Kavga sertleşiyor: Türkiye kapitalizmini ‘kim’ yönetecek?

Farklı sermaye fraksiyonları ve onların siyasal temsilcileri arasında karşılıklı bir ‘gözü karartma’ pozisyonunda olduğumuz söylenebilir. Devlet içindeki çatışma ve gerilimlerin de çeşitli ‘sızıntılar’ ve ‘kaset’ yayımlamaya varan restleşmelere vardığı düşünüldüğünde, Türkiye’nin hem çok hareketli ve karmaşık hem de pek çok risk içeren, bugüne kadarkinden de daha fırtınalı bir döneme girdiğini söylemek abartılı olmamalı. Sosyal ve ekonomik değişmeler tek başına siyasal dönüşüm üretmiyor; ama böyle dönüşümler için uygun ortam yaratıyor. Bu noktada da dönüşümün yönünü, farklı sınıfsal-toplumsal kesimlerin güç ilişkileri belirleyecek

Kavga sertleşiyor: Türkiye kapitalizmini ‘kim’ yönetecek?

Bu hafta art arda yaşanan iki gelişme, salı günü TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısı ve orada açıklanan ‘Geleceği İnşa’ projesi ile perşembe günkü sert faiz indirimi, siyasal alana da teşmil eden bir egemen sınıflar arası gerilimi tartışabilmek için oldukça elverişli bir durum yarattı.

TÜSİAD toplantısıyla başlayalım. Konuşmalar ve rapordaki siyasal mesajların, açık/örtük eleştirilerin -doğal olarak- gölgesinde kaldı, ama ‘Geleceği İnşa’ gibi anlamlı bir isimle yapılan sunum TÜSİAD’ın kuruluşunun 50. yılı ile ilişkilendirilmişti. TÜSİAD tarafından gönderilen basın davetinde şöyle denilmişti: “Toplantıda TÜSİAD’ın 50. yılı projesi olarak, Türkiye’nin geleceğinin inşası için bir yol haritası önerisi içeren ‘Geleceği İnşa’ başlıklı çalışmanın tanıtımı yapılacak…”

Tekelci burjuvazinin politik hücresi

Buradaki 50 yıl vurgusu ve bu 50 yılın bakiyesi bugünü anlamak için önemlidir. TÜSİAD, 2 Nisan 1971’de kurulduğunda, 12 Mart askeri darbesinin üzerinden sadece 20 gün geçmişti. Türkiye’yi yönetenler, bir büyük siyasal krizi (daha) zor yoluyla aşma, yükselen işçi, gençlik ve köylü muhalefetini şiddetle bastırma yoluna yeni girmişti. 60’lardaki hızlı sanayileşmede sivrilen 12 büyük burjuvanın kurduğu TÜSİAD, kendinden önceki sermaye örgütlerinden farklı olarak, endüstriyel ilişkiler alanıyla sınırlı kalmayan açık bir sınıf birliği olarak teşekkül etmişti. Türkiye kapitalizminin en gelişkin, en ileri unsurlarını, yalnızca güncel talepler için değil, orta ve uzun vadeli sınıf çıkarları etrafında bir araya getiriyordu. Üstelik bu uzun vadeli çıkarların ne olduğunu arayan, tespit eden ve savunan; gelecekteki özel çıkarlarını bugünün genel sorunlarına çözüm arayışı olarak tanıtan; bu yanıyla entelektüel-ideolojik bir misyona da sahip olan, hatta esasen bunu görev edinen, işlevini burada gerçekleştiren bir örgüttü. Holdingleşme aşamasındaki tekelci burjuvazi, kendi politik hücresini, bir tür ‘politbüro’sunu da bulmuştu onda. Kurucularının o günlerde “Fikir Üreten Fabrika” dedikleri TÜSİAD, Zenginler Kulübü, Patronlar Kulübü gibi adlandırmaların yeterince temsil etmediği böyle bir uzgörü aygıtı olarak da düşünülmüştü.

Sanayinin ekonomi içindeki gücü ve sanayi içinde bu en büyüklerin gücü sayesinde dernek, kuruluşundan itibaren etkili bir strateji merkezi haline geldi. Kurulduğu 70’ler başında, iç pazarı koruyan gümrük duvarları yerine uluslararası serbest ticarete açılmayı; 80’lerde serbest piyasaya tam entegrasyonu ve özelleştirmeyi; 90’larda, “sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği” adı altında emeğin ucuzlatılmasını, esnek ve taşeron çalışmayı öğütlüyorlardı. Her biri Batı merkezli uluslararası kapitalizmin stratejik yönüyle uyumlu bu ‘öğütler’ kuvveden fiile geçti. TÜSİAD’ın başaramadığı ya da yeterince başaramadığı stratejik projeleri de oldu; ama liberal Batı kapitalizmiyle en güçlü ilişkilere sahip olan bu fraksiyon, ülkenin önemli dönüşüm anlarında etkili oldu.

Veraset ilamı

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılının dâhil olduğu dönemde de bu etki sahadaydı. Erbakan ‘macerası’nın sona erdirilmesi, DSP-MHP hükümetlerinin ihdas edilmesi ve 1999-2001 krizlerinden IMF programıyla çıkılması kararı süreçlerinde TÜSİAD’ın merkezi bir rolü, etkisi vardır. Bu süreçler, AKP’nin şimdilerde ‘başarılı’ diye işaret edilen ilk dönem politikalarını da kapsar. AKP, adeta bir yıkım olarak gelen 1999-2001 döneminden sonra ortaya çıkan bu hegemonya projesine hem harfiyen uyarak hem de mütemadiyen sadakat bildirerek gücünü artırmıştı. Bir başka deyişle, bugün ‘başarılı’ addedilen ilk dönem AKP’si de bir büyük sermaye projesinin içindeki rolüyle yükselmiştir. TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’nin salı günü yaptığı konuşmadaki şu sözleri dikkat çekici: “1999 sonunda Türkiye’nin AB adaylığı kabul edildi. Bunu takip eden 2000-2007 yılları arasında Türkiye’de yasal ve anayasal reformların yapıldığı çok olumlu bir dönem yaşandı.” Kaslowski’nin, genellikle 2002-2007 olarak kullanılan tarihselleştirmeyi 1999’a açması, o dönem için bir tür veraset ilamı gibi görülebilir. Büyük burjuvazi, başarılı olanın ilk dönem AKP’si değil, kendi projesi olduğunu söylemektedir. Bu, ‘Geleceği İnşa’ adıyla girişilen yeni stratejik projenin ‘gücü’ne dair geçmişten bir tanık göstermenin yanı sıra siyasal bir işarettir.

“Aydınlanma çağının ilkeleri”

TÜSİAD toplantısında yapılan konuşmalarda dikkat çeken bir başka yön, çoğunlukla laiklik vurgusu üzerinde durulan politik çerçevedir. Laiklik ve demokrasinin sıklıkla vurgulanması elbette önemli. Ancak bu başlıkta da TÜSİAD sermayesinin çerçeveyi genişlettiği gözlerden kaçmamalı. Kaslowski şöyle diyor konuşmasında:

Cumhuriyeti kuran kadrolar yıkılan bir İmparatorluğun yarattığı travmayı aşıp, yerine o günün ileri ülkelerinin eşiti olacak bir ulus-devlet koyma projesine giriştiler. […] Bunu gerçekleştirirken kendilerine rehber olarak Aydınlanma çağının ilkelerini aldılar. Bunların en önemlilerinden birisi ve son tahlilde Cumhuriyet rejiminin harcını oluşturan, bugün de demokratik bir rejimin ve barış içinde bir toplumsal yaşamın olmazsa olmaz koşulu sayılması gereken ilke, laiklik idi.

Burada laikliğin, cumhuriyet ve demokrasiyle birlikte “Aydınlanma çağının ilkeleri” kapsamında ele alınması anlamlı bir söylem değişimidir. Laikliğin, Aydınlanma ufkunun çok uzağında, bir ‘din ve ibadet özgürlüğü’, hatta ‘kültürel kimlik sorunu’ olarak görülmesi, yerli büyük sermayenin de tam benimsediği küresel bir paradigmaydı. Bu paradigmanın aşınması, siyasal İslamcıların 20 yıllık iktidarıyla muhatap olan Türkiye’de gerçekleşmiyor sadece. Kitlesel göç olgusu, Batı kapitalizminin merkezlerinde eski ‘hoşgörülü’ havayı çoktan dağıttı. 90’ların makbul dincilik-milliyetçilik külahı sayısız duvara toslayarak parçalandı ve bu süreçten belki de yalnız ileri kapitalist ülkelerin ırkçı-faşist grupları kârlı çıktı. Aydınlanma, cumhuriyet, laiklik gibi ‘kök’ burjuva kavramlara tedrici dönüş uluslararası koşullarla da uyumludur. ‘Geleneksel’ büyük sermaye, AKP’yi aşmanın –hiç değilse artık– daha sistematik bir ‘dönüşüm’ konusu olduğu konusunda, resmi muhalefetten daha ‘gerçekçi’ bir noktada görünüyor.

Fırtına şiddetlenirken

Erdoğan, bu karşı hegemonya hamlesine bildiği yoldan şaşmayarak yanıt verdi ve perşembe günü sert bir faiz indirimi daha yaptı. Artık açık bir rejim kurumu haline gelmiş olan Merkez’in faiz indirimine MÜSİAD yönetimi başta olmak üzere gelen destekler, Erdoğan’ın ‘irrasyonel’, ‘inatçı’ ya da ‘sağlıksız’ olmanın ötesinde bir sınıfsal tercih kullandığını bir kez daha teyit ediyor. Salı ve perşembe günleri yaşanan bu ardışık gelişmelerin arasına, çarşamba günkü “10 Batılı elçi krizi” de eklenebilir. Faiz indirimi kararının uluslararası medya kuruluşlarında “Erdoğan Merkez Bankası” gibi neredeyse alaycı tamlamalarla duyurulması ve Türkiye’nin üzerine kara para aklama konusunda işaret konulması da öyle…

Erdoğan yönetimi, düşük faizle kredi musluklarının açıldığı bir ‘sahte refah’ döneminin ardından hızlıca seçime giderek sonrasında gelecek tufanı iktidar yetkisi kazanmış olarak mı karşılamayı planlıyor, bunca çürüme ve dağılma emarelerinin ortasında bu planın gerçekleşme şansı var mı? Bunu önümüzdeki günlerde birlikte göreceğiz.

Ama farklı sermaye fraksiyonları ve onların siyasal temsilcileri arasında karşılıklı bir ‘gözü karartma’ pozisyonunda olduğumuz söylenebilir. Devlet içindeki çatışma ve gerilimlerin de çeşitli ‘sızıntılar’ ve ‘kaset’ yayımlamaya varan restleşmelere vardığı düşünüldüğünde, Türkiye’nin hem çok hareketli ve karmaşık hem de pek çok risk içeren, bugüne kadarkinden de daha fırtınalı bir döneme girdiğini söylemek abartılı olmamalı.

Sosyal ve ekonomik değişmeler tek başına siyasal dönüşüm üretmiyor; ama böyle dönüşümler için uygun ortam yaratıyor. Bu noktada da dönüşümün yönünü, farklı sınıfsal-toplumsal kesimlerin güç ilişkileri belirleyecek. Çıkarları farklılaşmış ve artık çatışır hale gelmiş sermaye fraksiyonları cephedeki pozisyonlarını ilan ettiler ve bu haliyle bir tür “Türkiye kapitalizmini kim yönetecek” savaşına giriştiler. Ücretli emek ve geniş halk kitlelerinin bu dönüşüme azami müdahalesinin yollarını ise; hiçbir ‘anlık güç haritası’na saplanıp kalmadan, toplumsal güçlerin potansiyelini küçümsemeden aramak gerekiyor belki de…


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur