Türkiye sosyalistlerinin faşizmle imtihanı (1971-1980)

Türkiye sosyalist solunun faşizmi en çok tartıştığı dönem 1974-1980 yılları arasıdır. Faşizm tartışmaları somut dünya ve Türkiye tahlilleri bağlamından ziyade, sınırlı sayıdaki literatürden genel doğruların özetlenmesi ve bunların Türkiye şahsında yorumlanması tarzında yürütülmüştür. Polemikler Dimitrov’dan alıntıların ve karşılıklı suçlamaların ötesine nadiren geçmiştir. Radikal sol faşizmi daha çok zorbalık yönüyle, reformist kesim ise ucu devrime açılmayan, burjuva demokrasisi savunusuyla sınırlı bir anlayışla ele almışlardır

Türkiye sosyalistlerinin faşizmle imtihanı (1971-1980)

Yakın dönem Türkiye sosyalist solunun faşizm konusundaki öne çıkan özelliği, kavramın enflasyonist kullanımıdır. Düşmanlarıyla aralarına kalın bir sınır çizgisi çekmek saikıyla hareket eden 71 devrimcileri, çubuğu kendilerinden önceki sosyalist solun tersine bükerek, 1908-1923’ten veya 1950’den itibaren gelmiş geçmiş bütün iktidarları, hatta bütün egemen sınıf parti ve politikacılarını faşist olarak etiketlemişlerdir.

12 Mart darbesi faşizm karşısında kimin ne uyanıklıkta olduğunu gösteren bir çeşit imtihan olmuştur. Dr. Hikmet Kıvılcımlı muhtıranın ertesi günü 13 Mart 1971’de Sosyalist gazetesinde “Ordu kılıcını attı” başlıklı darbeyi destekleyen bir yazı yayımladı.[1] Henüz MDD’ci çemberin dışına çıkmamış Dev Genç muhtıranın ardından, “şartlar yerine getirildiği takdirde ordudan gelecek her hareketi desteklemeye hazır olduğu”nu bildirecek,[2] faşist cuntaya sadece I. Erim Hükümeti tarafından kapatılmasından iki gün önce 25 Nisan 1971’de açık tavır alacaktır. Mihri Belli ve Kıvılcımlı ise yurtdışına çıkacaklardır.

MHP’nin artan fiili saldırıları ve 12 Mart darbesi, o zamana kadar faşizmin iktidarını soyut ve uzak bir tehlike olarak gören sağ yorumları çabuk eskitti. Türkiye’nin burjuva demokrasisi geçmişi olmaması ve paramiliter hareketin arkasından yarı askeri faşist darbenin gelmesi, İbrahim Kaypakkaya ve Mahir Çayan’ın faşizmin sürekliliğine ilişkin görüşler öne sürmelerinde etkili olmuştur.

THKP-C önderi Mahir Çayan Kesintisiz Devrim II-III broşüründe darbeyi “açık faşizm”, öncesini ise (1950-1971) “gizli faşizm” olarak değerlendirir.[3] Her ikisini “sömürge tipi faşizm” paydası altında birleştir

“Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile yakından ilişkisi olmayan ‘temsili demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.”[4]

Mahir Çayan, açık ya da gizli olsun, faşist devlet biçimini, “bizim gibi ülkeler” dediği yeni sömürgeciliğin yürürlükte olduğu ülkelerin tümü için devrim gerçekleşinceye kadar geçerli bir yönetim tarzı sayar. Türkiye somutunda ondan öncesini, yani 1923-1950 arasını, “tek parti yönetimi altında küçük burjuvazinin diktatörlüğü” olarak adlandırır.[5] Mihri Belli ve öteki MDD’ciler gibi Mahir de DP’nin iktidara gelmesine “karşıdevrim”, 27 Mayıs 1960 darbesine ise “devrim” diyecektir.

Kaypakkaya ise görüşlerini D. Perinçek’in Şafak gazetesindeki Kemalizm kuyrukçuluğunu eleştirirken ortaya koymuştur: “Kemalist diktatörlük işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askeri bir faşist diktatörlüktür.”[6] Kaypakkaya, Şefik Hüsnü ve Mihri Belli geleneğinin tarih yazımından keskin bir şekilde kopar. Ancak faşizmin süreğenliğini, o da Mahir gibi, Dimitrov’a dayanarak “burjuvazinin zayıf ve güçsüz oluşu” ile açıklar: “Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde zayıf ve güçsüz burjuvazi halkın mücadelesini daima kanla ve zorbalıkla bastırmaya ve bu şekilde ayakta kalmaya çalışır.”[7] Dolayısıyla 20’li, 30’lu yılların Bulgaristan’ı ve benzeri ülkelerle, kapitalizmin hâkim hale geldiği ve sermayenin tekelci bir karakter kazandığı 1970 Türkiye’si arasındaki farkı atlar. Net ifade etmemekle birlikte, “orta burjuvazi”nin “27 Mayıs hareketi içinde önemli bir rol oynaması”nı ve anayasaya bazı sınırlı demokrasi talepleri geçirmesini faşizmde bir kesinti sayıyor izlenimi verir.[8] Benzer bir tereddüdü de CHP iktidarının yerini alan DP üzerinde görülür. Yeni iktidarı, “daha çok sivil gerici kuvvetlerden destek alan, Amerikan emperyalizmine bağlı ‘çok partili’ diktatörlüğü” diye tarif ederken, CHP için kullandığı “tek partili askeri faşist diktatörlüğü”ndeki kadar sarih değildir.[9] Cumhuriyet dönemi iktidarlarını ele alırken Kaypakkaya, faşizm hakkındaki görüşleriyle ilgili birtakım ipuçları vermiş, fakat ayrı ve genelleştirilmiş bir “sürekli faşizm” teorisi ortaya koymamıştır.

Sonuçta Kaypakkaya’nın 1923, Çayan’ın 1950 sonrası için bazı kerteler hariç bütün iktidarların ve egemen sınıf partilerinin başına faşist sıfatı eklemeye davetiye çıkaran yorumları, takipçileri tarafından sistemleştirilerek günümüze kadar getirilmiştir.

***

Türkiye sosyalist solunun faşizmi en çok tartıştığı dönem 1974-1980 yılları arasıdır. Faşizm tartışmaları somut dünya ve Türkiye tahlilleri bağlamından ziyade, sınırlı sayıdaki literatürden genel doğruların özetlenmesi ve bunların Türkiye şahsında yorumlanması tarzında yürütülmüştür. Polemikler Dimitrov’dan alıntıların ve karşılıklı suçlamaların ötesine nadiren geçmiştir. Radikal sol faşizmi daha çok zorbalık yönüyle, reformist kesim ise ucu devrime açılmayan, burjuva demokrasisi savunusuyla sınırlı bir anlayışla ele almışlardır.[10] Anti-faşist mücadeleyi, ilk kesim MHP karşıtlığıyla özdeşleştirirken, diğer kesim şiddet içermeyen hukuki-yasal muhalefetle sınırlandıracaktır.

Paramiliter hareketin fiili saldırıları ve MHP’nin de içinde olduğu koalisyonlar, solu her şeyde faşizm arayan enflasyonist kullanıma yöneltti.[11] Öyle ki, Kaypakkaya’dan kopya ederek “sürekli faşizm teorisi”ni savunan TDKP, 1995 gibi geç bir dönemde bile, 27 Mayıs’ı faşizmi güçlendiren bir darbe olarak gösterebildi: “’60 Hükümet Darbesi, reformcu görünümüne rağmen, bu kez Bayar-Menderes çetesine karşı yükselen tepkilerin zayıflattığı, çeperinde gedikler açılmasına neden olduğu faşist diktatörlüğün sağlamlaştırılmasına yönelikti, bu sonuca vardı.”[12]  Her şeye faşist damgası vurmak o kadar yaygındı ki, uzun yıllar egemen sınıf hükümetlerinin ve partilerinin tümüne faşist dendi. Sol gruplar aralarında çatıştıklarında birbirlerine karşı bile bu tabiri kullandılar.[13]

Paramiliter faşist hareket 1975’ten itibaren sırtını devlete yaslayarak fabrikalarda, okullarda, mahallelerde ve köylerde hakimiyet kurmaya, sosyalist-devrimci çalışmaları ve örgütlenmeleri önlemeye, hatta cinayet ve katliamlarla solu silmeye çalıştı. Buna karşı konmasaydı faşist çeteler önce sokağa hâkim olacaklar, sonra da İtalya ve Almanya’daki gibi devrimci örgütlenme ve faaliyetleri silip süpüreceklerdi. Buna rağmen TKP, TİP, TİKP (Aydınlık) ve bazı yasal partiler kendilerini savunmak için bile fiziksel güç kullanmayı reddettiler.

Anti-faşist mücadelede karşıdevrime hizmet eden çizginin iki baş temsilcisi TKP ve TİKP’dir. TKP “faşist tırmanış”ı ancak Ecevit iktidarının önleyebileceği gerekçesiyle CHP’yi destekledi. 1977 Konferansında formüle edilen Ulusal Demokratik Cephe (UDC) tezine göre, cephe işçiler ve köylülerden başka, CHP’nin “sol kanadı”nı, “anti-emperyalist dinci akımı” ve “ülke ekonomisine katkı yapan sanayiciyi” de içine almalıydı. Devletten, tekelci sermayeden ve sırtını dayadığı emperyalizmden soyutlanan faşizm, MHP ile sınırlanıyor; CHP elbirliğiyle iktidara getirilirse asker ve polis marifetiyle “faşist tırmanış”ı durdurabilir sanılıyordu.

TİKP ise Sovyetler Birliği’ni baş düşman gördüğü için Amerikancı faşistleri dolaylı müttefikleri arasına katıyor, devletin güçlenmesini ve hükümetin sıkıyönetim ilan ederek devrimci hareketi ezmesini arzuluyordu. Bu amaçla radikal devrimci örgütlerle ilgili ihbar listeleri ve “kurtarılmış bölgeler” haritaları yayımlayarak devlete yardımcılığa soyundu.

Mahir, İbrahim ve Deniz’in devamı olarak ortaya çıkıp faşist milislerle mücadele eden örgütlerse kendilerini dar bir alana hapsetmenin sıkıntısı içindeydiler. Bu kesim içinde çoğunluğu oluşturan THKP/C kökenliler, kendilerini “sömürge tipi faşizm” gibi etraflı analizler gerektirmeyen önceden belirlenmiş bir kalıp içine hapsettiler.

“Egemen sınıfların durumu geniş halk yığınlarına ekonomik tavizler tanımaya olanak verecek kadar ‘sağlam ve güçlü’ ise burjuvazi mümkün olduğu kadar tavizci bir yönetim sürdürmeyi; egemenliğini tavizci ve demokratik yönetim metotlarına dayanarak sürdürmeyi tercih eder. Tersine, eğer burjuvazi (egemen sınıflar) zayıf ve güçsüzse geniş halk yığınlarına güçlü tavizler verecek durumda değillerse egemenliklerini faşist yönetim metotlarına dayanarak sürdürmeyi tercih edecekler, demokrasiyi lüks olarak görerek faşizme yöneleceklerdir.”[14]

Devrimci Yol’a göre faşizm burjuva demokratik devrimini tamamlamış ileri kapitalist ülkeler ile Türkiye gibi tamamlamamış yarı sömürge ülkelerde farklı şekillenmiştir. Böyle bir ayrım ilk bakışta yanlış değildir, yanlış olan bunun akla kara gibi mutlak bir zıtlık içinde sunulmasıdır. İster gelişmiş ülkeler isterse gelişmemiş ülkeler için olsun, iktisadi gelişmişlik düzeylerine denk düşen standart devlet biçimleri saptamak ekonomist bir yaklaşımdır. İki kamp arasına Çin Seddi çekmek, emperyalist sistemde bağımlı ülkelerin iç siyasetlerinde tek başlarına olmadıklarını, arkalarında emperyalist güçlerin bulunduğunu unutmak doğru değildir.

Bizimki gibi ülkelerde faşizmin kitle tabanı edinemeyeceği, burjuvazi iktisadi bakımdan zayıf olduğu için (70’li yıllarda Türk tekelci sermayesinin zayıflığı da ayrıca tartışılır) rızaya dayalı hegemonya kuramayacakları, bu açığı kapatmak için mecburen faşizme başvuracakları tezi, bugüne kadar bağımlı ülkelerdeki bir dizi güdük burjuva demokratik rejimi (Şili, Meksika, Portekiz, İspanya, Yunanistan, Brezilya, Bolivya, Venezüella vb.) açıklama gücünden yoksundur. Dimitrov’un 1930’larda sömürge ve yarı sömürge ülkeler hakkında söyledikleri, farklı bir konjonktürü ve gelişmişlik düzeyini temsil eden 1970’ler Türkiye’sine dayatılmamalıdır.

“Sömürge tipi faşizm”in burjuvazinin iktisadi bakımdan zayıf olmasına endekslenmesi, “Üçüncü Dünya”nın tümünün açık veya gizli faşizmle yönetildiği anlamına gelir ki, bu çok abartılı bir belirlemedir. İkincisi devrimle yıkılıncaya kadar sürecin “açık faşizm”den “gizli faşizm”e, “gizli faşizm”den “açık faşizm”e devridaim yapıp duracağı öngörüsü, kapitalizm koşulları altında faşizmin prangalarını taşımanın kaçınılmaz olduğu gibi bir kadercilik de içermektedir. Faşizmin belirli nesnel ve öznel koşullarda sınıf güçleri dengesince belirlenen bir varyant değil, yapısal ve zorunlu bir aşama olduğu tezi, faşist tehlikeyi umursamamayı telkin eden eski bir sol aşırıcılıktır. Faşizm mutlak bir kaçınılmazlık değil, egemen sınıfın önündeki seçeneklerden biridir.

1970’li yıllarda DY’de somutlanan “sürekli faşizm” kamburundan kurtulmak isteyen Kurtuluş (KSD), Türkiye’nin faşizm ve burjuva demokrasisi olmayan bir “oligarşik diktatörlük” tarafından yönetildiğini savundu. Bir yandan sömürge tipi faşizmden söz eden Devrimci Yol’u, bir yandan da burjuva demokrasisi diyen TİP, TSİP ve TKP’yi eleştirdi. Ne ki enflasyonist kullanımdan kaçmak isterken, bu defa da “Faşizm tekelci burjuvazinin, kriz içindeki sistemi komünizm tehlikesinden kurtarmak üzere yetiştirdiği tam boy bir reaksiyon hareketidir” gibi tek taraflı bir tanım geliştirdi.[15] Anti-komünizm faşizmin olmazsa olmaz bir özelliği olduğuna göre, Ekim Devrimi’nin ve Marksizm’in amansız düşmanı faşizmin elbette reaksiyoner bir yanı vardı. Ancak Kurtuluş, faşizmi tek etkene dayandıran bir darlaşma içindeydi. Faşizm nasıl salt anti-liberal değilse, salt anti-Ekim de değildir. Oluşturucu öğelerinin 1917 öncesinde şekillenmeye başlaması (Aydınlanma karşıtlığı, rövanşizm vs.) ve yeni bir sosyal düzen, yeni bir insan iddiasıyla ortaya çıkması, antikomünizmden daha fazla bir şey olduğunu gösterir. Bu mantık “Marksizm yoksa faşizm de yoktur”[16] diyen E. Nolte’yi, Nazi suçlarını “Almanya’nın komünist tehdide karşı meşru bir tepkisi esnasındaki müessif bir taşkınlık olarak”[17] yorumlamaya götürmüştür. KSD o kadar ileri gitmemişse de faşizmi Bolşevizm’e ve sosyalist devrime tepkiyle sınırladığı için, 12 Eylül’ü, “Proletaryanın öncülük ettiği bir sosyalist devrim tehdidi varit olmadığına göre, faşizmin de koşulu yok” diye değerlendirmeye yöneltmiştir.  Eğer bu doğruysa, günümüzde sosyalist ülkeler, güçlü bir uluslararası komünist ve işçi sınıfı hareketi olmadığı halde, faşizmin birçok ülkede hüküm sürmesini nasıl açıklayacağız?

Devam edecek

Dipnotlar:

[1] Kıvılcımlı darbeden sonra sıkıyönetim mahkemesi başkanına yazdığı dilekçede “İlerici Türk ordusunun içinden çıkmış sayın askeri yargıçlar…” diye hitap ediyor, CIA’nın oyuncağı diye suçladığı 71 Devrimcilerini ve Nazım’ı çekiştiriyordu. (Yol Anıları, Derleniş Yayınları, 1998-İstanbul, s. 377)

[2] Ali Yıldırım, Belgelerle FKF – Dev-Genç, Yurt Yayınları, Ankara 1988.

[3] Aslında “açık faşizm” ve “gizli faşizm” kavramlarının mucidi Çetin Özek’tir. Bkz: Faşizm ve Devrimci Halk Cephesi, Ant Yayınları, İstanbul-1970

[4] Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Birgün Kitap,2013-Ankara, s.316-317.

[5] A.g.e.s.333.

[6] İbrahim Kaypakkaya Kitabı, Dipnot Yayınları, 2015-Ankara, s. 123.

[7] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, “Şafak Revizyonizmi İle Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi”

[8] Age, “TİİKP Program Taslağı Eleştirisi”

[9] Age, “Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri”

[10] 1980 öncesinde, “Zam, zulüm, işkence, işte faşizm” gibisinden kaba tanımlar revaçtaydı. Eğer işkence ve zulüm faşizmin tek kanıtı olsaydı, Orta Çağda pek çok örneğini bulurduk.

[11] Mensubu olduğum devrimci fraksiyonu da bu bloka dahil ediyorum.

[12] Özgürlük Dünyası, “Sivil faşist hareketin yükselişi üzerine”, Haziran-Temmuz 1995, s.78

[13] Örneğin TDKP kendinden ayrılan TİKB’ye “faşist hizip” diyordu. Solun önemli bir kısmı PKK’yi benzer terimlerle suçladı.

[14] Devrimci Yol, Sayı: 14, 3 Şubat 1978, s. 2.

[15] Kurtuluş Sosyalist Dergi, Sayı: 16, s.52.

[16] Constantın Iordachi, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, İletişim Yayınları, 2015-İstanbul, s. 70.

[17] Enzo Traverso, Savaş Alanı Olarak Tarih, Ayrıntı Yayınları, 2013-İstanbul, s..47.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur