1 Mayıs’a giderken ön notlar (2): Memleket nereye gidiyor, sınıf nereye, biz nereye?

Emek hareketi ve sosyalist hareket bu 1 Mayıs’a, sadece bir gün ve alan tartışmasından ibaret olmayan, kendi öznel gerçekliğini yansıtan bir çelişki halinde gitmektedir. Pasifizm ve direniş iradesi, sistem içine sığma çabalarıyla sistem karşıtı dinamikler, eski örgüt yapıları ile sınıfın yeni gerçekliği bir aradadır. Bu 1 Mayıs, kitlelerin direniş hali, direnişin iddia ve talepleri öne çıkabildiği ölçüde başarılı olacaktır

1 Mayıs’a giderken ön notlar (2): Memleket nereye gidiyor, sınıf nereye, biz nereye?

7 Nisan’da yayımlanan ilk yazıyı, özet yerine geçebilecek iki paragrafla hatırlayalım:

“1 Mayıs 2022’nin referansı, işçi sınıfı direnişlerinin, anti-kapitalist içeriğin ve meşru militan mücadele hattının giderek öne çıktığı toplumsal hareketlilik midir? Yoksa bu hareketliliğin siyasal alandaki yansıması olmaktan uzakta duran, hatta bundan özellikle imtina eden parlamenter muhalefetin pasifist-kitlesel ‘izinli muhalefet’ çizgisi midir?”

“Bu iki eğilim arasında gerçek bir hesaplaşma yaşanmamışsa da açıktır ki bugün ‘izinli muhalefet’ sadece iktidar karşısında teslimiyet değil sınıf mücadelesinin güncel gerçekliğine sırt dönmek anlamına gelmektedir. Bu, düzen muhalefetinin tercihidir. 1 Mayıs’ın sorumluluğunu taşıyan ilerici emek örgütlerinin ve sosyalistlerin tercihi olamaz. 1 Mayıs’ta esas alınması gereken Türkiye işçi sınıfının direniş iradesidir.”

Nesnel gerçeklik

Çünkü 1 Mayıs hem geride kalan bir yılın işçi sınıfı direnişlerinin bilançosunun geniş kapsamlı bir politika ile eylemlere, etkinliklere ve özel olarak da alana yansıtılarak sınıfın bağımsız çıkarlarının en etkili biçimde dile getirildiği bir gün hem de Türkiye özelinde katliamlara ve yasaklara karşı zorlu mücadeleler sonucu elde edilmiş kazanımlarla simgeleşmiş kendi başına özel bir mücadele günüydü.

Ve Türkiye işçi sınıfı, pandemi ile norm haline getirilen insanlık dışı çalışma koşullarına, medeni ölüm anlamına gelen işten çıkarmalara ve sefalet ücreti dayatmalarına karşı ocak-şubat aylarında tüm dikkatleri üzerine çeken bir fiili direnişler dalgasıyla harekete geçmiş, kent merkezlerine taşındıkça etkisi artan bu direnişler toplumun geniş kesimleri tarafından duygudaşlıkla karşılanmış, sahiplenilmiş ve dayanışma eylemleri gelişmişti. Enerji ve gıda krizinin damgasını vurduğu yaşam pahalılığında tırmanış, yalnızca ücret mücadelesi veren işçilerin değil, toplumun geniş kesimlerinin doğudan batıya ülkenin dört yanında daha önce görülmemiş kitlesellikte eylemleriyle protesto edilmişti. Kadınlar ve LGBTİ+’lar 8 Mart’ta yasakları tanımadan sokağa çıkmış, Ankara, Bursa, Eskişehir, Trabzon, Antalya gibi kentlerde daha önce görülmemiş kitlesellikte eylemlerle yasaklı meydan ve caddeleri özgürleştirmiş, Taksim’de barikatları zorlamıştı. Newroz mitingleri büyük bir kitlesellikle geçmişti.

On milyonların gıda, barınma, yakıt, elektrik ve ulaşım gibi en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiği koşullarda, Millet İttifakı’nın “Sokaktan uzak durun ve seçimi bekleyin” telkinleri anlamını yitiriyor; seçildikleri belediyelerde yaptıkları da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin toplu taşımaya zam yapmak için AKP’ye karşı verdiği mücadele, zamları piyasacı bir mantıkla savunması ve para ödemeden toplu taşıma kullanmaya çalışan yurttaşları “cezalandırmakla” tehdit eden tuhaf halkla ilişkiler kampanyası örneğinde görüldüğü gibi, geçim sıkıntısı nedeniyle siyasal tercihini sorgulaması beklenen yurttaşlara AKP’ninkinden farklı bir hikaye anlatmıyordu.

Öte yandan seçim sathı mailine giren ülkede, burjuva siyasetin direnen kesimlerin gündemini seçim beklentileri ile manipüle edip halkı pasifize etme olanakları gelişirken, bu sürecin olağan bir seçim süreci olarak değil, seçim sürecini baskı altına alan bir çatışma süreci olarak ilerleyeceği öngörülerini doğrulayan adımlar atılmaya başlamıştı: Seçim yasasının AKP-MHP’yi muhalefet karşısında avantajlı duruma geçirmek amacıyla değiştirilmesini, HDP’yi etkisizleştirmeye ve muhalefet cephesini Kürt sorunu ekseninde bölmeye yönelik hamlelerin izleyeceği zaten bekleniyordu. Rusya-Ukrayna savaşının uluslararası alanda yarattığı hareket aralığını değerlendiren Saray iktidarı, “Kandil’e bayrak dikme” hedefiyle geniş kapsamlı bir sınır ötesi askeri müdahaleye başladı. Kürt silahlı hareketi yöneticileri “ölüm kalım savaşı” olarak niteledikleri bu yeni savaş hali karşısında, savaşı Türkiye’ye ve metropollere yayma çağrıları yapıyor. Böylesi bir çatışma atmosferinin, seçim sürecinde sınıfsal sorgulama ve itirazların bastırılacağı, daha fazla baskı ve hukuksuzluğa uygun bir zemin arayışında olan Saray iktidarının tercihi olduğu, hatta sınır ötesinden çok, sınır içini hedef aldıkları da biliniyor.

Kaldı ki savaş koşulları oluşmadan dahi en kaba ve ince metotlarıyla polisiye baskı toplumsal muhalefetin tepesinden eksik olmuyordu.

Öte yandan baskı ve şiddet araçlarını kullanabilirse de iktidarın geniş kitleler arasında rıza üretme kapasitesi görülmemiş derecede daralmış durumda. Halkın geniş kesimlerinin neoliberal çöküntü ve faşist baskılar karşısında birbirine yakınsayan direniş eğilimlerini savaş politikalarına karşı direnişi de kapsayacak şekilde ilerleten bir birleşik direniş çizgisi ile iktidarın savaş taktikleri boşa düşürülebilir. Bu da iktidarın sokağı sınırlama ve terörize etme beklentileri karşısında sokağı güçlendirmek ile mümkün olabilir. “İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” 1 Mayıs’a da böyle yaklaşmak gerekir.

Tüm bu manzaranın karşısında muhalefet saflarında her birinin de kitlesel karşılığı olan, biri pasifist diğeri direnişçi iki ayrı eğilim gelişiyor, işçi sınıfının bağımsız çıkarlarına dayalı bir siyaset ise pasifist eğilim karşısında direnişçi eğilimin esas alınmasını gerektiriyordu. İktidarın baskı, şiddet ve hukuksuzlukla muhalefeti etkisizleştirme stratejisini bertaraf etmenin bir başka yolu da yoktu.

Öznel gerçekliğimiz

Ne var ki 1 Mayıs gösterilerinin kalbi olan İstanbul’da emek ve meslek örgütlerinin sosyalist kurumlarla yaptıkları görüşmelerde açığa çıkan ağırlıklı eğilim ne pahasına olursa olsun izinli bir miting yapılması yönünde oldu. Taksim Meydanı başta olmak üzere kent merkezlerini 1 Mayıs’a kapatan yasaklara karşı koyma, kentten yalıtılmış dolgu alanlarına sıkışmaya razı gelmeme yönündeki tartışmalar ise geçmiş yıllara oranla oldukça sınırlı kaldı. Pandemi gerekçeli yasaklar nedeniyle kitlesel mitinglerin gerçekleştirilemediği iki yılın ardından bu 1 Mayıs’ta kitle katılımını güvence altına alma gerekçesi baskın geldi. Nihayet sosyalist hareketten şaşırtıcı genişlikte bir icazet alan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB, 13 Nisan günü düzenlediği bir basın açıklamasıyla 1 Mayıs mitinginin Maltepe Meydanı’nda gerçekleştirileceğini duyurdu.

Sadece geleneksel emek ve meslek örgütleri bürokrasisine yönelik eleştirilerle geçiştirilemeyecek bir sorunla karşı karşıya olduğumuzun altını çizmeli, bu 1 Mayıs sürecini belirleyen şeyin “gerçeklik” olduğunu, ancak bu “gerçekliğin” işçi sınıfının ya da sınıf mücadelesinin gerçekliği değil geleneksel emek örgütlerinin ve sosyalist hareketin öznel “gerçekliği” olduğunu kabul etmeliyiz. Öznel gerçekliğimiz, kendimizi sistem içi muhalefetten ayıran bütün samimi niyet ve söylemlerimize rağmen bizi fiiliyatta sistem içi muhalefetin hareket biçimine hapsedebiliyor. Ne inkâr edip özeleştiriden kaçmalı ne de akılcılaştırmalıyız. Öznel gerçekliğimiz dolayısıyla hapsolabildiğimiz bu hareket biçiminin iktidarın saldırganlığı karşısında ne güvenli ne de etkili bir alan sunduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Zira yakın geçmişimiz öznel gerçekliğimize hapsolup nesnel gerçekliği yok saydığımızda başımıza neler gelebileceğinin vahim örnekleri ile dolu.

Sürükleyici inisiyatif kimin elinde?

Türkiye seçim sürecine girmiştir. Daha doğrusu seçimleri de içeren, seçimleri kuşatan bir çatışma sürecinin içindedir. Örgütlü muhalefet güçleri içindeki sürükleyici inisiyatif, bu süreçte “iktidarın işine yarayabilecek” ya da “muhalefeti zayıf düşürebilecek” bir çatışmadan kaçınarak seçimlere ulaşmayı hedefleyen pasifist eğilimin elindedir.

Öte yandan milyonların kelimenin gerçek anlamıyla açlık derecesinde yoksullaşmayla karşı karşıya olduğu koşullarda hayatta kalma mücadelesi işçi sınıfının geniş kesimlerini acilen sonuç alıcı, doğrudan eyleme zorlamakta ve “direniş”, radikal solcunun hülyası değil işçi sınıfının gerçekliği olarak kendini göstermektedir.

Bugün “direniş ve isyanlar” sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfı hareketinin “temel yöntemi”dir: Gerçek sorunları dile getirmekte, çözümlere ilişkin öneri, talep ve nüveler barındırmaktadır. Özgürce kendini ifade etmenin, örgütlenmenin yolunu göstermektedir.

Burada tüm toplumu pasif taraftarlar toplamına indirgeyen parlamentarist muhalefet ile direnişçi bir çizgiye sahicilik kazandıran sınıf eksenli muhalefet arasında bir açı belirmektedir. Ancak seçimlerde Erdoğan iktidarına son verme hedefiyle sınırlı bir mücadele bile iktidarın alan daraltma hamlelerini kabullenmeyen direnişçi bir çizgiyi gerektirmektedir.

Hangimizin daha militan olduğu ya da en doğruyu söylediği konusunda kendi aramızda girişeceğimiz bir yarış, bütünüyle anlamsız olmamakla birlikte, sorunun esasını çözmeyecektir. Mesele halkın geniş kesimleri içinde gelişen direniş eğilimlerini örgütleyip örgütleyememe, direnişçiye politik inisiyatif kazandırıp kazandıramama meselesidir. Güç biriktireceğimiz, kendimizi göstereceğimiz, saldırılar ve baskılar karşısında varlığımızı ve politik iddiamızı koruyabileceğimiz tek bir güvenli alan vardır. O da direnme eğilimi gösteren kitlelerin bağrından başka bir yer değildir.

Emek hareketi ve sosyalist hareket bu 1 Mayıs’a, sadece bir gün ve alan tartışmasından ibaret olmayan, kendi öznel gerçekliğini yansıtan bir çelişki halinde gitmektedir. Pasifizm ve direniş iradesi, sistem içine sığma çabalarıyla sistem karşıtı dinamikler, eski örgüt yapıları ile sınıfın yeni gerçekliği bir aradadır. Bu 1 Mayıs, kitlelerin direniş hali, direnişin iddia ve talepleri öne çıkabildiği ölçüde başarılı olacaktır.

Sistem karşıtı direniş pratikleriyle sahne alan bütün toplumsal kesimler içinde olduğu gibi, sendikal ya da sol bütün örgütlü güçler içinde de bir “direniş fraksiyonu” vardır. Bugün sembolik bir günde yaşadığımız çelişkinin önümüzdeki kritik süreçte de bizi sistem içi muhalefetin sınırları içine mahkûm etmesini istemiyorsak, “direniş fraksiyonu” toplumsal muhalefetin sürükleyici inisiyatifini oluşturmalıdır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur