Toprağını savunanı hapseden, fabrikada sömürüye ses çıkaranı gözaltına alan ve gerçeği yazanı susturan bu mekanizma; siyasetçisinden aktivistine kadar her kesimi içine alan devasa bir cendereye dönüşmüş durumda

Türkiye’nin bugünkü manzarasına bakınca, birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen ama aslında aynı merkezden beslenen bir kuşatmanın izlerini sürmek mümkün. Antep’in o devasa fabrikalarından yükselen dumanlar, sadece sanayinin değil, ağır bir emek sömürüsünün de perdesi haline gelmiş durumda. Ne zaman bir işçi, “İnsanca yaşamak istiyorum” dese ya da bir sendikacı, örneğin Mehmet Türkmen gibi, bu sömürüye karşı bir kıvılcım çakmaya kalksa; sistemin görünmez parmakları hemen “gözaltı” ve “baskı” tuşlarına basıveriyor. Çünkü biliyorlar ki, Antep fabrikalarındaki o küçük kıvılcımlar birleşirse, yıllardır üzerine titredikleri bu neoliberal kale sarsılacak. ITUC’un 2025 raporunda Türkiye’nin sendikal haklar konusunda dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında yer alması bir tesadüf değil, bu bilinçli sindirme operasyonun tescillidir.
Ancak sömürü düzeni sadece fabrikada değil, hakikatin peşindeki kalemlerin üzerinde de ağır bir balyoz gibi duruyor. Fabrikadaki işçinin sesini duyuracak olan gazeteci susturulmadan, o sömürü düzeni tam anlamıyla güvenceye alınamaz. Bugün 2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 159. sıraya gerilemiş bir Türkiye portresi var karşımızda. Ruanda’nın, Uganda’nın, hatta Bangladeş’in bile gerisinde kalmak, sadece “kötü yönetilmek” değil, toplumun gözünü ve kulağını kasti olarak mühürlemektir. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin raporlarına yansıyan tutuklama ve sansür verileri, Alican Uludağ, İsmail Arı ve Bilal Özcan gibi isimlerin şahsında aslında halkın haber alma hakkına vurulan birer kelepçedir. Yandaş kalemler iktidarın çizgisinde rüşt ispatlamaya çalışırken, dik duran gazetecilerin maruz kaldığı bu sistematik şiddet, demokrasinin can çekiştiğinin en somut kanıtıdır.
Bu karanlık tabloyu tamamlayan son parça ise, doğrudan yaşam alanlarımıza, yani toprağımıza ve suyumuza yapılan saldırıdır. İşçinin emeği, gazetecinin kalemi derken; doğanın kendisi de bu baskıdan nasibini alıyor. Kendi toprağını, ormanını korumak isteyen bir kadının, Esra Işık’ın tutuklanması, aslında bu ülkenin ağacına ve suyuna sahip çıkmanın “suç” ilan edilmesidir. Hakan Tosun gibi bu talanı haberleştirenlerin karşısına dikilen adalet duvarı, aslında adaletin kendisinin ne kadar büyük bir yokluk içinde olduğunu gösteriyor. Toprağını savunanı hapseden, fabrikada sömürüye ses çıkaranı gözaltına alan ve gerçeği yazanı susturan bu mekanizma; siyasetçisinden aktivistine kadar her kesimi içine alan devasa bir cendereye dönüşmüş durumda. Belki bugün gücü ellerinde tutanlar bu yöntemlerle günü kurtarabilir, halkın taleplerini bir süreliğine bastırabilirler; ancak tarih şahittir ki baskı rejimi sadece zamanı öteler, kaçınılmaz olan toplumsal dönüşümü ve özgürlük arayışını asla engelleyemez.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.