Türkiye’nin düzeni

Çeteler, mafya, uyuşturucu, silah, insan ve petrol kaçakçılığı, kontrgerillanın "şerefli", kalleş ve hırsız katilleri, çökmeler vs., düzgün işleyen bir sitemin zaman zaman rutin dışına çıktığını gösteren bir "sapma" değil, sistemin ta kendisidir: Türkiye'nin düzeni budur!

Türkiye’nin düzeni

Olan biteni tariflemek için Kemal Can’ın önerdiği “girdap” metaforu gayet isabetli. (Bkz. Gazete Duvar.) O halde fır fır dönerek sürüklendiğimiz girdabın içindeki bazı nirengi noktalarına odaklanmaya çalışalım.

1990’ların sonunda MHP’li Devlet Bakanı Şevket Yahnici’nin, “Yüz milyar dolarlık eroin Hakkari’den girer Edirne’den çıkar, asker-polis de sevkiyata eskortluk eder” cümlesinin yanına, yirmi küsur yıl sonra AKP’li Burhan Kuzu’nun İranlı uyuşturucu kaçakçısı Zindaşti için yaptığı “iş takipçiliğini” koyun. 90’ları kana bulayan ve “Çiller-Ağar özel örgütü” saçma adıyla anılan yapının Azerbaycan’da darbe tezgahlamasının yanına, bugünkü Mubariz Mansimov, Aliyev, Karabağ vesilesiyle devletin bölgede konuşlandırdığı Suriye’den ithal cihatçı çeteleri ekleyin. (Darbe tezgâhlamanın vahameti kadar, Çiller’in Ebulfeyz Elçibey’in adını, “Alibey kardeşim” diye anmasının alaya alınmasıyla da hatırlanır o dönem.) Hüseyin Baybaşin’in 90’lardaki uyuşturucu trafiği ile ilgili anlattıklarının devamı olarak da S. Peker’in Kolombiya’da yakalanan beş ton kokain hakkındaki ifşaatlarını, Binali Yıldırım’ın tosuncuğunun “Venezüella’ya maske ve dezenfektan yardımı götürme” maceralarını okuyabilirsiniz pekâlâ. Başka? Kambersiz düğün olmaz, elbette “yavru vatan” Kıbrıs da lazım: 90’lardaki Kutlu Adalı cinayetinin üzerinde bugün, “sistemin kasalarından biri” olduğu apaçık olan Kıbrıslı kumarhaneci Halil Falyalı’nın MHP’li katil Haluk Kırcılarla verdiği fotoğraflar yükseliyor.

Bu kadar berrak bir tablonun gargaraya getirilmesi mümkün mü?

Mümkün tabii, hem de nasıl! Enformasyon ve yorum bombardımanı, üçkağıtçının el çabukluğu türünden bir rol oynamaya başlıyor bir süre sonra ve “gözünüzün önündeki” kağıtlardan “boş olana” basıyorsunuz parmağı! Devlette sürekliliği temsil eden Ağar gibi aktörlerin yakasına yapıştığınızda sistemin Aşil Topuğunu da yakalamış olabilirsiniz; “rutin dışına çıkan has evlatlarını” geçici olarak “harcayarak” (Ağar 1996’da bakanlıktan istifa etti, bir yıl kadar da hapis yattı) sistemi aklayan ve tahkim eden “yargı”, “hukuk-guguk”, “temiz toplum” operasyonlarına garnitür de olmuş olabilirsiniz. Yakaladığınız Aşil Topuğunu nereye kadar götüreceğiniz ya da nerede bırakacağınız sistemin tahkimatı ya da yıkılması meselesini nasıl ele aldığınıza bağlıdır.

Gerçeği bir yönüyle ifşa eden kontrgerilla nizamnameleri bile başkaca şeylerin örtüsüne dönüşebilir. Anti-komünist eksende (ki bu “eksen” istenmeyen hükümetleri düşürmekten tutun da uyuşturucu trafiğinin rotalarını düzenlemeye kadar bir dizi alana yayılabilir) örgütlenen NATO-Gladyo/kontrgerilla yapılarının, “şerefli işlerinin” finansmanı için uyuşturucu ticareti yapmalarına “göz yumulur”. Dünya uyuşturucu rotalarının, gerilla savaşlarına karşı kontrgerilla taktiklerinin başat hale geldiği coğrafyalarda odaklanması tesadüf değildir: Vietnam-Kamboçya’daki gerilla mücadelesini kırmak için Amerikan özel harbinin yoğunlaştığı bölge, bir zamanlar “Altın Üçgen” diye anılan meşhur uyuşturucu merkeziydi, savaş sona erince bölgenin “yıldızı söndü”.  FARC ve ELN gerillalarına karşı örgütlenen kontrgerillaya paralel olarak Kolombiya’nın kokain merkezi haline gelmesi, Afganistan’ın kırk yıl süren savaş ve işgaller döneminde uyuşturucu güzergahına dönüşmesi tesadüf olabilir mi? Peki ya Kürt ulusuna karşı yürütülen özel savaş yeni bir rota yaratmadı mı? Meraklı okurlara internette kısa bir tarama yaparak “Yüksekova Davası”na bakmalarını öneririm: Askeri panzer ve helikopterlerle taşınan eroinler, Yahnici’nin yukarıda andığımız sözleri, Sedat Peker’in şifresini “içerden kırdığı” “vatan-millet-Venezüella” edebiyatının neleri örttüğünü gösterir görmek isteyene.

Sistemin ta kendisi

Bu kadar açık gerçekler yine de örtüye dönüşebilir mi? Dönüşür. Çünkü gerek bu işlere cevaz veren kontrgerilla nizamnameleri, gerekse Demirel’in, “devlet bazen rutin dışına çıkabilir” vecizesi söz konusu düzeneği bir tür “sapma” olarak tarifler: Aldatmacanın büyüğü budur işte. Nasıl mı? Gelin bazı şeyleri deşelim biraz.

Reza Zarrab-Babek Zencani-Halkbank üzerinden yapılan şey “altın kaçakçılığı” falan değil, düpedüz iki devletin anlaşarak İran’a dönük uluslararası ambargoyu deldikleri bir düzenektir. Zencani’nin İran’da yargılanması Ahmedinejat’tan sonra gelen İran hükümetinin kendini aklama çabasından ibarettir. Türkiye’de dört bakanın başını yiyen para kasaları, milyonluk saatler vs. ise bu işe bulaşan bakanların bal tutarken yaladıkları parmakların suç üstü olmasından ibarettir. Sonuç? Tıpkı İran’da olduğu gibi bazı kurbanlar verilerek sistem -ve sistemin tepesi- “aklandı”. S. Peker, en üstte İRAN yazan bir tahtayla kameranın karşısına geçtiğinde “abisinin” kanı donmuştur herhalde… İran ile yapılan iş, yüz milyarlarca dolarlık yasadışı ticaret ve onun etrafında oluşan bir suç dosyasıdır. Zarrab, para kasaları vs. denilerek “gösterilen” (siz örtülen diye okuyun) şey kaçakçılık vs. değil; ekonomi/sermaye-siyaset/devlet başlıklarının tümünü kapsayan sistemik bir olgudur, sistemin ta kendisidir. Peki ya Şevket Yahnici’nin zamanında yüz milyar dolar diye telaffuz ettiği rakam bugün ele geçen beş ton kokainden ibaret olabilir mi? Yahnici’nin verdiği rakamın gerisine düşülmüş olabilir mi? Olamaz; tıpkı güncel foseptik çukurunun, 2015 Suruç-Gar-Sur’da cisimleşen darbe-özel savaş-milliyetçi-dinci histeri döneminin ardından patlamasının tesadüf olmaması gibi.

Sedat Peker, kendi durduğu yerden Alevi ve Kürt sorunlarının “kaşınan” iki alan olduğunu ve her ikisinin de çözümünün hem kolay hem de çok zor olduğunu söyledi. Yüz milyarlarca dolarlık bir suç ekonomisinin dönmesi için savaş yoksa savaş çıkaracak, “sınırın ötesinden birkaç füze attıracak” “vatanseverler” her zaman ve her yerde bulunur. Mesele şu ki, bu bir “savaş kliğinin” tercihi ya da zorlaması değil, T.C.’nin Türk-Sünni eksenli tekçi kuruluş felsefesinin kaçınılmaz sonucudur; “rutin dışına çıkıp suça bulaşan” da bu kuruluş felsefesinden alır meşruiyetini. Başka bir ifadeyle Kürt ve Alevi sorunları “savaştan nemalananların” yaratıp sürdürdüğü sorunlar değildir; bilakis inkâr, imha ve asimilasyoncu temelde kurulan düzen “savaştan nemalananları” üretip besler. Yani Peker’in dediği gibi Ağar 1993’te birtakım provokatif raporlarla MGK’yi ikna ederek 93 konseptini başlatmamıştır. Tam tersine o MGK’nin öncellerinin de dahil olduğu Türk devlet aygıtı Ağarları 12 Mart’tan itibaren eğitmiş, 1986’larda ABD’ye kontrgerilla eğitimine göndermiş ve 1993’te kokuşmuş düzenlerinin bekası için Kürt halkının üzerine salmıştır; tıpkı 2014 Ekim MGK toplantısında kararlaştırılan “Çöktürme Planı”nın sonuçlarının Suruç’tan Gar katliamına, Cizre bodrumlarında yakılan insanlardan S. Peker’in ifşaatlarıyla patlayan 2021 model kontrgerilla foseptiğine dek uzanması gibi…

Peker konuştuğu için sistem krize girmedi; sistem krize girdiği için Peker konuşmaya başladı. Kirli ekonomik-politik-toplumsal yapı çöktü, pastayı ve iktidarı paylaşma savaşları -Susurluk 1996 ve devamında olduğu gibi- bu çöküntünün/krizin tezahürü olarak patlak verdi. (Düzen o kadar kokuşmuş ki, eğer bir uyuşturucu operasyonu görürseniz asla “devletin mafyayla mücadelesi” zokasını yutmayın; bilakis “vatan-millet-Venezüella”nın bekası için tasfiye edilecek ve önü açılacak makbul çetelerin devlet eliyle tanzim edilmekte olduğunu anlayın.)

Bir devlet geleneği

Peki ya petrol kaçakçılığı? Rus istihbaratının belgelediği IŞİD ile saray rejiminin yasadışı petrol ticareti? Mubariz Mansimov’un iki yüz küsur gemilik filosuyla yaptığı Azeri ve Rus petrolleri taşımacılığının, adamın Fetöcü olduğu iddiasıyla hapse atılmasının ardından el değiştirmesi? Gemicikler? Çökülen Yalıkavak Marinası? Suriye-Libya ekseninde şekillenen silah kaçakçılığı? Halife’nin cihatçı paralı askerlerinin Libya’dan Karabağ’a, Suriye’den Kürdistan’a koşturulması? 2015 7 Haziran seçimlerinden sonra patlayan bombalar? 1 Kasım’da “kazanılan” seçimler?

“Çökmelere” değinmezsek olmaz. Ağar, “biz çökmesek mafya çökecekti marinaya” dedi; Soylu, “sen ne marinasından bahsediyorsun, bizim devletimiz Libya’ya, Suriye’ye, Karabağ’a çökmüş” diyerek azarladı Ağar’ı. Elhak doğru söylüyor, devlet varken mafyanın sözü mü olur! Sedat Peker Aydın Doğan’ın medya imparatorluğuna kimlerin nasıl çöktüğünü (kuşkusuz emanetçi Demirören/Pambıkören değil çöken) Bilal’e anlatır gibi tane tane anlattı. Başka? Mansimov’a nasıl çöküldü? Dün Uzan grubuna, ardından Fetöcülerin mallarına nasıl çöküldü? Sırada kimler var? Bu kalemde de bir sapma ya da araz değil, yapısal-tarihsel süreklilik görüyoruz: Türk burjuvazisi devlet eliyle Ermeni, Rum ve diğer azınlıkların mallarına çökerek eksik sermayesini tamamlama yolunu tuttu ve “muhafızlarının” önüne de epeyce yağlı parçalar attı; bugünkü tablo bu geleneğin devamı ve en paçoz haliyle kendini kusmasıdır. (Bu işlerin nasıl “yürütüldüğünü” merak edenlere Varlık Vergisi dönemini konu alan “Salkım Hanımın Taneleri” filmini izlemelerini öneririm.)

Tabloyu netleştirelim derken kargaşayı büyütmekten korkarım. O halde tane tane yazayım:

Yukarıdaki kalemlerde anılan rakamlar “mafya ekonomisi” başlığıyla ele alınabilir mi? Hayır alınamaz; söz konusu rakamlar Türkiye ekonomisinin önemli bir kalemini oluşturacak büyüklüktedir. Sınıfsal-iktisadi temeli ve devlet katındaki temsiliyetiyle bu “yapı”, Türkiye oligarşisinin önemli bir bileşenidir.

Ağar, Çatlı, Çakıcı, Korkut Eken gibi katiller “rutin dışına çıkan devlet görevlileri” olarak değerlendirilebilir mi? Hayır değerlendirilemez. Her dönemin “şerefli katilleri” (Çiller’in cümlesinin Türkçeleştirilmiş halidir) olan bu adamlar devletin yönetici çekirdeğinin vazgeçilmezleridir; rutin dışının değil rutinin görünümleridir.

Çeteler, mafya, uyuşturucu, silah, insan ve petrol kaçakçılığı, kontrgerillanın “şerefli”, kalleş ve hırsız katilleri, çökmeler vs., düzgün işleyen bir sitemin zaman zaman rutin dışına çıktığını gösteren bir “sapma” değil, sistemin ta kendisidir: Türkiye’nin düzeni budur! Saray rejimi bu düzenin sonucu ve sonudur. Hangi “tuğlasından” yakalanırsa yakalansın, bu düzeni yerle bir etmeyi hedeflemeyen; ısrarla, inatla bu hedefi takip etmeyen bir mücadele hattı, bırakalım duvarı yıkmayı, onda bir gedik bile açamaz.

(Bir devam yazısıyla mücadele imkanları meselesini ele almaya çalışacağım.)

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur