Önce düşman üretiliyor, sonra her önlem meşrulaştırılıyor. Hukuk beklemeye alınıyor, medya bunu makul gösteriyor. Şirketler kâr ediyor, devletler mevzi kazanıyor, halklar bedel ödüyor. Filistin susturulacak, İran kuşatılacak, Lübnan hizaya çekilecek, Suriye parçalı tutulacak, Türkiye ise yeni-sömürge bağımlılık ilişkileri içinde kendisini bölgesel aktör sanacak; sonra da bütün bu tabloya istikrar diyeceğiz. Ben buna istikrar diyemem. Bu, olsa olsa mezarlık sessizliğidir

“Kiminle konuşacağız? Bu bahsettiğiniz şey, kılıç ile boyun arasındaki bir tür konuşma olurdu. Müzakere etmek için her zaman bir taraf istenir. Ancak kılıç ile boyun arasında hiçbir müzakere olamaz.”
— Gassan Kanafani
Ortadoğu üzerine konuşurken daha ilk cümlede yeniliyoruz. Haritaya bakıyor, devlet açıklamalarını okuyor, haber bültenlerinin soğuk diline sığınıyoruz: gerilim yükseldi, karşılıklı saldırılar oldu, bölgede tansiyon arttı… Bunlar tarafsız cümleler gibi duruyor; fakat tarafsızlık bazen hakikatin üstüne örtülen en temiz örtüdür. Bir şehir yıkıldığında “operasyon genişledi”, açlık savaş aracına çevrildiğinde “insani kriz” deniyorsa, orada yalnızca kelime seçimi değil, iktidarın dili vardır.
Benim meselem bu. Ortadoğu’da savaş rastlantı değil; kurulmuş, işletilmiş ve gerektiğinde yenilenmiş bir düzendir. Irak, Afganistan, Gazze, Lübnan, Suriye ve bugün İran’a dönük tehditlerde aynı aklın farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz. Bu akıl bazen demokrasi der, bazen güvenlik, bazen terörle mücadele, bazen medeniyet. Sonuç benzerdir: Halkların hayat alanı daraltılır, kaynaklar yeniden paylaştırılır, sınırlar fiilen çizilir ve kimlerin ölebileceği belirlenir.
Irak ve Afganistan işgallerini birbirinden bağımsız iki askerî müdahale gibi okumak eksik kalır. 11 Eylül sonrasında ilan edilen “terörle savaş” doktrini, geçici bir öfkenin değil, uzun süreli bir emperyal stratejinin adıydı. Bush’un “hiç bitmeyen görev” diye sunduğu şey, dünyanın yeniden hizaya sokulmasıydı. Afganistan ve Irak ilk sahnelerdi; fakat savaşın haritası petrolün, doların, üslerin, borçların ve askeri-endüstriyel çıkarların haritasıyla iç içe geçiyordu.
Bu yüzden Irak işgalini yalnızca Saddam üzerinden okumak nasıl eksikse, Gazze’yi de yalnızca Hamas üzerinden okumak eksiktir. Emperyal akıl bugünü dünden koparır, saldırıyı bağlamından çıkarır, işgalin uzun tarihini görünmez kılar. Sanki şiddet bir sabah başlamış gibi konuşulur. Oysa şiddet bazen bombanın düştüğü anda değil, bir halkın suyu, sınırı, elektriği, toprağı ve hareket hakkı başka bir iktidarın iznine bağlandığında başlar.
Bugünün emperyal düzeni eski sömürge haritalarına benzemez. Daha kaygan, daha dağınık ve görünmez işler. Egemenlik tek merkezden hareket etmez; ulus-devletler, ulusüstü kurumlar, sermaye ağları, medya, hukuk, güvenlik bürokrasileri ve teknoloji şirketleri arasında dolaşarak çalışır. Bu merkezin adı bazen Washington, bazen Brüksel, bazen de “uluslararası toplum” olur.
İmparatorluk dediğimiz makine burada belirir: Dağınık görünür, ama sonuç üretir. Kimin suçlu, mağdur, terörist ya da müttefik sayılacağı bu makinenin içinde belirlenir. Hukuk bazen işler, bazen bekler, bazen de güçlü olanın arkasından yürür. Bir hastane vurulduğunda “karmaşık hedef”, bir ülke bombalandığında “önleyici meşru müdafaa” denmesi bundan bağımsız değildir. Dil, olayın parçasıdır.
Savaş artık yalnızca cephede yaşanan bir olağanüstülük değildir. Küresel düzenin yönetim biçimlerinden birine dönüşmüştür. Gazze’ye bakınca bunu çıplak biçimde görüyoruz. Savaş açlığın yönetiminde, yardım tırının bekletilmesinde, hangi görüntünün görünür kalacağına karar veren algoritmada, sınır kapısında, gemi rotasında ve veri tabanında var. Hayatın içine yayılmış, gündeliğin damarlarına kadar inmiş bir savaş biçimi bu.
Gazze’yi korkunç kılan şey yalnızca ölüm sayıları değil. Elbette o sayılar tek başına insanın boğazını düğümlüyor. Ama Gazze’de ölüm aynı zamanda idari bir meseleye dönüştürülüyor. İnsanların ne kadar yiyeceğine, hangi hastanenin çalışacağına, hangi mahallenin boşaltılacağına karar veren bir savaş bürokrasisi var. Bu yalnızca askeri şiddet değil; hayatı denetlemeye yönelen biyopolitik bir tahakküm biçimi.
Filistin Laboratuvarı’nın açtığı en sert hakikat burada duruyor. İsrail’in Filistinlilere uyguladığı işgal rejimi yalnızca yerel bir baskı düzeni değildir; küresel güvenlik piyasasına bağlanan bir deneme alanıdır. Duvar, kontrol noktası, kitlesel gözetim, yüz tanıma, telefon dinleme, insansız hava aracı, sosyal medya takibi… Bunlar yalnızca Filistinliyi denetlemek için kullanılmıyor; dünyaya satılıyor, pazarlanıyor, örnekleştiriliyor.
En rahatsız edici ifade şu: Sahada test edilmiş. O saha dedikleri yerde insanlar yaşıyor. Çocuklar okula gitmeye çalışıyor, yaşlılar ilaç arıyor, insanlar cenazesini kaldıracak yer bulamıyor. Ama güvenlik endüstrisinin dilinde bu hayatlar veri setine ve başarı hikayesine çevriliyor. Filistinli yalnızca işgal edilen kişi değil; sonra başka ülkelere satılan güvenlik modelinin zorla seçilmiş nesnesidir.
Bu nedenle Filistin’e hâlâ “İsrail-Filistin çatışması” demek bana yetersiz değil, yanıltıcı geliyor. Çatışma kelimesi iki denk taraf varmış gibi bir his yaratıyor. Bir yanda ABD tarafından korunan ve Batı blokunun himayesinde hareket eden bir devlet var. Diğer yanda toprağı parçalanmış, havası, suyu, sınırı ve gündelik hayatı işgalin süzgecinden geçen bir halk.
7 Ekim’i de bu uzun tarih içinden okumadan anlamak mümkün değil. Sivillere yönelen şiddet elbette ayrıca tartışılır; bunun üzerinden kolay bir vicdan gösterisi de yapılabilir. Fakat asıl sahtekârlık, tarihi o sabah başlatmaktır. Gazze’nin açık hava hapishanesine dönüştürülmesini, yerleşimci şiddetini, ev yıkımlarını, zeytinliklerin gaspını ve çocukların kontrol noktalarında büyümesini yok sayıp ezilenin öfkesine medeniyet dersi vermek, kılıcı tutanın dilidir.
Kanafani’nin sözü bu yüzden hâlâ insanın içine oturuyor. Boyna dayanmış kılıç varken müzakere çağrısı çoğu zaman tarafsızlık değil, mevcut zorun devamını istemektir. Filistinliye “sakin ol” diyenlerin İsrail’e aynı ciddiyetle “çekil, ablukayı kaldır, işgali bitir” dememesi tesadüf değil. Sakinlik çağrısı, kimin sakin kalmak zorunda olduğuna göre siyasal anlam kazanır.
Bir de bütün bunları “medeniyetler çatışması” diye anlatan konforlu bir açıklama var. Huntington’ın Soğuk Savaş sonrasına bıraktığı bu harita, çatışmayı sınıf, emperyalizm, ekonomi ve güç ilişkileri üzerinden değil; kültürler ve medeniyet fay hatları üzerinden okur. Batı’nın evrenselcilik iddiası ile İslam dünyası arasındaki gerilimi merkezleştirirken petrolü, doları, üsleri, silah pazarını ve işgali ikinci plana iter. Tam da bu yüzden bu tez masum bir yorum değil; emperyal düzenin ideolojik örtülerinden biridir. Çünkü mezhep kendi başına insan öldürmez, kültür kendi başına üs kurmaz; bunları yapan siyasal iktidardır, sermayedir, emperyalizmin güvenlik mimarisidir.
Irak ve Afganistan işgallerinde de aynı örtü çalıştı. Demokrasi ve özgürlük kelimeleri dolaşıma sokuldu; sahada ise petrol, dolar, bölgesel tahakküm ve Amerikan askeri varlığı belirleyiciydi. Meseleyi kültürel farklara indirgemek, bombayı atan eli görünmez kılar. Ortadoğu’nun halkları birbirine benzemedikleri için değil, emperyal düzen onları böyle konumlandırdığı için sürekli savaşın içine itiliyor.
Türkiye meselesini de buradan koparamayız. Türkiye antiemperyalist bir ülke değildir; kurumlarıyla emperyalist sisteme eklemlenmiş yeni sömürge bir ülkedir. NATO üyeliği, üsler, dış borç, sermaye bağımlılığı ve güvenlik bürokrasisinin Batı’yla kurduğu ilişki bunu açıkça gösterir. Bu nedenle iktidarın Filistin hamaseti, maddi bağlar kopmadıkça antiemperyalizm değil, iç politik söylemdir.
AKP iktidarı yıllardır meydanlarda Filistin adına büyük cümleler kuruyor. Fakat büyük cümlenin kıymeti, hangi maddi ilişkiyi kestiğiyle ölçülür. NATO, üsler, emperyal güvenlik ilişkileri, sermaye bağlantıları ve İsrail’le ticaret-lojistik hatları gerçekten tartışılmıyorsa, orada anti-emperyalist kopuştan söz edilemez. En fazla kontrollü bir öfke yönetimi vardır.
İsrail’le ticaret meselesi burada. Resmi açıklamalar 2 Mayıs 2024 itibarıyla ithalat ve ihracatın durdurulduğunu söylüyor. Fakat siyasal itirazımız yalnızca bugünkü resmi cümleye bakarak kurulamaz. Yıllarca süren ticaret, limanlar, şirketler, sevkiyat ağları ve geç gelen karar ortadadır. Filistin için bağırırken İsrail’le ticareti sürdürmüş olmak, hamasetin maddi sınırını gösterir.
Burada tavır net olmalı. Türkiye’nin sorunu “Doğu ile Batı arasında kalması” değil; emperyalist sisteme hangi sınıfsal ve kurumsal bağlarla bağlandığıdır. Cumhuriyet’in bağımsızlık iddiasından geriye, NATO gölgesinde manevra yapan, içeride ümmet diliyle konuşup dışarıda emperyal düzenin sınırlarını aşmayan bir ara rejim kalmıştır.
Bu yüzden Filistin meselesi Türkiye’de yalnızca dış politika başlığı değildir. Aynı zamanda içeride kimin antiemperyalizmden ne anladığını açığa çıkaran bir turnusol kâğıdıdır. Antiemperyalizm, Batı’ya bağırıp sermayeye dokunmamaktan ibaret olamaz. NATO’ya susup meydanda ümmet nutku atmak değildir. Filistin bayrağını sallarken limanları, bankaları, şirketleri, üsleri ve pazarlıkları görünmez kılmak hiç değildir.
İran’a yönelen ABD-İsrail saldırganlığı da aynı düzenin başka bir cephesidir. İran rejimi ayrıca tartışılır; içeride ne yaptığı ve kendi halkıyla nasıl ilişki kurduğu ayrı başlıklardır. Fakat emperyal saldırganlık karşısında mesele bir rejim güzellemesi yapmak değildir. Mesele, hangi devletlerin askeri kapasitesinin “güvenlik”, hangilerinin “tehdit” sayıldığıdır. İsrail’in nükleer belirsizliği konuşulmazken İran’ın caydırıcılığı yok edilmesi gereken tehlike gibi sunuluyorsa, burada hukuk değil güç konuşuyor demektir.
Bugünün savaş düzeni böyle işliyor: Önce düşman üretiliyor, sonra her önlem meşrulaştırılıyor. Hukuk beklemeye alınıyor, medya bunu makul gösteriyor. Şirketler kâr ediyor, devletler mevzi kazanıyor, halklar bedel ödüyor.
Buna barış demek mümkün değil. Filistin susturulacak, İran kuşatılacak, Lübnan hizaya çekilecek, Suriye parçalı tutulacak, Türkiye ise yeni-sömürge bağımlılık ilişkileri içinde kendisini bölgesel aktör sanacak; sonra da bütün bu tabloya istikrar diyeceğiz. Ben buna istikrar diyemem. Bu, olsa olsa mezarlık sessizliğidir.
Barış işgalin bitmesiyle başlar. Ablukanın kalkmasıyla, yerleşimci şiddetinin durmasıyla, halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasıyla, açlığın silah olmaktan çıkarılmasıyla başlar. Ayrıca barış, emperyalizmin bölgeyi sürekli yönetilebilir krizler içinde tutma hakkını reddetmeden kurulamaz. Çünkü emperyalizm için kimi zaman savaş kadar, bitmeyen savaş ihtimali de kârlıdır.
Filistin’e bakınca yalnızca Filistin’i görmüyoruz. Irak’ın, Afganistan’ın, Suriye’nin, Lübnan’ın ve İran’ın üzerine çöken aynı düzeni görüyoruz. Teknolojinin nasıl sömürgeleştirildiğini, hukukun kimin için sustuğunu, medeniyet denilen büyük lafların nasıl bahaneye dönüştüğünü görüyoruz.
Sonunda basit bir yerde duruyoruz. Bir halkı aç bırakamazsınız. Bir ülkeyi sürekli bombalayamazsınız. Çocukların ölümünü strateji diye anlatamazsınız. İşgale güvenlik, ablukaya savunma, açlığa kriz diyerek hakikati değiştiremezsiniz. Dünyanın bütün büyük cümleleri, bir halkın özgürlüğünden daha kutsal değildir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.