Hem Erdoğan devletin resmi politikasını yansıtmaktadır, hem de PKK hedeflerinin demokratik özerklik olduğunu söylerken samimidir. O zaman yine soralım; peki o zaman bu savaş niye? Bu savaşı ancak olguları sınıf temelinde analiz ederek anlayabiliriz “Dünyada gelişmiş ülkelere bakarsanız, bunların hiçbirinde eyalet korkusu diye bir şey yok. Tam aksine, eyalet yapılanmaları o güçlü ülkelerde çok daha süratle kalkınmayı […]

Hem Erdoğan devletin resmi politikasını yansıtmaktadır, hem de PKK hedeflerinin demokratik özerklik olduğunu söylerken samimidir. O zaman yine soralım; peki o zaman bu savaş niye? Bu savaşı ancak olguları sınıf temelinde analiz ederek anlayabiliriz
“Dünyada gelişmiş ülkelere bakarsanız, bunların hiçbirinde eyalet korkusu diye bir şey yok. Tam aksine, eyalet yapılanmaları o güçlü ülkelerde çok daha süratle kalkınmayı getiriyor. Bu güçlenme alametidir. Gelin bizim tarihimize, Osmanlı’ya baktığımız zaman Lazistan eyaleti, Kürdistan eyaleti var. Güçlü Türkiye asla eyalet sisteminden korkmamalıdır. Siz eyalet sisteminde de üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Belediye başkanlarını seçiyoruz da, valileri niye halk seçmesin?”
Yukarıdaki sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 2013 yılında söylenmişti ama HDP Milletvekili Garo Paylan tarafından meclis kürsüsünden okununca, bizzat AKP’liler bunun PKK bildirisi olduğunu düşünmüşlerdi. PKK’nin ve AKP’nin politik pozisyonları o kadar yakın ki, AKP’li vekiller bile hangi demeç AKP’ye hangisi PKK’ye ait karıştırıyorlar. Olay sadece söylem değil, HDP’de AKP mentalitesinde birçok kişinin varlığı biliniyor, hatta HDP Genel Başkanı Demirtaş bunları ”Erdoğan sevdalısı” olarak damgalamış durumda. O zaman sorulması gereken soru şu; peki o zaman niye savaşıyorlar? Aslında yukarıdaki ifadenin altına, hendek kazan ve güvenlik güçlerine ölümüne direnen Kürt gençleri de, o gençleri yok etmek için ölümüne saldıran güvenlik güçlerindeki birçok komutan da imza atar. Hatta son yayınlanan görüşme notlarına göre, Apo Ergenekon’dan tutuklanan bazı subayların PKK’den bile daha fazla şey istediklerini söylüyor. Peki şu an Kürt kasabaları ve şehirlerini yakan, yok eden, şimdiden onlarca çocuk ve kadının da içinde olduğu yüzlerce insanın ölümüne sebep olan bu savaş neden o zaman?
Tabi burada, solda yaygın olarak kabul edildiği gibi, Erdoğan’ın politik sebeplerle yalan söylediği, kendisinin bir Türk şovenisti olduğu, asıl niyetinin Kürt olan her şeyi yok etmek olduğu, o yüzden savaşı tekrar başlattığı söylenebilir. Bu söylenenler, yani Erdoğan’ın bir Türk şovenisti olduğu, gerici birisi olduğu, demokrat her türlü hakkı, örgütlenmeyi yok etmek istediği vb. görüşler doğrudur ama Erdoğan’ın federasyon hakkında söyledikleri politik bir manevra değil, aksine bir devlet politikasının açıktan ifade edilmesidir. Bunu daha aşağıda tartışacağım.
Ya da AKP’liler de dahil olmak üzere, Türk milliyetçilerinin iddia ettiği gibi, PKK’nin asıl amacının bağımsız bir devlet olduğu, daha önce aldığı askeri yenilgilerden dolayı nefes almak için açılım süreci ve barış söylemine sarıldığı, ama şimdi kendisini güçlü görünce savaşa yeniden başladığı da söylenebilir, ancak bu iddia da gerçeği yansıtmaktan uzaktır. PKK bağımsız devlet talebinden 1990’ların ilk yarısından bu yana vazgeçmiş bulunmaktadır. PKK artık politik talebini bağımsız devlet değil ama tam aksine ”Özerklik” ya da ”Demokratik Özyönetim” olarak tanımlamaktadır. Bu ise, politik bir talep olarak mesela bir federasyondan temelde farklı değildir. Her iki durumu aşağıda ayrı ayrı analiz edeceğim ama bence hem Erdoğan yukarıdaki ifadesinde devletin resmi politikasını yansıtmaktadır, hem de PKK hedeflerinin demokratik özerklik olduğunu söylerken samimidir. O zaman yine soralım; peki o zaman bu savaş niye?
Bu savaşı ancak olguları sınıf temelinde analiz ederek anlayabiliriz. Bu savaşın neden yeniden ortaya çıktığını anlamanın birinci yolu, Kürtlerin homojen bir toplum olmadığı, tam tersine sınıf ve katmanlara bölündüğü gerçeğini kabulden ve gerek bu sınıfların gerekse Türkiye hakim sınıflarının ve emperyalizmin, Kürtlerin farklı sınıf ve tabakalarına farklı politikalar uyguladığını görmemizden geçer.
Önce Erdoğan’ın söylemini tartışalım. Emperyalist sömürü mekanizmasını daha da etkili hale getirme, Kürt emekçilerin isyanını bastırma ve Kürt emekçilerini kontrol altında tutma yöntemlerinden birisi olarak, devlet katında ortaya çıkan ve giderek güçlenen eğilimlerden birisi eyalet sistemidir. Eyalet sistemini ilk öneren devlet lideri Erdoğan değildir. Hatta ilk öneren siyasi hareket de PKK değildir (İşin doğrusu PKK bir zamanlar eyalet olayını gündeme getirmişse de şu an Kürtler safında eyalet isteyenler genellikle Barzanici aydınlar ve politikacılardır). PKK’nin yaptığı bu konuyu Kürt meselesi ile ilgili olarak gündeme taşımak olmuştur. Çiller, Özal, Demirel hatta Evren, eyalet sistemini basın önünde ya tartışma konusu yapmışlar ya da doğrudan savunmuşlardır. Sadi Koçaş’ın anılarına bakacak olursak, eyalet sistemini ilk öneren, daha 1965 yılında eyalet meselesini Kürtlerle alakalı olarak MGK gündemine taşıyan Süleyman Demirel’dir. Erdoğan bu devlet başkanlarından sadece birisidir. Bu noktada devlet katında, özellikle de devletin faşist çevrelerinde giderek güçlenen bir eğilimden söz edersek yanılmış olmayız. Yani son kertede federasyon ya da benzeri şeyler bir devlet politikasıdır, Erdoğan’ın politik manevralarından birisi değil.
Bu arada belirtmemiz gerekir, federasyon demokrasiyi genişletmek için değil ama tam aksine faşizmi daha da kurumlaştırmak, Türkiye ve Kürdistan’daki tüm demokratik örgütlenmeleri ve talepleri ezmek, Kürt egemenlerini oligarşik sisteme daha iyi entegre etmek ve Kuzay Irak ve Suriye’deki Kürt halkının yasadığı bölgeleri ilhak etmek, emperyalizmin bölge politikalarına askeri ve politik olarak daha iyi hizmet edebilmek için savunuluyor. PKK için demokratik özerklik bazı demokratik haklar (genellikle kültürel alanda) karşılığında devletle uzlaşmanın bir yolu iken, devlet için federasyon, bir yandan Kuzey Irak’ı ilhak etmek, diğer yandan da PKK’de cisimleşen yoksul Kürtlerin isyanını bastırmak, faşizmi daha da kurumsallaştırmak, NATO’nun bölge jandarması rolünü daha iyi oynamak için geliştirilen bir yöntemdir. Federasyon özerklik vb. tartışmalarında bu nokta unutulmamalıdır.
Özellikle HDP cenahında ve sol çevrelerde, federasyon ya da özerklik (hatta son kertede Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na bile razılar) sınıfsal temellerinden kopartılarak, demokrasi ile, o da halk demokrasisi ile özdeş olarak kullanılıyor. Bunun sonucu, ne zaman devlet katında birisi federasyondan vb. söz etse, tüm umutların demokrasi adına ona bağlanmasına sebep oluyor. Açılımdan kaynaklanan ve Erdoğan’a bağlanan umutların nedeni budur. Keza oldukça otoriteryan, anti-demokratik, emperyalist bir oluşum olan AB’ye, demokrasi açısından bu kadar bel bağlanmasının, hatta her türlü emperyalist işgal vb.ye anında sol liberal çevrelerden bu kadar destek verilmesinin en önemli nedenlerinden birisi de budur. Mantık şöyle işlemektedir; madem ki federasyondan söz etti, o zaman Erdoğan demokrattır, bu sorunu çözecektir. Aynı mantık Özal için de işletilmiş, olağanüstü hal yasasını çıkaran, köy yakmaları yasal hale getiren koruculuk müessesini başlatan Özal, sırf federasyondan söz ettiği için, bazı Kürt ulusalcısı çevrelerde aziz mertebesine yükseltilmişti. Hatta sırf Evren ile papaz oldu diye 12 Eylül Darbesi’nin mimarlarından ve bakanlarından olduğu halde Özal darbe karşıtı ve demokrat bile ilan edilmişti. 12 Eylül Anayasası’nı daha da kurumlaştıran Erdoğan Anayasası ise aynı çevreler tarafından benzer bir mantıkla özgürlükçü bulunup desteklenmişti.
Federasyonun demokrasi ile doğrudan bir ilişkisi yoktur, pekala faşizmin iktidarını sürdürebilmesinin ya da küresel kapitalizmin yeni sömürge mekanizmalarının yaratılmasının bir yolu da olabilir. Şöyle diyelim; nasıl ki bir devlet burjuva demokrasisi, faşizm, halk demokrasisi vb. olabilirse federatif bir devlet faşist de olabilir, burjuva demokrat ya da sosyalist de olabilir. Mesela Federal Almanya burjuva demokrat bir federasyona örnek iken, Endonezya ise faşist bir federasyona örnektir. Nitekim oldukça gerici olan Ege Bölgesi sanayicileri 1993 yılında aldıkları bir kararla Türkiye’nin 8 eyalete bölünmesini talep etmişlerdi. Ege sanayicilerinin demokrasi ile alakası yoktur, onların amacı karlarının sürekliliğini sağlama almaktı ve federasyon onlar açisından bu amaca ulaşmak için bir yoldu.
Aşağıda da inceleyeceğimiz gibi ilk federasyon önerisi demokrasi ile alakası olmayan Demirel tarafından ABD ‘nin istemi sonucu gerçekleşmişti. Federasyonun bazı solculara demokrat görünmesinin tek nedeni, meseleye etnik ya da dini kimlikler gözlüğünden bakılmasından kaynaklanmaktadır. Etnik ve dini kimlikler bir gerçekliktir ve demokrasiden uzak olan ülkemizde başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere birçok halk ve dini grup ezilen halk konumundadır ve hakları için mücadele etmektedir, ancak bu kesimler aynı zamanda oldukça güçlü bir şekilde sınıfsal olarak bölünmüşlerdir ve ulusal haklar için mücadele oldukça keskin bir sınıf mücadelesi temelinde ve ekseninde yürümektedir.
Bu arada belirtelim, devletin federasyon isteğinin altında sadece Kürt meselesi yatmaz, en az onun kadar önemli olan bir başka neden de, tekelci sermayenin ve emperyalizmin sömürü mekanizması için en uygun olan sistemlerden birisinin, özellikle günümüzde eyalet sistemi olmasıdır. O yüzden emperyalizm sadece Türkiye’ye değil ama, benzer yeni sömürge ülkelerin hemen hepsine bir şekilde federasyonlaşmayı ya da genel olarak ademi merkezileşmeyi dayatmaktadır. Bence Kürt meselesi olmasa da devlet, emperyalizmin istemleri doğrultusunda federasyon politikasını zaten dayatacaktı. Nitekim Kenan Evren’in 12 Eylül Darbesi’nin hemen ardından ademi merkeziyetçilikle ilgili bir rapor hazırlattığı bilinmektedir. Konuyu dağıtmamak için bu konuya girmiyorum. Bu konu ayrı bir yazıda incelenmeli.
Burada asıl sorulması gerekli soru şudur; devlet bir federasyon ya da kısmi özerklikle neleri hedefliyor? Bunun için önce devletin federasyondan ne anladığını tartışmalıyız. Bunun için bu olayı ilk ortaya atan Demirel’e dönmemiz lazım. Sadi Koçaş’a göre amerikalılar Demirel’e, Kuzay Irak Kürt Bölgesi’nin bir federasyonla Türkiye’ye katılmasını önermişler, tabii Demirel’in bu işe hemen aklı yatmış, meseleyi MGK’ya taşımış ama MGK’daki generaller ”Bu gerçekleşse bile 40 yıl sonra ayrılığın yolunu açar” diyerek bu öneriyi reddetmişler.
Buradan çıkan sonuç şu; federasyon, yani ABD tarafından istenen ve Demirel tarafından önerilen hali ile, Kuzey Irak topraklarını Irak’tan koparıp Türkiye’ye ilhak etmek için bir araç olarak düşünülmüştür. O sıralar Baascılar Irak’ta yönetimi eline geçirmişti. ABD bu hamle ile Irak’taki petrol kaynaklarının büyük çoğunluğunun denetiminin Türkiye’ye, dolayısı ile ABD’nin denetimine geçmesini hedeflerken, Türkiye de bu yolla Kuzay Irak topraklarını Türkiye’ye katmayı hedefliyordu. Askerlerin itirazı ise federasyona ya da Kürt topraklarının ilhakına değil ama o şartlarda kabulüne. O yüzden federasyon o yıllarda sadece MGK gibi devletin üst düzeylerinde konuşulan, basına bile yansımayan bir eğilim olarak kaldı. Ancak özellikle 1980’den sonra, Evren de içinde hemen hemen tüm devlet başkanları ya da başbakanlar, federasyonu bir şekilde ya tartışmaya açmışlar ya da doğrudan savunmuşlardır. O yüzden Erdoğan makalenin başında aktardığımız ifadesinde bence samimidir ve bir Kürt-Türk federasyonu bir devlet politikasıdır.
Ancak devlet katında, böyle bir federasyonun ilerde Kürtlerin ayrılması ile sonuçlanabileceği konusunda hala ciddi endişeler vardır ve böyle bir ayrılma ihtimalini ortadan kaldıramasalar da azaltmak için, özellikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (Yani Kuzey Irak Kürt Yönetimi) ortaya çıktığı 1990’lardan bu yana, Türkiye ve Irak Kürdistan’ının iktisadi olarak entegrasyonuna yönelik politikalar bir devlet politikası olarak sistemli olarak geliştirilmektedir. 1965’lerde Demirel çevresinde bir grubun ve emperyalizmin politikası olarak gündeme gelen bu eğilim artık devlette başat eğilim haline gelmiştir. Erdoğan yönetiminin yaptığı bu politikayı ifade etmektir.
Ancak bir noktayı vurgulamak zorunlu. Türkiye’nin nihai hedefi Kuzey Irak topraklarını bir federasyon altında ilhak etmek olsa da o nihai hedefe ulaşana kadar ara çözümler uygulanacaktır. Mesela TC’nin nihai hedefi Kuzey Kıbrıs topraklarını Türkiye topraklarına katmaktır ama konjonktürel nedenlerden dolayı KKTC görünüşte bağımsız bir ülkedir. Yine aynı şekilde Türkiye bir ara çözüm olarak Barzani yönetimi altında Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığını destekleyebilir, ki şu an Barzani yönetiminin bağımsızlık hamlelerinin arkasındaki plan budur. Hatay da benzer bir planla önce bağımsız devlet yapılmış ve daha sonra Türkiye’ye katılmıştı. Açık olan bir şey varsa Barzani yönetiminde bağımsız bir Kürt devleti Türkiye’nin kontrolü altında kurulmaktadır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.