bağı paylaşmak, bağları güçlendirmek

siyasetin mültecilerin varlığına ve yaşadıklarına verdiği karşılık analiz edilmeli ve adı konmalı. ama politika yargılamalardan ibaret değil. o yüzden solun mültecilerle ilgili ırkçılık eleştirisinin ötesine geçmesi gerekir. yapılabilecekler konusunda kolektif aklın çözümler üretmesi gerekir

bağı paylaşmak, bağları güçlendirmek

afganlaştırma, birkaç anlamda kullanılan bir terim. afganistan’da yaşayıp afgan olmayan azınlıkların afgan kimliğine mahkum edilmesi, afganistan’ın yönetiminin afganistanlılara teslim edilmesi ve aynı zamanda, bir ülkenin çatışma ve islami politikalar aracılığıyla yıkımı anlamında kullanılıyor. ümit doğru’nun bilgi ve tartışmalarla büyük katkı yaptığı bu yazı türkiye’nin afganistan’a olan güncel ilgisi ve kamuoyunda çok tartışılan mülteciler konusunu tartışmayı hedefliyor.

eğer son elli yılın tarihini izlediyseniz bir sonraki ara başlığa gidebilirsiniz

19. yüzyılda, hindistan’daki ingiliz güçleri ve rusya imparatorluğu arasında bir tampon bölge olan afganistan, üç kere savaştığı ingiltere’den bağımsızlığını 1919’da kazandı, monarşi 1973’te, kralın kuzeni davud han’ın önderliğinde gerçekleşen kansız bir darbeyle yıkıldı, afganistan cumhuriyeti kuruldu. davud han’ın, abd ve bölgedeki abd yanlısı ülkelere yakınlaşması sscb’de rahatsızlık yaratıyordu, cumhuriyetle birlikte halkın yaşam koşularında büyük bir değişim olmaması da hayal kırıklığına sebep olmuştu. 1978 yılında, sovyetler’e yakın olan afganistan demokratik halk partisi ve ordunun içindeki sempatizanları bir darbe gerçekleştirerek afganistan demokratik cumhuriyeti’ni kurdu. bir yıl içinde kendilerini mücahitler olarak tanımlayan güçler yönetime karşı bir iç savaş başlattı. onları pakistan ve pakistan aracılığıyla abd, yönetimiyse tahmin edebileceğiniz gibi sscb destekliyordu. soğuk savaş döneminin cilveleri. ülkenin cumhurbaşkanı, afganistan demokratik halk partisi genel sekreteri taraki’nin bir suikaste kurban gitmesi ve yerine başbakan amin’in gelmesi üzerine sovyet birlikleri afganistan’ı işgal etti, amin bir operasyonla öldürüldü, yerine babrak karmal getirildi, sscb ile demokratik afganistan cumhuriyeti arasında yirmi yıllık bir dostluk anlaşması imzalandı. mücahitleri abd, pakistan, suudi arabistan hatta çin (mücahitlerle birlikte savaşan az sayıda maocu gerilla da vardı) destekliyordu. savaş ülkeyi yerle bir ederken, taliban (talebeler) o mücahitler içinden, 1994’te kuruldu. sovyet birlikleri 1989’da çekilmesini tamamlamıştı, sovyetlerin 1991’de dağılmasının ardından, afganistan’daki hükümet 1992’de yıkıldı.

ancak iç savaş, bu kez islamcı gruplar arasında devam etti, ta ki pakistan destekli taliban 1996’da afganistan islam emirliği’ni kuracak güce ulaşana kadar. taliban, kadınlara burka mecburiyeti, akrabası bir erkek olmadan sokağa çıkma yasağı, çalışma yasağı gibi kurallar getirdi. verimli araziler, tarlalar ateşe verildi. iç savaşlar boyunca yüzbinlerce insan ölmüştü, açlık, altyapısızlık yeni canlar almaya devam ediyordu.

devam etmeden hatırlayalım. taliban pakistan ve abd’nin desteğiyle güçlenmişti.

derken 2001’in 11 eylül’ü geldi. abd saldırıdan usame bin ladin’i sorumlu tuttu, afganistan’da saklandığına hükmetti, taliban’dan bin ladin’i teslim etmesini istedi ve “uluslararası terörizmle mücadele” ve “kadın haklarını sağlamak” için afganistan’ı işgal etti, kendisine yakın bir yönetim kurdu, başına sovyet döneminde pakistan’a gitmiş, abd’ye yakın olmuş, kurulurken taliban’ı desteklemiş hamid karzai geldi. (adı, şu günlerde türkiye’nin güvenliğini sağlamayı üstlenmek istediği kabil’deki havaalanına verilmiş olan karzai, bu aralar batı basınına abd’nin afganistan’daki varlığının ışid’i ve aşırılıkçı terörizmi güçlendirdiğini anlatıyor.)

arada abd ırak’ı işgal etti, tabii yine demokrasi şey etmek için.

karzai cumhurbaşkanlığını, 2014 yılında, -1990’lı yıllarda dünya bankası’nda çalışmış olan- eşref gani ahmedzai’ye devretti. bugün hâlâ o cumhurbaşkanı.

trump iktidara geldiğinde, çok pahalıya mal olduğu gerekçesiyle ırak ve afganistan’dan birlikleri çekmekten yana olduğunu açıklamıştı, öyle de yaptı. biden da aynı politikayı sürdürüyor. abd’nin afganistan’da bulunduğu süre boyunca, 46 bini sivil olmak üzere en az 110 bin afganistan vatandaşının öldüğü bildiriliyor; buna karşılık ölen abd askeri sayısı 2300. yani afganistan abd için vietnam olmadı!

son on yılda bölgeyi izleyenler ise “biz bu filmi suriye’de gördük” diyebilir.

şu anda afganistan’da bir hükümet ve ona karşı mücadele eden, pakistan’ın lojistik, para, silah yardımı yaptığı taliban güçleri var. hükümet taliban’la barış anlaşması yapmaya çalışıyor, daha önce abd de bunu denemişti.

afganistan’dan kim neden kaçıyor

bütün bunlar mültecilerin, daha doğrusu suriyeli mültecilerin yanı sıra bugünlerde afganistan’dan neden sığınmacıların geldiğinin kısa ve kaba bir tarihi arka planı. güncel faktörlere bir göz atalım.

afganistan’da çatışmanın başladığı dönemden beri 2,5 milyon insanın afganistan’ı terk ettiği bildiriliyor. bugüne kadar işsizlikten, açlıktan, çatışma ortamından kaçıyorlardı, bugünlerde gelenler açık bir biçimde taliban’ın iktidarı ele geçirmesi ihtimalinden kaçıyor. ancak bbc’den mahmut hamsici’nin kaynaklara dayanarak yaptığı habere[1] göre türkiye sınırından geçenlerin sayısında çok belirgin bir artış yok.

afganistanlılar göçmek için pakistan ve iran’ı seçiyor, şii olanlar iran’da kalmayı tercih ediyor,[2] iran’dan türkiye’ye geçişler oluyor. bugünlerde beton duvarlar örülmeye başlanmış ama görünen o ki iran sınırı, çaresiz insanlara kapalı ama insan kaçakçılarının çok rahat çalışabileceği bir halde.

ülkelerinden kaçmaya kararı veren kadınlar, özellikle yanlarında çocukları varsa uzun yürüyüşler içeren, ıssız yolları tercih etmiyor. kaçakçıların tacizlerine, tecavüzlerine çare bulamasalar da hamile kalmaktan kurtulmak için önlemler alıyorlar.[3] yani, gördüğümüz fotoğraflardakilerin hepsinin erkek olması, öyle bir yolu ancak erkeklerin göze almasıyla ilgili. ayrıca özellikle genç erkekler silah altına alınma riskiyle en fazla karşı karşıya kalan grup, bu da bir kaçma sebebi.

afganistan’dan türkiye’ye göçenler medyada bu kadar yer bulmasa bu insanlar bugün de gündemimizde bu kadar büyük bir yer almayacaktı. bunun sebepleri üzerinde düşündüğümde aklıma, türkiye cumhuriyeti iktidarının suriye’ye askeri müdahalede bulunmasını meşrulaştırmak için suriyeli mültecileri bahane etmiş olduğu geliyor. acaba diyorum, afganistan’da yapılacak bazı hamleleri makul göstermek için böyle bir gerekçeye başvurulması ihtimali var mı?

taliban’ın, türkiye’yi afganistan’da “işgalci bir güç” sayacağı yönündeki açıklaması bir iletişim kazası değil. bu açıklama, bir pazarlığın parçası da olabilir ama afganistan’da bulunan her yabancı güç -başta abd olmak üzere- işgalci konumunda. türkiye’nin idlib’de el kaide kökenli gruplarla kurduğu ilişkinin bir benzerini taliban’la kurmayı planlıyor olması ihtimali güçlü.

peki türkiye’deki iktidar kabil havaalanı’nın güvenliğini sağlamaya neden bu kadar istekli?

afganistan bilindiği gibi, dünyanın en büyük haşhaş ekicisi ve afyon üreticisi. afyon, yine bilindiği gibi tıpta kullanılmanın yanı sıra, eroin başta olmak üzere çeşitli uyuşturucu maddelerin üretiminde de kullanılıyor.[4] son yıllarda yaygınlaşan bir uyarıcı madde olan metamfetaminin üretimindeki başlıca madde olan efedrin, afganistan’da doğada kendiliğinden ve bol bol yetişen efedradan elde ediliyor. dünyanın kokain trafiğinde önemli bir yere sahip olan latin Amerika ülkeleri ile türkiye arasında, geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan narkotik trafiği, bu trafiğin cazip geliri düşünülünce, kabil havaalanı’nın da neden cazip olabileceği konusunda bir açıklama sunuyor.

türkiye malum politik olarak pakistan’a yakın, pakistan taliban’ı destekliyor. ama bu türden ciddi bir gelirin denetlenmesi söz konusuysa, “dostumun dostu dostumdur” diye bir kural işlemiyor.

mülteciler bize ne yapıyor

akp’nin mültecileri bir araç olarak kullandığı açık. işin uluslararası politikadaki yanı bir yana büyük bir ekonomik boyutu var.

türkiye suriyeli mültecileri ağırlamak için karşılığında ab’den 4.3 milyar euro fon alıyor. bu para projeler üzerinden aktarılıyor. hükümet kendi projelerinin yanı sıra bu konuda sivil toplum kuruluşlarına ayrılan fonların kendilerine yakın kurumlara gitmesi için çeşitli hamleler yapıyor.[5]

bu insanların, genç nüfusun az, vasıfsız işgücünü ihtiyacın daha fazla olduğu ab ülkelerine gitmesi daha uygun olurdu tabii. tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşayan, işsizliğin olağanüstü boyutlara ulaştığı bir ülkede çok kötü koşullarda, ucuz ve kayıtdışı emek gücü haline gelecekleri belliydi. ama bütün bunlar onların sorumluluğu, suçu değil, ceremesini de onlar çekiyor. iyip kalkınma politikaları başkanı ümit özlale çok ilginç gözlem ve sonuçların yer aldığı yazısında [6] afganistan’dan gelenlerin tarımda, suriye’den gelenlerin sanayide nasıl ağır sömürü koşullarında çalıştıklarını, ancak istihdam edenlerin, onları toplumsal hayatta görmek istemediklerini çarpıcı biçimde anlatıyor. ücretli kölelik başka ne olabilir!

karımıza kızımıza….

çok duyduğunuz bir cümle, devamını getirmeye gerek yok. mülteci erkekler gittikleri ülkede kadınlar için tehlike oluşturur mu? evet çünkü erkekler kadınlar için her zaman, her yerde tehlike oluşturur, her gün duyduğumuz erkek şiddeti vakalarında faillerin cebinde tc kimliği var! buna karşılık, mülteci kadınlar erkek şiddetiyle en fazla karşı karşıya kalan kadın grubu. sadece tacizden, tecavüzden, zorla seks işi yaptırmaktan bahsetmiyorum; erkeklerin çocuk yaştaki suriyeli kızları ikinci eş olarak alması gibi “meşru” erkeklik suçlarını kastediyorum. lgbti+ mültecilerin yaşadıkları ayrı bir yazı konusu olur.

türkiye’ye gelen suriyeliler hatta afganlar arasında acımasız cihatçılar olabilir mi? bence bu yanlış bir soru. avrupa ülkelerinden, abd’den cihat için suriye’ye geçmeye çalışanların en kolay kullandığı sınır kapısının, geçiş yolunun türkiye olduğuna dair yüzlerce anlatım var. sadece onlar da değil. başta adıyaman ve gaziantep olmak üzere türkiye’nin birçok şehrinden suriye’ye türkiye vatandaşı olan cihatçılar, katiller gittiğini biliyoruz. türkiye’nin kendi vatandaşı olan cihatçıları var zaten; suruç katliamının faili türkiye cumhuriyeti vatandaşı abdurrahman karagöz. onun kardeşi yunus emre karagöz 10 ekim katliamını gerçekleştirenlerden biriydi. karagöz kardeşler, adıyaman’daki islam çay ocağı’nda örgütlenen dokumacılar grubundandı. türkiye’de yetişen, ihraç edilen tekfirci katillerin bırakın hesabını sormayı, hesabını bile tutmayanlar suriye’den gelebilecek cihatçıları neden dert ediyor!

ne yapmalı?

bence kendisi iş bulamazken bir suriyelinin kendisinin kabul etmeyeceği bir ücret karşılığında çalışmasına öfkelenen emekçiyi dahi anlamaya çalışalım. çünkü gündemle ilgili değilse konuyu anlayacak, örgütsüzse konuya müdahale edecek araçlardan yoksun.

ama siyasetçilerin bu konuya daha kapsamlı bir bakış açısıyla bakıp konuşması gerekir. temel amacı muhtemel seçmenlerinin reflekslerine hitap ederek oy almak olan bir siyasetçinin dahi. çünkü siyasetin elinde çok fazla araç var.

türkiye’de mülteci istilasından söz edenlere, türkiye’ye tek bir kurşunun atılmadığı ve suriye toprağı olan afrin’i işgal edip bir de vali atamanın adını soralım. başka ülkelerin topraklarında asker bulundurmanın anlamını soralım. kendi ülkesinin işgalciliğini makul bulan, kendisini ne yüzle anti-emperyalist olarak tanımlar, bunu da soralım.

türkiye’de mültecilerin bulunması ülkenin ab ile ilişkilerinden daha fazla, iktidarın suriye’ye yönelik hamleleriyle ilgili. iktidar bu hamleleri millî dava diye kakalıyor olabilir ama hdp ve tip dışında parlamenter muhalefetin bunu yemesine ne diyeceğiz! çünkü akp iktidarı sadece yolsuzluk, laiklikten ve demokrasiden uzaklaşma değil, aynı zamanda işgalci bir dış politika demek. mültecileri memleketlerine gönderme vaadi, anaakım medyanın zihnini bulandırdığı, yoksulluğunun, yoksunluğunun öfkesini çıkartacak yer arayan laikçi seçmeni ve kendisine yönelecek tepkinin başka yerlere yönelmesinde fayda gören iktidarı rahatlatır. ama siyaset bu mu?

siyasetin mültecilerin varlığına ve yaşadıklarına verdiği karşılık analiz edilmeli ve adı konmalı. ama politika yargılamalardan ibaret değil. o yüzden solun mültecilerle ilgili ırkçılık eleştirisinin ötesine geçmesi gerekir. yapılabilecekler konusunda kolektif aklın çözümler üretmesi gerekir. böyle bir çabaya katkı olarak aklımıza gelenleri sıralayalım.

-öncelikle devlete yönelik somut talepler oluşturulmalı. öncelikle “misafir” olarak anılan bu insanlar yasal bir statüye kavuşturulmalı. sınırdan girenlerin güvenliğinin sağlanması, bu insanlara, koşullarına, tıbbi geçmişlerine ve ihtiyaçlarına uygun sağlık hizmeti verilmesi, çocuklara kendi anadillerini de içeren, laik eğitim sağlanması, bu insanlara yönelik sivillerden gelen saldırıların hak ettiği kadar kovuşturulması akla gelen ilk somut talepler.

– mültecilerin ucuz ve güvensiz emek ordusu olmaması için verilecek mücadele sendikalara düşer. bu konuda konfederasyonların somut mücadele hedef ve yöntemleri belirleyecekleri bir kayıtlı-kayıtsız göçmen emeğin haklarının sağlanması için mücadelesi çalıştay örgütlenebilir.

– kadın ve lgbti+ kurumlarının göçmen kadınların, çocukların, lgbti+’ların hangi ulustan olursa olsun erkeklerin şiddetinden korunması için yürütülen çalışmaların genişletilmesi ve koordine edilmesi.

– mültecilere yönelik ırkçı saldırılara karşı ideolojik müdahalede bulunacak ve bu insanlar için hukuk başta olmak üzere her türlü savunmayı üstlenebilecek örgütlenmeler oluşturulabilir. bu gruplar herkese ama herkese gerçek suçluyu gösterecek bir propaganda çalışması yürütmeli; kara propagandaya maruz kalanları değil propagandayı yapanları, insan kanından kâr edenleri, bölgeyi, kaynaklarını kontrol etmek için insan canını hiçe sayanları hedefe koyan bir kampanya, kimin ırkçı olduğunu teşhisten ziyade, ırkçı politikalardan kimin yararlandığını teşhir eden bir akıl.

mülteciler ve onlardan nefret etmesi sağlanan kitleler arasındaki bağlar güçlendirilmeli ki hepimizin yetiştirdiği bağın üzümünü birlikte yiyelim.

Dipnotlar:

[1] haberde bu yazıya aktarmadığım başka ilginç ve önemli ayrıntılar var.

[2] Suriye’de, iran yanlısı gruplarda, özellikle afgan mültecilerden oluşan fatimiyyun tugayı’na gönüllü katılanların yanı sıra iran’a iltica hakkı için bu tugay’da savaşmaya zorlananlar olduğu yönünde güçlü iddialar var.

[3] Hale gönültaş’ın haberinde anlatılanlar iç paralayıcı.

[4] dünyada 2019’da, en çok eroin ele geçirilen üç ülke türkiye, iran ve Pakistan.

[5] kadın kurumlarından temsilcilerin katıldığı bir toplantıda, ohal döneminde bölgede ilk kapatılanların mültecilerle ilgili çalışan kurumlar olduğu anlatılmıştı.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur