Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim, kapitalist modernitenin 52 yıllık petrodolar illüzyonunun sürdürülemez olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Dünya halkları, ne ABD donanmasının sahte “serbest piyasa” bekçiliğine ne de başka bir otoriter gücün haracına muhtaçtır

Bugünlerde gözümüz kulağımız yine Hürmüz Boğazı’nda. Scott Bessent’ın son açıklaması, İran’a geçiş ücreti ödeyen ya da bu parayı gizleyen her ülkeyi ve şirketi yaptırım listesine alacağını duyurması, ana akım medyada tanıdık bir ezberle yankılandı: Yeni bir petrol savaşı mı kapıda?
Oysa mesele ne petroldür ne de sadece İran. Karşımızda, kapitalist modernitenin küresel finansal hegemonyasını koruma refleksi ve 52 yıllık “petrodolar” saltanatının can çekişme provası var. Trump’ın zamanında açıkça itiraf ettiği “Hürmüz’e ihtiyacımız yok, oradan petrol almıyoruz” sözü jeopolitik bir gerçektir; çünkü ABD dünyanın en büyük üreticisi haline gelmiştir. Peki, petrolüne ihtiyaç duymadığı bir boğazı, dünyanın en maliyetli donanmasıyla açık tutma ısrarı nedendir?
Cevap, kapitalist modernitenin toplumu ve doğayı esir alan o meşhur “jetonunda” gizlidir: Amerikan Doları.
Ulus-devletlerin ve tekelci sermayenin ittifakı, insanlığı her dönem yeni bir bağımlılık ilişkisine mahkûm eder. 1944 Bretton Woods sistemiyle doları altına endeksleyen küresel elitler, 1971’de Nixon’ın tek bir kararıyla bu bağı boşluğa bıraktı. Karşılıksız basılan kâğıt parçasına yeni bir “kutsallık” gerekiyordu.
İşte o kutsallık, 1974’te Suudi Arabistan ile yapılan kanlı bir mukaveleyle bulundu: Enerji tekelini dolarla eşitlemek.
O günden sonra insanlık, ısınmak, üretmek ve hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu enerjiyi (petrolü) alabilmek adına önce ABD’nin bastığı kâğıdı (doları) satın almak zorunda kaldı.
Ekolojik yıkımın temel öznesi olan petrol, aynı zamanda küresel sömürünün de can damarı haline geldi. Bu düzene itiraz eden Saddam’ın ya da Kaddafi’nin alternatif para birimi arayışlarının nasıl kanla bastırıldığını hepimiz gördük. Bu, ulus-devlet kapitalizminin “itaat et ya da yok ol” yasasıydı.
Bugün İran’ın Hürmüz’de kendi kurallarını koymak istemesi ve geçiş ücreti talep etmesi, kapının başındaki hegemonik güce bir meydan okumadır.
İran’ın hamlesi, sömürü sistemini ortadan kaldırmayı değil, sömürünün merkezini değiştirmeyi amaçlamaktadır.
İran’ın arkasındaki güç olan Çin’in ve Doğu blokunun derdi, endüstriyalizmin ve finans kapitalin merkezini Washington’dan Pekin’e taşımaktır. Hürmüz’deki bu hırçın kavga, halkların özgürlüğü ya da doğanın korunması için değil; küresel çarşının girişine hangi despotik gücün oturacağı kavgasıdır.
Unutmayalım: Doların arkasındaki asıl güvence hiçbir zaman altın olmadı; her zaman denizlere hükmeden donanmalar, nükleer tehditler ve ulus-devletlerin askeri aygıtları oldu. Bugün Hürmüz’de çatışan şey, iki farklı kapitalist klikten başkası değildir.
Finans tekelinin (dolar) ve endüstriyalizmin (petrol) küresel halkları rehin aldığı bu kriz dalgasından çıkışın yolu, kapının başındaki nöbetçiyi değiştirmek değildir. Çözüm;
Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim, kapitalist modernitenin 52 yıllık petrodolar illüzyonunun sürdürülemez olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Dünya halkları, ne ABD donanmasının sahte “serbest piyasa” bekçiliğine ne de başka bir otoriter gücün haracına muhtaçtır. Gerçek özgürlük, çarşının kapısındaki jetoncuyu değiştirmek değil; çarşıyı halkların ortak, ekolojik ve demokratik yaşam alanına dönüştürmektir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.