu analizlerin ortak eğilimi “hiç görülmemiş bir milliyetçiliğin” sıçradığına inanmalarıydı.
Milliyetçiliği kendiliğinden yükselen, örgütsüz, köksüz veya küçük burjuva eğilimi olarak görmek hatalıdır. İdeolojiler örgütlenir. Tarihi, bedeni ve amacı olur; hizmet ettiği sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket eder. Sadece kendi hayatımıza dahi baktığımızda, ülkedeki hatta dünyadaki çelişkinin, sermaye ve emek gücü arasında, basitleştirirsek “zenginler ve yoksullar” arasında olduğunu görürüz. İdeolojiler bu iki sınıftan birinin tarafındadır, sınıflıdır. Peki, milliyetçilik hangi sınıfın tarafında? Asgari ücret veya daha azıyla yaşamaya çalışan, hayatta hiçbir güvencesi olmayan, yurttaşlıktan atılanların mı, yoksa MÜSİAD’ların, TÜSİAD’ların, savaş için silah üreten holdinglerin, devletin, devletlerin mi hayrına bu milliyetçilik? Biraz geri saralım.
27 Mayıs Darbesi’ni gerçekleştiren askeri cuntada Komünizmle Mücadele Derneği’nden, NATO üyeliği sonrası ABD’de özel eğitim almış Alparslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ gibi subaylar bulunuyordu. Cunta içinde azınlık kalan ve sürülen bu subayların bir kısmı sonrasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) girdi, NATO tedrisatından geçen Türkeş partinin genel başkanı oldu. CIA bağlantılı, anti-komünist kontrgerilla faaliyetlerinin bir ayağı olan Özel Harp Dairesi’ne bağlı “komando kamplarında” CKMP’liler yer alıyordu. CKMP, MHP’ye dönüştü. Turancı fikirler Soğuk Savaş’ın ihtiyaçları ve Yeşil Kuşak Projesi doğrultusunda bir tür islamcılıkla buluşturuldu.
Türkiye’de neoliberal politikalarla entegrasyon zeminini yaratabilmek için devrimcileri durdurmaları gerekiyordu, NATO ve devlet işbirliğine rağmen MHP bunu başaramadı. 12 Eylül Darbesi, MHP’nin yapamadığını yapmak içindi. Darbenin ardından MHP de dağıtıldı. Cezaevindeki MHP’liler “Biz cezaevindeyiz fikirlerimiz iktidarda” diyordu.
Bu arada İslamcılıkla bağ kurmamış mikroskobik Turancı çevreler, örneğin ırkçılığı Nazi ideolojisiyle benzerlik taşıyan, anti-komünist Nihal Atsız’ın 1962’de kurduğu Türkçüler Derneği’ne yakın dar ekipler varlıklarını sürdürdü. 2000’lerde Gezi’de provokasyon yapan Genç Atsızcılar olmuştu, 2010’larda Turancı Hareket Platformu etkindi, şimdi de Turancı Dernekler Birliği etkinliğini sürdürüyor. İstiklal Kadınları Hareketi’nde Turancı Dernekler Birliği ilişkileri yer alıyor.
Feminist hareketin “öncü ekiplerinin” sınıftan uzak, geri ve uzlaşmacı tavırlarına rağmen bu “öncü ekiplerin” kendi hanelerine yazdıkları sokak kitleselliğinin asıl kahramanı olan, alanları dolduran emekçi kadınların taşıdığı potansiyeli, kadın hareketinin halk nezdinde meşruluğunu Zafer Partisi ve Turancı Dernekler Birliği gördü. Enternasyonal ufka ve sınıfsal perspektife sahip bir ses yükseliyor 8 Mart’larda. Onca şehirde sermayenin kadınları hapsettiği aile politikasını da yasakları da eylem komitesini de tanımayan, sözünü sakınmayan binlerce kadın… Milliyetçiler bu alan için kolları sıvadı.
Son birkaç yıl içinde yalnızca kitleyi ayrıştırıcı ırkçı söylemler barındıran dövizlerle (pankartlarla) 8 Mart’a gelen ekipler ortaya çıktı. Çetelerin, kontrgerillanın, hilal bıyıklı torbacıların sembolü bozkurtu. 8 Mart’la bağlantısı olmayan Türkçü sloganları takınıp, kameraları hazırda bekliyorlar. Fakat bu sene farklı bir şey oldu, İstiklal Kadınları Hareketi ismiyle 8 Mart öncesinde bir “dernek” kuruldu. Bilmekte fayda var, bu derneğin başkanı Nursena Gür esasen Zafer Partisi üyesi. 8 Mart’ta provokasyon yapan İstiklal Kadınları Hareketi’yle alana gelen bir ismin de Turancı çevrelerde bulunduğunu ve sosyal medyadaki silahlı fotoğrafını gördük. İstiklal Kadınları Hareketi, Doruk Madencilik direnişinde alanda kimse pankart açmazken pankart açmayı dayattı, işçiler açlık grevindeyken alanda yemek yediler, işçilerin dertleriyle değil yapacakları provokasyonla ilgilendiler, sarı çöp poşetleriyle kendilerince mesaj verdiler. Aylarca maaşını alamayan madencilerin direnişini baltalama ve işçileri bölme çabaları işe yaramadı. Oysa her kesimden, her dinden işçilerin derdi de mücadelesi de ortaktı.
Zafer Partisi, Türkçü-Turancı ekipler, İstiklal Kadınları Hareketi ve Yörükeli Hareketi birbiriyle ilişki içinde. Öyle ki, Esra Işık’ın tutuklanmasının ardından organize olarak Akbelen’e gittiler. Köylülerin yaşam mücadelesinden dahi provokasyon çıkarmaya çalıştılar. Yörükeli Hareketi, yerellerde teşkilat usulüyle gençlere milliyetçi-ırkçı ideolojiyi yaymaya çalışan bir taban çalışması. Zafer Partisi gibi Yörükeli Hareketi’nde de göçmen düşmanlığı hat safhada, ayrıca doğa talanıyla ilgililer. Doğayı talan eden, “toplumsal huzursuzluk” yaratan göçmenlik mi yoksa holdingler, cezasızlıkla teşvik edilen erkek şiddeti mi? Göçmenliği oluşturan savaşların çığırtkanlığını yapan bu milliyetçilerin derdi halklar olabilir mi? Olamaz. 1 Mayıs için Yörükeli Hareketi geçen sene Mecidiyeköy’de, İstiklal Kadınları Hareketi ise bu sene Kartal’daydı. MHP’li patronu tarafından yakılarak öldürülen maden işçisi Vezir Mohammed Nourtani’ye, güvencesiz işlerde yarım maaşa çalışan göçmenlere, evini, sokağını ve düzenini kaybedip göç etmek zorunda kalanlara karşı halkı doldurmaya çalışan bu ekiplerin 1 Mayıs’a gelme amaçları ne olabilir?
ODTÜ’de öğrenci şenliği esnasında yaptıkları provokasyonu “Bayrağa saldırdılar” söylemiyle medyaya taşıdılar. Şenlik boyunca bayrak taşıyan onca öğrenci vardı, arbede bayrak taşıyan öğrencilerle değil teşkilatlardan gelip alanı kışkırtanlar ile sosyalist gençler arasında gerçekleşti.
Provokasyonun ardından İstiklal Kadınları Hareketi de ODTÜ “önüne” çağrı yaptı ve halihazırda iletişim halinde oldukları Zafer Partisi, İYİ Parti, Yörükeli Hareketi ve Turancı Dernekler Birliği çağrıya ortak oldu. ODTÜ’deki sosyalistleri sosyal medyada hedef göstermelerinin ardından “Gözaltı haberlerini bekleyin” dediler, üç saat sonra gözaltı haberlerini duyurdular. Bu haberi nasıl aldılar? Ege Üniversitesi’nde palalı saldırı gerçekleştiren Ülkü Ocakları üyeleri hâlâ serbestken İstiklal Kadınları Hareketi’nin duyurduğu şafak operasyonu nasıl gerçekleşiyor?
İstiklal Kadınları Hareketi, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’nı mağlup ettiği 9 Mayıs’a dair “Bu gerçekten bir zafer miydi? 9 Mayıs, insanlık için bir zafer değil Nazilerden daha büyük bir vahşetin başladığı gündür” şeklinde açıktan Nazi yanlısı, geleneklerinin kökenlerinden Nihal Atsız’ı ve Komünizmle Mücadele Derneği’ni hatırlatan bir açıklama yayımladı. “Ne sağcıyız ne solcu” söylemlerinin palavra olduğunun açığa çıkmasıyla açıklamayı sildiler.
ABD-İsrail haydutluğunun tırmandığı, nüfustan bütçeye savaşın dizayn edildiği bu dönemde kitleler ne sağ ne de sol için ölmek istiyor. Kürt düşmanlığı dahi Zafer Partisi gibi zararlı cemiyetler tarafından yeniden üretilmeye muhtaç. Sınıf mücadelesi ve sınıfın farklı kesimlerinin mücadele alanlarında savaş için rıza üretmek, bu alanlara müdahale etmek için milliyetçiler iyi birer aparat. Savaşın iç siyasete etkisi, 8 Mart’tan 1 Mayıs’a, kitlesel eylemlerden yargı paketlerine, bütün ekonomik-toplumsal hayata bulaşacak. Yoksullukla terbiye eden ve krizleri sopasıyla derinleştiren devlet, kemeri savaş için sıkmayı meşrulaştırmalı, kapitalist devletin tabiatı bu. Milliyetçi ideoloji ister iktidarda ister muhalefette olsun, savaşa, sınıf hareketine ve toplumsal hareketlere müdahale etme çabası güder. Milliyetçilerin devletle ilişkisi iktidar-muhalefet olmaktan ötedir.
Bugün alternatif olmanın yolunun, sınıfın derdi ve taleplerine yüz çevirmekten geçtiğini Özgür Özel de Ümit Özdağ da gördü. Umudu kırılmış milyonların, siyasi söylemlerine kulak vermesi için sınıfın dertlerini dillendirmeliler. Meşruluğun işçi sınıfından geçmesi, sağ için esasen tehdittir. Bu tehdidin karşısında artık devrimcileri katlederek değil, alanlarına ve temsil ettiği değerlere sızarak yok etmenin; sınıfın taleplerini düzen içi hale getirmenin peşindeler. “Sola yakın” olduğunu iddia eden kimlik hareketleri sınıfın derdinden ve pratiğinden hızla uzaklaşırken, milliyetçiler sinsilikle yaklaşıyor. Öyle ki, Yörükeli Hareketi ve İstiklal Kadınları Hareketi DİSK merkezini eleştiriyor. Sarı sendikaların ahlaksızlığına sosyalistler ve feministler susarken, ırkçı teşkilatlar ses çıkarıyor. Yazık.
Bu Türkçü-Turancı “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” çıkışı Türk-İslam senteziyle milliyetçiliği kitleselleştirme hamlesinin en net sloganlarından ama artık 1969’da değiliz, aradan 57 sene geçti. 57 senede milliyetçi hareket sayısız katliamla anıldı, Sovyetler Birliği dağıldı, Türkiye neoliberal politikalara uyumlandı. Şimdi 2026’dayız ve bugün kaba tabirle “sağ-sol çatışması” değil alternatifsizlik var. Ülkenin büyük kısmının cebine aylık 28 bin lira giriyor, emekliler çalışıyor, işsizliği geciktirme hamleleri olan apartman üniversiteleri hayal kırıklığı evresine geçti, çocuk işçiliği kurumsallaştırılıyor, güvensizlik büyüyor.
Esasen oy verdiği partiye dahi güvenmeyen halklar, mecburiyet ve “gitsin” fikriyle seçim döngüsünde sıkışıyor. Erdoğan, bu döngüye de geçen yıl en büyük rakibi olan Ekrem İmamoğlu’nu tutuklayarak cevap vermiş oldu. Hangi partiyi tutarsa tutsun, ister “seküler” ister “muhafazakar” olsun sınıfın içinde öfke birikiyor. Bu öfke yasalarla, fiili yasaklarla ve yoksullukla bükülüyor ama halen yerinde.
Bugün yeni işçi sınıfının içinde milliyetçilik ideolojisinin yeniden yükselmesinin sebebi, milliyetçilerin sıkışmışlığın ortasında organize olarak veya provokasyonlar yoluyla alternatif olma iddiası taşımasıdır. Mart eylemlerinde ülkenin her yanında ortaya çıkan hareketlenmelerde sosyalistler günlerce bulundu. Bu bulunma hali bir misafirlik gibi yaşandı. Misafirlik uzadığında artık evde yapılması gerekenlere elinizi atarsınız. Sosyalistler alanlarda misafir edasıyla belirirken, milliyetçi ekipler alanda hegemonyasını kurdu. Sosyalistlerin sorumluluğu tabii ki kitlesel eylemlerden ibaret değil, bulunduğumuz her alanda işçi sınıfının çıkarları için hareket etmeliyiz.
Egemen sınıfın ideolojileri hızlıca örgütlenir, karşılık bulur. Kurumlar, tarihçiler, ekonomistler, ahlak, sanat, ideoloji, toplumsal olarak yaşanan duygular, hepsi taraflıdır.
“Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikrî ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir.” –Karl Marx, Alman İdeolojisi, 1845
Zafer Partisi’nin yöneldiği yeni işçi sınıfı daha 15-17 yaş arasındayken kuaförde, oto sanayide, OSB’lerde altı gün 12 saat çalışıyor, bir gün sınıfta sıra başında oturuyor. Bu işin MESEM boyutu tabii, her sektörde gençler güvencesiz işlere sıkıştırılıyor. Uysal bir işçi sınıfı için çocukları işçileştiriyorlar, bir yandan tarikatlar bir yandan milliyetçi ideoloji bu yeni işçi sınıfını düzen içinde tutmaya çabalıyor. Gencin öfkesi hayatını çalanlara değil, aynı işyerinde aynı sıra başında aynı dertleri paylaştığı farklı milletten bir başkasına yönelmesi kime yarar? İdeolojiler sınıfına hizmet eder demiştik. Bu milliyetçilik kime hizmet ediyor? Kendisine asgari ücret veren patronuna değil kendisinden daha az maaş alan göçmene kinlenmesi kime yarıyor? Erkek şiddetinin faili her milletten olabiliyorken, bu konuyu göçmen düşmanlığına bağlayanlar gerçekten kadınları umursuyor mu?
Sınıfın genci, emeklisi, kadını, her kesimi insanca bir yaşamı hak ediyor ve yaşamını bir avuç gaspçıdan kurtaracak güce sahip fakat bu güç kendiliğinden gelmiyor. Örgütlendiğinde, düşmanı tanıdığında ve işyerinde, okulunda, mahallesinde iradesini ortaya koyabilmenin özgüvenini hissettiğinde o güç, yani sınıf bilinci ortaya çıkıyor.
Burjuvazinin çıkarlarına olan ideolojileri bozguna uğratacak olan sınıfın güçlenmesidir. İşçi grevlerindeki direniş ateşleri, paylaşılan yemekler, birbirine karışan hayat hikayeleri, düşmanın karşısında omuz omuza yürümek, mücadele esnasında düşünsel ve bedensel ortaklıklar yaratmak ırkçılıkla mücadele etmenin en kuvvetli yoludur. Irkçı kontrgerilla çetelerini yok saydığımızda yok olacaklarını düşünmek yanlış olur. Milliyetçiler, sınıfın ve toplumsal mücadele alanlarını yalnızca provoke etme çabasında değiller. Sosyalizme dair tasavvurları da yok etmek üzerine. Dün silahları konuşurdu, bugün “bir süreliğine” provokasyonları konuşuluyor. Ümit Özdağ ve çevresi 10 yılı aşkındır kurduğu istihbarat planlarını bugün adım adım gerçekleştiriyor.
Önümüzdeki güç savaşıdır. Düşmanı ne hafife almalı ne de korkmalı. Bıkmadan usanmadan “aktivizm” maskeli faşist çetelerin toplumsal rolünü anlatmalıyız. Gençlerin eline silah, aklına ırkçılık dolayan bu kontrgerilla ağlarının karşısında strateji geliştirmeli ve emek mücadelesini yükseltmeliyiz. Bugünümüzü yoksulluktan, yarınımızı emperyalist savaşlardan kurtaracak olan biziz. Bu topraklardan sosyalizm mücadelesini silmeye hiçbir güç yetmedi. Açlığın yürüyüşü başlıyor, açlığın yürüyüşü kazanacak.
Kaynak: e-komite
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.