Karşımızdaki yapı, kamu emek hareketi içerisinde doğal biçimde gelişmiş bir sendika değil; sermayenin ve siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş kurumsal bir mekanizmadır. Buna karşı geliştirilecek mücadele hattının da yalnızca dar sendikal tartışmalarla değil, sınıfsal ve toplumsal mücadele perspektifiyle kurulması gerekmektedir

Yazıya başlamadan belirtelim; amaç kamu emekçileri ve emeklilerinin yaşadığı süreci ele alarak, emekçilerin nesnel çıkarları doğrultusunda sadece KESK ve bağlı sendikaların fikri ve pratik tutumlarını görünür kılmak değil aynı zamanda kamu emek hareketi içindeki “sendikaların” konumlanmalarını da açığa çıkarmak, sendikal tartışmaya derinlik katmaktır. Bu bağlamda, KESK’in tarihsel saygınlığına ve bedeller ödeyerek oluşturduğu mücadele geleneğine sahip çıkmanın yolu, gerektiğinde en sert eleştiriyi yapabilmektir. Takdir ise bedel ödeyen emekçilerin ve emek örgütlerinin saygın değerlendirmelerine bırakılmıştır.
Yıllarca kurduğu hegemonya aracılığıyla kamu emekçilerini toplu sözleşme masalarında yoksulluğa mahkûm eden, kamusal alanın en küçük karar alma mekanizmalarını dahi etkisi altına alan Memur-Sen hakkında ortaya atılan iddialar karşısında son derece yetersiz ve etkisiz tartışmalar yürütülmektedir. Öncelikle KESK’in, mevcut iddiaları sınıfsal diyalektik ve pratik üzerinden ele alarak işyerlerinde tartışmaya açmaması; kitlesel açıklamalar, işyeri önleri ya da Çalışma Bakanlığı önünde eylemler örgütleyerek süreci 15 Mayıs yetki dönemi öncesinde büyütmemesi önemli bir siyasal ve sendikal eksikliktir. Daha da önemlisi, sosyal medya üzerinden isim vermeden “ima eden” bir dilin kurulması ve Memur-Sen’in örgütlenme pratiğini ve onu var eden siyasi yapıyı görmeden “kamu emekçilerinin yarattığı sendikal bir zemin” olarak tarif eden yaklaşım; devlet-sermaye-sendika ilişkilerini görünmez kılan, sınıf sendikacılığı perspektifinden uzak bir tutuma işaret etmektedir. Sorun yalnızca belirli yöneticiler ya da kişiler değildir. Asıl mesele, sermaye düzeniyle uyumlu biçimde örgütlenen sendikal yapının ideolojik ve siyasal yapısıdır. KESK’in tarihsel, teorik ve pratik birikimi; sokakla, mücadeleyle ve sınıf eksenli siyasetle anlam kazanmıştır. Bu birikimi referans almadan, Memur-Sen’in hangi siyasal ve ekonomik ilişkiler üzerinden büyütüldüğünü tartışmadan yapılan açıklamalar, yalnızca eksik değil; aynı zamanda yeni dönemin siyasal yönelimini de göstermektedir. Ancak emekçilerin örgütlü mücadelesinden uzaklaşan bu çizginin, kamu emekçilerine gerçek bir çıkış yolu sunması mümkün değildir. Bu yol kimseyi bir yere götürmeyecektir. Götürmediği görülmektedir.
İki noktayı özellikle belirtmek gerekir.
Birincisi; Memur-Sen, yalnızca AKP döneminde ortaya çıkmış bir yapı değildir. Kökleri, muhafazakâr emekçileri sol ve ilerici mücadele dinamiklerinden uzak tutmak amacıyla örgütlenen Hak-İş’in geldiği İslamcı Hareket geleneğine dayanmaktadır. Bu hareket emekçilerin haklarını geliştirmekten çok, sermaye düzeniyle uyumlu bir sendikal alan yaratma işlevi taşımaktadır. 1992’de Eğitim-Bir-Sen ve 1995’te ise Memur-Sen kurucularının kökenleri de Hak-İş’in geldiği İslami hareket kökenlerine dayanmaktadır. Solun memurlar arasındaki sendikal örgütlenmede ve devlette kadrolaşmada öne geçme ihtimali İslamcılar acısından devlet dairelerinde kendi sendikal örgütlerini yaratmayı zorunlu kılmıştır. 2000’li yılların başına kadar İslami hareketin siyasal kanadı emek hareketini kontrol etmek için sendikaların kontrol altında tutulmasını şiar edinmiştir. 2002 yılında iktidarı devralan AKP bu çizginin takipçisi olmuş, sendikaları bütünüyle dışlamak yerine sendikalarla güdümlü, kontrol edilebilir, simbiyotik bir ilişki kurmuştur. Böylece kamu emekçileri içerisindeki bu varyasyon, zamanla Hak-İş’in önüne geçen bir temsil düzeyine ulaşmıştır. Özellikle 2000’li yıllarla birlikte devlet-sermaye-sendika ilişkileri doğrultusunda büyütülen Memur-Sen, yalnızca kamu emekçileri üzerinde hegemonya kuran bir yapı değil; aynı zamanda üye aidatlarının devlet tarafından karşılandığı ciddi bir sermaye aktarım mekanizmasına dönüşmüştür.
Bu durum en açık biçimde toplu sözleşme süreçlerinde görülmektedir. Çünkü bu süreçler yalnızca memurları değil, SGK ve memur emeklilerini de doğrudan etkilemektedir. Bugün emekçilerin ve emeklilerin yaşadığı derin yoksulluğun nedenlerini anlamak için, Memur-Sen’in bu mekanizma içerisindeki rolünü daha fazla görünür kılmak zorunludur. Tüm bu yapısal ilişkileri görmezden gelip meseleyi yalnızca “maaş bordrosu” ve “şeffaflık” tartışmasına indirgemek ise gerçek sorunu perdeleyen yüzeysel bir yaklaşım olmaktadır.
İkinci olarak; Memur-Sen’i yalnızca maaş, bordro ve hesap şeffaflığı ekseninde değerlendiren yaklaşım ya kamu emekçileri içindeki sendikal alanı tanımamaktadır ya da liberal bir çerçeveye teslim olmuş durumdadır. Her iki durum da sınıf sendikacılığının ne derece gerilediğini göstermektedir. Çünkü Memur-Sen yalnızca ekonomik haklar alanında değil, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması sürecinde de belirleyici roller üstlenmiştir. Eğitimden sağlığa, ulaşımdan diğer kamusal hizmetlere kadar pek çok alanda piyasa ilişkilerinin yerleşmesine sessiz kalmamış; görevde yükselme süreçlerinde mülakat mekanizmalarını destekleyerek kendi kadrolarını bürokratik yapılara taşımıştır. Bunun sonucu olarak kamusal yararı değil, siyasal ve piyasa çıkarlarını önceleyen ayrıcalıklı bir bürokratik yapıya güç kazandırtmıştır.
Dolayısıyla karşımızdaki yapı, kamu emek hareketi içerisinde doğal biçimde gelişmiş bir sendika değil; sermayenin ve siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş kurumsal bir mekanizmadır. Buna karşı geliştirilecek mücadele hattının da yalnızca dar sendikal tartışmalarla değil, sınıfsal ve toplumsal mücadele perspektifiyle kurulması gerekmektedir.
Bugün kamu emekçileri adına yetkilendirilmiş sendikalar ile gerçekten kamu emekçilerinin iradesini taşıyan (kesinlikle temsiliyetini değil) yapılar arasındaki fark giderek silikleşiyorsa, ortada yalnızca bir sendikal kriz değil; emekçilerin derinleşen yapısal krizi vardır. Yoksulluğun kalıcılaştığı, emeğin ucuzladığı, güvenceli çalışmanın tasfiye edildiği, iş cinayetlerinin olağanlaştırıldığı bir dönemde; sermaye düzenine karşı açık bir mücadele hattı kuramayan sendikal anlayışların emekçilere çıkış yolu sunması mümkün değildir. Bu nedenle yalnızca özlük haklarını değil; sosyal, demokratik ve sınıfsal hakları da merkezine alan, sendikal bürokrasiden arınmış, tabandan örgütlenen kolektif ve birleşik bir mücadele hattının yaratılması tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.