Doç. Dr. Bülent Küçük’le Boğaziçi Üniversitesi direnişi üzerine: “İtibarın ve kültürel sermayenin gasp edilmesi imkânsızdır”

Doç. Dr. Küçük, AKP’nin 100 günü aşkın süredir alt edemediği direnişin sırrını “İtibar ve kültürel sermaye, gözle görünmeyen büyülü bir sermayedir, biriktirmesi zaman ve meşakkat ile mümkündür, gasp edilmesi ise imkânsızdır. Başkasının itibarını ve kültürel sermayesini, kaba kuvvetle kendi hanenize yazamaz, birinden alıp başkasının hesabına geçiremezsiniz, çünkü kültürel sermaye, onu biriktirmiş failin ve kurumsal yapının bedeninde tecessüm etmiş bir değerdir” sözleriyle anlatıyor

Doç. Dr. Bülent Küçük’le Boğaziçi Üniversitesi direnişi üzerine: “İtibarın ve kültürel sermayenin gasp edilmesi imkânsızdır”

Tayyip Erdoğan’ın AKP’li Melih Bulu’yu Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör olarak atamasının ardından üniversitenin tüm bileşenlerin katılımıyla başlayan direniş 100. günü geride bıraktı. Dayanışma ve direniş sürüyor.

Kayyum siyaseti ya da üniversitelere rektör atanması yeni bir şey değildi ancak Bulu’nun atanması üzerine Boğaziçi Üniversitesi’nde ülke çapında yankı ve heyecan uyandıran yepyeni bir direniş tetiklendi.

Doğan Halis, aylardır devam eden direnişin dinamiklerini, potansiyelini, sınırlarını, iç çelişkilerini Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Bülent Küçük ile konuştu. “Boğaziçi kültürü” denen şey nedir? Bu direnişin sırrı ne? Toplumsal muhalefet için de gençliğin son dönemdeki öne çıkışını nasıl anlamlandırmalı? Direnişin kampüs dışına taşma ve kampüs içine odaklanma arasında salınan eğilimlerinin karşılığı ne? Akademisyenler özel olarak bu direnişin neresinde duruyor? Halis’in sorularını yanıtlayan Küçük, içerden ve serinkanlı bir bakışla yanıtladı.

Güvence, özerklik ve demokratik ilkesidir

Doğan Halis: Boğaziçi Üniversitesi, 100 gündür devam eden akademik özgürlük eylemleriyle anılır oldu. Çok sayıda üniversiteye, Bulu atamasına benzer şekilde rektörler atandı ama yakın zamana kadar bu denli toplu bir karşı çıkış olmadı. Bu tepkiyi hazırlayan ve “Boğaziçi kültürü” denen yaklaşımın dününü, bugününü ve geleceğe bakışını özetlemeniz mümkün mü?

Bülent Küçük: Boğaziçi kültürü olarak adlandırılan kurumsal yapının, Türkiye’deki ortalama üniversitelerden farklılaşan iki ana özelliği var: Biri, akademik kadrosunun uluslararası bilimsel kurumlar tarafından tanınmış, kültürel ve simgesel sermayesidir. Bu sermaye biçimi, bugünden yarına oluşan bir şey değil, aksine nesiller boyu biriktirilerek kendini yeniden üretmiş ve hem yurt içinde hem de yurt dışında tanınmıştır. Diğer unsur da üniversitenin, kendi gündelik iç işleyişinde aşağıdan yukarıya katılım ilkesine dayanarak örgütlenmiş demokratik idare yapısıdır: Bu kültür, bölüm içinde akademik üyelerin birbirleriyle eşitliğine ve akademik özerkliğine (ve farklılığına), üniversitenin genel idaresi içinde de fakültelerin ve fakülteler içinde bölümlerin eşitliğine ve özerkliğine ve nihayetinde, üniversitenin merkezi idareden kurumsal özerkliğine dayanan ilkeleri kapsıyor. Burada özerklik ve demokratiklik ilkesi, üniversitenin kültürel sermayesini ve itibarını çoğalttığı gibi, akademisyenlerin ve öğrencilerin bilimsel özgürlüklerini de güvence altına alıyor. Şu anda yitirmekle yüz yüze olduğumuz şey de söz konusu demokratik değerler ve akademik standartlardır.

Gözle görülmeyen büyülü bir sermaye

Bağımsız, demokratik ve katılımcı bir üniversite için yapılan eylemler, haklılığı nedeniyle toplumda geniş kabul görüyor. Bu başarının “sırrı” nedir? Direniş bugüne kadar neyi sağladı?

Boğaziçi’ni görünür kılan ve diğer üniversitelerden kısmen ayıran “sır”, eylemlerini meşruiyet zemininde sürekli kılmasının yanında, yukarda sözünü ettiğim demokratik işleyişe ve sahip olduğu sosyal, kültürel ve simgesel değere içkindir diyebiliriz. Bir hocamızın dediği gibi; kaybedeceğiniz şey, kamu yararına hizmet eden, çok değerli bir şey olunca, bu “manevi” değeri yitirmemek için üniversitenin öğrencileri, mezunları ve hocaları bulundukları her yerde seferber oldular. Trajik olan şu ki, idari ve akademik mevkileri tepeden jet atamalarla ele geçirip üniversiteyi de bir şirket gibi idare etmeye kalktığınızda, üniversitenin kültürünü ve itibarını kendi hanenize geçiremiyorsunuz. Malum olduğu üzere, itibar ve kültürel sermaye, gözle görünmeyen büyülü bir sermayedir, biriktirmesi zaman ve meşakkat ile mümkündür, gasp edilmesi ise imkânsızdır. Siyasi gücü kısa zamanda ele geçirebilir veya yitirebilirsiniz. Maddi sermaye bugünden yarına el değiştirebilir veya yeniden dağıtılabilir. Ama başkasının itibarını ve kültürel sermayesini, kaba kuvvetle kendi hanenize yazamaz, birinden alıp başkasının hesabına geçiremezsiniz, çünkü kültürel sermaye, onu biriktirmiş failin ve kurumsal yapının bedeninde tecessüm etmiş bir değerdir. Bu bakımdan kaba kuvvetle abanırsanız, kültürü bir ganimet gibi ele geçiremezsiniz, en fazla bu ganimeti bedenlerinde tecessüm etmiş insan sermayesini yerinden edersiniz. Bunu yaptığınızda ise, burası büyülü halesini yitirerek içi boşaltılmış bir ölü mekâna dönüşür. Yani, akademik itibarı ancak daha fazla medeniyet, daha fazla kaliteli emek ve daha fazla özgürlük ile kazanabilirsiniz, kaba kuvvet ile değil. Üniversiteyi, başına ahbap bir genel müdür atayıp, içini kendi ruhban sınıfınızla doldurduğunuzda, burayı olsa olsa piyasa için ara eleman yetiştiren bir meslek okuluna dönüştürebilirsiniz.

Gençlik ve kadınlar yapısal dışlanma deneyimi karşısında direnişte öne çıkıyor

Gençliğin, özellikle üniversite gençliğinin toplumsal muhalefet içindeki yerini sosyolojik olarak nasıl analiz edersiniz?

Türkiye’de uzun bir süredir sivil alanların nerdeyse topyekûn ilga edilerek kamusal alanların geleneksel faillerinden arındırılmış olması hepimizin malumu. Bu boşaltılan ve kapatılan alanların kapılarını, öğrenciler ve kadınlar aralamaya çalışıyor. Ne var ki, bu süreç oldukça sıkıntılı ve çoklu ideolojik ve stratejik çatışkıları içinde barındırıyor. Şirket gibi yönetilen devlet, geleneksel sivil toplumda özerk alanları topyekûn kolonize edince, bu alanlarının failleri, yok olmasa da büyük ölçüde görünmez kılındı. Fakat bu sessizlik ve görünmezlik, toplumsal faillerin haktan ve özgürlükten feragat ettiği anlamına gelmeyebiliyor. Bundan ziyade, çok daha dolaylı biçimlerde ve düşük siyasi seviyelerde, gündelik lokal alanlarda bireyselleşerek ve birlikte, görünmeden varlıklarını sürdürebiliyorlar. Susmak veya susturulmuş olmak bazen onaylamak anlamına gelmeyebiliyor. Başka bir ifadeyle, araçlarından ve mekanlarından yoksun bırakılmak suretiyle atomize edilmiş toplumsal failler, topyekûn siyaset dışına itilip nötralize edilmekten ziyade, ölçek ve niceliksel olarak küçülüp parçacıklar biçiminde çoğullaşarak süreçleri, olayları ve diğer failleri gözlemleye ve muhakemeye etmeye devam ederler. Söz konusu itirazlar, sokakta, meydanda, popüler kültürde, seçim süreçlerinde ve dijital mecralarda zaman zaman görünür olup sonra tekrar çerçevenin dışına çıkıp gözden kayboluyorlar. Bu genel tablo içinde, gelecekten ve özgürlükten yoksun bırakılan gençlerin itirazlarını dillendiren öğrenciler ile eşit yurttaşlığın çeperine itilip özgürlüğü gasp edilen genç kadınların kendilerini herkesten daha çok görünür kılmasının alameti, bu yapısal dışlanma deneyimi ve elbette genç olmalarıdır.

Hiç kimse tek başına özgürleşemez

4 Nisan tarihinde Boğaziçi Dayanışması, Youtube kanalından “Siyasetten Korkmuyoruz: Siyasetlerle Boğaziçi Direnişini Tartışıyoruz” temasıyla; “Üniversiteleri siyasal eylem ve tartışmaların durmaksızın üretildiği yerler haline getirmekte ısrarcıyız. Mücadelemizin üçüncü ayında Boğaziçi direnişiyle ilgili söyleyecek sözü olan siyasetlerle bugünü ve bundan sonrasını konuşuyoruz” duyurusunda bulundu. Program solun her renginin temsilcisinin konuşmasıyla gerçekleşti. Eylemin siyasallaşması ve bu şekilde kitleselleşmesi beraberinde bazı riskleri getirebilir mi? Veya ne yapılmalı?

İktidarın rıza üretme kapasitesini yitirip idarede ve sivil toplumda özerk alan ve özerk kurum bırakmadığı durumlarda buna karşı nasıl yapmalı? Çeşitli fark kategorileri üzerinden yaftalayarak ve tasnif ederek toplumu ayrıştırma ve örgütlü toplumsal yapıları azaltarak yalnızlaştırma stratejisine karşı nasıl yeniden toplumsallaşmalı ve çoğalmalı, bunun için ne tür demokratik mekanizmalar yaratılmalıdır? Kilit sorular bunlar.

Boğaziçi’ne, Türkiye’nin içinden geçtiği olağanüstü konjonktür içinden bakmak lazım. Teorik olarak bakıldığında, Boğaziçi’nde yaşanan meselenin, bürokraside yaşanan topyekûn bir idari şirketleşmenin ve genel bir özgürlük yitiminin lokal bir ifadesi olduğuna şüphe yok. Burada ifade edilen özgürlük talebinin de Boğaziçi’nin kurumsal özgürlüğü ile sınırlı olması bu yüzden düşünülemez. Böylesi bir ortamda, genel demokratik bir dönüşüm söz konusu olmadan, hiç kimse ve hiçbir kurum/mekân tek başına dönüşüp özgürleşemez. Bu da kaçınılmaz olarak kampüs içinin ve dışının bir araya gelmesini, kurumlar arası, sektörler arası ve mahalleler arası çeşitli bir araya gelme ve dayanışma mekanizmalarının inşasını gerektirir. Mesele genel ise, verilen demokratik mücadele de kimliklerden sıyrılarak genele hitap edebilmeli ve sürdürebilir olabilmelidir. Dolayısıyla bu şartlarda, müşterek bir demokratik toplumsal mücadele ancak herkese hitap edebilen bir formda ve içerikte düşünülebilir.

Kampüsün dışına taşmak ya da içinde kalabalıklaşmak

Ne var ki, burada normatif ilkeler/doğrular ile gündelik taktik/stratejiler arasında temel bir handikap beliriyor. Küresel düzeydeki sosyal hareketlerde görüldüğü gibi, Boğaziçi eylemlerinde de benzer bir ikili öznelliğin/stratejinin öne çıktığını gözlemlemek mümkün: atama meselesini şirket devletin kayyumluk rejiminin bir uzantısı olarak çerçeveleyen “avangart” strateji ile itirazını kurumun savunusu ile sınırlı tutan “ketum” strateji arasında bir farklılaşma. Bir yandan, mekânsal yaygınlaşma hevesiyle kampüs dışına taşarak ve mahalli itirazı genişleterek toplumsallaştırma strateji öne çıktı. Diğer yandan, ilkini riskli bulduğundan kampüs içinde kalabalıklaşmaya meyil eden ve daha dolaylı pratiklere yaslanarak “sessiz çoğunluğu” kendine adres alan bir tür “ketum direniş” stratejisi. “Ketum direniş” formları diye anılan direnişler, alışılagelmiş direniş örgütlenmelerinin siyasal ve dikey dilinden ziyade, direniş pratiklerini ve toplumsal muhalefeti tabana, mahalli alanlara yayan, yatay etkileşime ve dayanışmalara dayalı, uzun soluklu ve kapsayıcı direnişler olarak tarif ediliyor[1]. Biri daha aktif diğer daha pasif görünse de bu ayrım yanıltıcı olabildiği gibi, birini ötekinden moral olarak daha üstün de kılmıyor: Biri periyodik olarak ve polis şiddetine maruz kalma pahasına, mekânsal sınırı aşarak ve yasayı zorlayarak direnişi görünür kılıyor; diğeri mekânda kalarak harekete devamlılık kazandırıyor. Aslında bu paradoks ne yeni bir duruma tekabül ediyor ne de sadece Boğaziçi’ne veya Türkiye’ye özgü bir duruma işaret ediyor. Yakın Türkiye tarihinde olduğu gibi, otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü dünyanın çok çeşitli yerlerinde çeşitli toplumsal öznellikler arasında benzer paradokslar ve ikilemler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.

