Geniş halk kesimlerinde gerek Venezüella’da gerçekleşen müdahale gerekse de yaklaşık iki yıldır Filistin’de sürdürülen soykırımcı saldırganlık emperyalizme karşı öfke ve tepkiye neden oldu. Ancak bu öfkeyle kendi sorunları arasındaki bağın kopukluğu devrimcilerin bir antiemperyalist hattı teşhir edici, ilgi çekici, dinamik ve üretken bir şekilde örgütlemesiyle giderilmelidir

Tüm Dünya Trump’ta cisimleşen Amerikan pervasızlığını hayretler içerisinde izliyor. 3 Ocak’ta bir gece yarısı operasyonuyla Maduro’nun alıkonulması devrimciler için değilse bile çok geniş bir kesim için ABD emperyalizminin üstüne örtülü perdeyi kaldırdı. Trump devam ediyor, Grönland’ı o ya da bu biçimde ele geçireceğini söyledi. 66 uluslararası anlaşmadan çekildi. Son olarak da New York Times’a verdiği röportajda “Beni durdurabilecek tek şey aklım ve ahlakım. Uluslararası hukuka gerek yok” beyanatında bulundu.
Kuşkusuz emperyalizm gerçeğini bilenler için bunlar sürpriz gelişmeler değil. Uluslararası hukuk denilen şey de bugüne kadar emperyalistlerin ihtiyaçlarına göre eğilip bükülebildi. Ancak buradaki mesaj elbette mantık gereği uluslararası hukuk aracılığıyla koruma altına alınması gereken kesimlere değil, daha çok emperyalist blok içerisinde kalan diğer güçlere. Örneğin Grönland’ın bağlı olduğu ve aynı zamanda NATO üyesi olan Danimarka’ya bir mesajdır. “Aynı blok içerisinde, hatta aynı askeri ittifak içerisinde olmak ABD’nin tam istediği doğrultuda hareket etmedikten sonra sizin için güvence değildir” mesajı.
ABD emperyalizmi kendi önündeki sınırları zorlayarak açık işgalci ve daha saldırgan bir yönelimle hareket etmeye başladı. Venezüella’dan sonra sırada hangi hedef var soruları yaygınlaşıyor, burjuvazinin kalemşörleri dahi “vahşi emperyalizm” gibi kavramlar kullanıyor. Sırada neresi var tartışması yürürken İran sokaklarındaki hareketlilik, Suriye’de çatışmaların yeniden alevlenmesi, İsrail ve ABD’nin bölgedeki sömürgeci planlarını derinleştirmenin imkânı olarak görülüyor. Ancak bu iki ülke (aslında işgalci güç) gözünü bu kadar dışarıya dikmiş olmasına rağmen kendi sokakları da hareketli. İsrail’de hükümet karşıtı protestolar sokakları dolduruyor. ABD’de ise Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerinin bir kadını öldürmesi sonrasında sokaklarda protesto hareketleri gelişiyor.
Bunun tüm dünyanın gözü önünde yaşanması bir yandan endişe ve kaygıyı arttırırken bir yandan da halkların antiemperyalist direniş ekseninin güçlendirilmesinin imkân ve zorunluluklarını da yaratmaktadır. Ancak emperyalizme karşı mücadelenin nostaljik bir hatırlatmanın ötesine geçerek güncel bir içerik kazanması da gerekli.
Belli ki ABD açısından hem Trump’ın iktidara gelmesinden önce yayınlanan Project 2025 belgesinde ortaya konulan hem de Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde ortaya konulan çerçeve itibariyle daha saldırgan bir dönemin kapısı açıldı. Ancak bu iki belgenin satır aralarında da gördüğümüz üzere ABD bunu tek başına yapmayacak. Geleneksel ittifaklarını hizaya sokarak işbirlikçi karakterlerini yeniden tesis edecek. Geleneksel ittifak ilişkilerinin Çin ve Rusya gibi güçlere yakınlaşma eğilimlerini törpüleyecek. Türkiye de bunların en başında gelen güçlerden birisi. Zaten Tayyip Erdoğan uzun bir süredir bu konuda Trump’a pek pürüz yaratmıyor. En son aslında bir süre önceye kadar iyi ilişkiler kurduğu Maduro’nun ABD tarafından alıkonmasına rağmen, gerçekleştirilen açıklamanın suya sabuna dokunmaması da bunu gösterdi. Bu konuda ABD’ye karşı daha pervasız sözler sarf eden taraf Bahçeli oluyor ancak bunu da Bahçeli’nin/MHP’nin emperyalizmle çelişkisi olarak değil, emperyalist sistem içerisindeki çelişkilerin yansıması olarak okumak gerekli. Aynı zamanda iktidar içi çelişkileri de gösteriyor.
Kavramsallaştırılmış tanımlamalar için henüz erken olsa da dünyanın kaotikliği üçüncü dünya savaşının hali hazırda içinde olduğumuz yönündeki tartışmalarını da körüklüyor. Bir savaş içinde olduğumuz doğrudur, içinde olduğumuz savaş sınıf savaşlarının uluslararası boyutlu gerçekleşmesidir. Böyle bir süreçten geçerken Tayyip Erdoğan’ın 4 Aralık’ta altını çizdiği gibi 2026’da ülkemiz uluslararası büyük zirvelere ev sahipliği yapacak. NATO zirvesi ve BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31) İstanbul, Ankara ve Antalya’da çeşitli toplantılarla gerçekleşecek. İklim değişikliği dediğimizde aklımıza gelmesi gereken meseleler yeşil ve dijital dönüşümler, dolayısıyla nadir toprak elementleri ve enerji kaynakları üzerindeki hakimiyet ve ekolojik yıkım. Nadir toprak elementleri ve enerji kaynakları üzerindeki hâkimiyet de emperyalist rekabetin bugün ilk sıradaki başlığı. Emperyalist dünya düzeni içerisindeki rekabette -ara sıra Trump şikâyet etse de- NATO, ABD için en önemli genişleme, çevreleme ve kuşatma aracı.
Dolayısıyla bu iki zirvenin Türkiye’de gerçekleştirilecek olması basit bir konum tercihi değil enerji kaynaklarına hâkimiyet ve emperyalistler arası rekabette Türkiye’ye özel bir rol biçildiğinin göstergesidir. İktidar uzun süredir bu role uygun bir işbirlikçilik kalıbında hareket etmektedir. Ülkede emek rejimi bu doğrultuda yapılandırılmakta, maden ve enerji şirketlerinin önü açılmakta, ticari ilişkilerden üniversitelerin AR-GE birimlerine kadar her şey bu doğrultuda yapılandırılmakta. Bu durum ortaya güvencesiz çalışma koşullarına ve baskılanmış ücrete dayalı bir emek rejimi, kırların maden ve enerji şirketlerinin talanına açılması sonucu oluşan mülksüzleşme ve ekolojik yıkım, temel toplumsal hakların uluslararası tekellerin kârlılık alanı haline gelmesi sonucu halkın eğitim, sağlık, enerji ve diğer haklarına erişememesi (ya da sadece ücret dolayımıyla erişmesi ancak yeterli bir ücret gelirine sahip olmaması) sonucu çıkarıyor.
Bu tablo içerisinde halkın birikmiş tüm sorunları Saray iktidarının işbirlikçi karakteri teşhir edilerek antiemperyalist bir eylem hattına tercüme edilebilir. Geniş halk kesimlerinde gerek Venezüella’da gerçekleşen müdahale gerekse de yaklaşık iki yıldır Filistin’de sürdürülen soykırımcı saldırganlık emperyalizme karşı öfke ve tepkiye neden oldu. Ancak bu öfkeyle kendi sorunları arasındaki bağın kopukluğu devrimcilerin bir antiemperyalist hattı teşhir edici, ilgi çekici, dinamik ve üretken bir şekilde örgütlemesiyle giderilmelidir. NATO’yu ve ABD’yi meşrulaştıran her türlü liberal safsata çürütülmeli, ABD ve NATO himayesinde faaliyet sürdüren uluslararası tekeller teşhir edilmeli ve halkın yoksulluğa karşı her öfkesi antiemperyalist bir kaynaşmaya dönüştürülmelidir. Şimdiden başlayarak ve giderek yoğunlaşacak böyle bir eylem hattı temmuz ayında Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen NATO zirvesini boşa düşürecek bir potansiyeli ortaya çıkarabilir.
Böyle bir mücadele hattının yakalayacağı her başarı sonucu halk, bırakalım işbirlikçi bir iktidardan, bugün kendisini dünyanın efendisi zannedenlerden bile daha güçlü olduğunu görecektir. Hiç kuşkumuz yok ki halk emperyalistlerden büyüktür.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.