Popüler bir öznellik kurmanın yollarını aramak

Benim yukarda ifade ettiğim “nasıl yapmalı” sorusuna yanıtım, biraz “ketum siyaset” veya “sabır siyaseti”[2] tanımına yakın bir yerden olacak: siyaseti daha alt ve geri bir yerden kurmak suretiyle, çoğalarak ve meşruiyet alanlarında genişleyerek ayakta kalmak ve kendini sürdürebilir kılmaktır. Politik değilmiş gibi görünen bir politika, politik dilin dar mahiyetinden boşaltılarak genişletildiği, mücadele formlarının kendini tekrar eden geleneksel-ayinsel biçimlerinin dışına çıkartıldığı “yeni” bir politika dili ve biçimi gerekli. Yani, şirket gibi tepeden idare edilen devlet aklının tam tersi istikametinde, demokratik bir anlayışla işleyen, sabırlı ve uzun soluklu bir dönüşüm için geniş taban üzerinden yeniden tanımlanan ve bu zeminde yatay örgütlenen yeni bir politika anlayışı küresel olarak da gittikçe kabul görüyor. Bunun için, dolaylı alt-politik formlar olarak tasnif edilebilecek daha kapsayıcı çerçeveler içinde icra edilen pratiklere ihtiyaç var. Ulusal düzeyde, rutine bağlanmış, politikleşmiş dilin, sıradanlaşıp sadeleşmesi, faillerini ezdiren, azaltan protesto biçimlerinin yerine, minimal insani müşterekler üzerinden farklılıkların bir araya gelebildiği zeminlerde, popüler bir öznellik kurmanın yollarını aramak gerekir. Zira, kavgadan, kutuplaşmadan ve nefretten yorgun düşmüş ve paramparça olmuş nüfusu, yerleşik politikleşmiş anlatılar ve aşina olduğumuz kolektif eylem formları üzerinden bir araya getirip birleştirmek bana içinden geçtiğimiz şartlarda imkânsız geliyor.

Öğrenciler arasında kısmen taktiksel ve kısmen ideolojik bir yarılma söz konusu

Öğretim üyeleri de hafta içi her gün eylem yapıyor ve her cuma kamuoyuna yönelik ortak değerlendirmeler paylaşıyor. Eylemin geleceği ve başarısı için tüm bileşenler olarak ortaklaşmak ve dayanışmayı güçlendirmek için nasıl bir yol izlenmeli?

Az önce ana hatlarıyla ifade etmeye çalıştım. İki noktayı biraz daha açayım. Birincisi: Öğrenci grupları arasında stratejiler bakımından bir ayrışma söz konusu olsa da bu anti-demokratik atamayı onaylayan henüz tek bir öğrencimle karşılaşmadım. Bu ayrışmanın giderilmesi ve mekân üzerinden mevcut farklılıklarla bir arada durmayı sağlamak ve bunu sürdürmek önemli duruyor. Gözlemlediğim kadarıyla öğrenciler arasında, daha organize olmuş çeşitli öğrenci grupları ile kulüpler içinde faal olan, daha çok ad-hoc gruplardan ve bireylerden müteşekkil “sessiz çoğunluk” arasında, kısmen taktiksel ve kısmen ideolojik bir yarılma söz konusu. Yukarda da ifade etmeye çalıştığım gibi, sürecin başlarında birinci grup mücadeleyi kampüs dışına taşımaya meylederken, ikinci grup kampüs içinde kalmayı doğru strateji olarak benimsemiş görünüyordu. Birinci grup, zamanla baskın geldikçe ve daha görünür oldukça, ikinci kesim süreçten biraz kopmuş görünüyor. Kampüs dışında görünür olan öğrenciler, defaten şiddete maruz kalıp sıklıkla göz altına alınınca, pandemi şartları nedeniyle de kampüs, öğrencilerinden büyük ölçüde arınmış oldu. Öğrenciler arasındaki ayrımın aşılması ve daha genel bir çerçevede, çeşitlilik içinde birliğin mekân üzerinden sağlanması anlamlı olur. Fakat bu sürecin asıl karar verici failleri öğrencilerimiz. Hocalar olarak biz değiliz. Şunu da uzatmadan belirtmeliyim; bu üç aylık süreçte sadece öğrenciler arasında değil, protestocu öğrenciler ve hocalar arasında da zaman zaman yorucu tartışmalar ve karşı karşıya gelişler yaşandı. Akademisyen öznelliği, yaşı, konumu, deneyimi ve gelecek beklentileri bakımından öğrenci öznelliğinden temelden farklılaşıyor. Bu farkı kaçınılmaz ve elbette doğal buluyorum.

İkincisi: Hocalar, çeşitlilik içinde bir arada durma noktasında öğrencilere nazaran daha başarılı ve yaşça daha deneyimli oldukları için daha sabırlılar sanki. Bir defa, farklı görüşlere sahip olan akademisyenler, yasallık ve meşruluk zeminini zorlamadan ortak mekân/kurum üzerinden bir arada durmaya çaba sağlıyor. Dilde, üslupta, içerik üretme konularında durmaksızın mutabakat aranıyor, herkesin ortaklaşabileceği bir rasyonalite üzerinden adımlar atılmaya çalışılıyor. Ortaklaşılan noktalardan biri mesela rutinleşmiş günlük sırt dönme eylemi, ikincisi iptal davalarını içeren hukuki süreçleri başlatma ve bunun takipçisi olma ve üçüncüsü kurumun seçilmiş kurul ve komisyonlarında mevzileri tutarak üniversitenin demokratik idaresi konusunda ısrar etmektir.

Bugünden yarına bir değişim olmayacağının farkındayız ama durabildiğimiz kadar duracağız

Bu üç aylık süreçte akademisyenler, çeşitli komisyonlar ve çalışma grupları üzerinden iş bölümleri yaparak birlikte gönüllü olarak çalışmayı öğreniyor, sonra çeşitli meseleler herkesin mevcut olduğu dijital forumlarda ve mail gruplarında tartışmaya açılarak ortak bir strateji belirlenmeye çalışılıyor. Sürekli tartışarak ve müzakere ederek umumi görüşler oluşturarak bir arada kalmaya ve bu şekilde ilerlemeye çalışıyoruz. Bunu yaparken demokratiklik, açıklık, şeffaflık ve karşılıklı sorumluluk ilkeleri etrafında birleşiyor, ayrıştırıcı üsluplardan ve pratiklerden uzak duruyoruz. Bu emek-yoğun sürecin yoruculuğunu tahmin etmek zor değil. Üstelik bazı akademisyenlerin bu süreçte çok daha fazla yük taşıdıklarının da altını çizmek gerekir. Bütün bunlar yapılırken, araştırma ve yayın yapmak kısmen sekteye uğrasa da hocalar ders vermeyi ve diğer idari işleri sürdürmeyi hiçbir şekilde aksatmıyor. Bu çerçevede, eğitimden ve demokratik ilkelerden vazgeçmeden bütün bunları yaparken, yüksek siyasette bu yanlıştan geri dönülmeden veya makro düzeyde demokratik bir değişim olmadan, mahalli/kurumsal düzeyde bugünden yarına bir değişimin de olmayacağının farkındayız. Biz yine de bu şekilde durabildiğimiz kadar duracağız gerisini de tevekkül edeceğiz.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buket Türkmen, Gezi Direnişinden Ketum Direnişlere Kadınlar ve Muhalif Öznellik, https://univ-bordeauxsegalen.academia.edu/BuketTurkmen;  James C. Scott, Infrapolitics and Mobilizations: https://www.cairn.info/resume.php?ID_ARTICLE=RFEA_131_0112

[2] K. Gibson/J. Graham 2004. The Violence of Development: Two political imaginaries, in: Society for International Development, 47/1, S. 27-34; A. Appadurai 2002. Deep Democracy: Urban Governmentality and the Horizon of Politics, in: Public Culture, 14(1): S. 21–47.


* Bülent Küçük (Doç.Dr), 1991’de ODTÜ de başladığı sosyoloji eğitimine Berlin Humboldt Üniversitesi’nde devam etti. Burada siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarında yüksek lisans ve doktora çalışmalarını 2007 de tamamlayan Küçük bir süre Sabancı Üniversitesinde doktora sonrası araştırmacı olarak bulundu. Halen Boğaziçi Üniversitesi sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir. Siyaset sosyolojisi, kültürel çalışmalar ve medya, çok kültürlü yurttaşlık gibi konularda dersler vermektedir. Almanca yayınlanmış kitap ve derlemeler dışında Küçük’ün ulusal ve uluslararası indeksli dergi ve kitaplarda yayınlanmış çok sayıda makalesi mevcuttur.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur