
Salt Beyoğlu’nda devam etmekte olan “Duvar Resminden Korkuyorlar” adlı sergi, 1976-1980 yılları arasında Görsel Sanatçılar Derneği’nin üretim ve eylemlerini sunmanın yanı sıra, dönemin önemli politik olaylarına ve tartışmalarına ışık tutacak materyalleri bünyesinde barındırıyor.
Duvar Resminden Korkuyorlar, dönemin politik atmosferinin anlaşılabilmesi, mücadelenin sanat üzerindeki izlerinin okunması anlamında geniş bir arşiv ve dokümantasyona sahip. Sergi, görsel materyalden ziyade, yazılı malzemenin bolluğuyla da dikkat çekiyor. Hem Militan ve Sanat Emeği gibi politik dergilerde, hem de Milliyet Sanat gibi popüler yayınlarda yer alan yazılar dönemin kültürel iklimiyle ilgili önemli ipuçları sunuyor.
Görsel Sanatçılar Derneği’nin sanat üretimi, sanat teorisi gibi konulara yaklaşımını, mevcut sanat tartışmalarında takındıkları tutumu bu yayınlar üzerinden takip ederken, dernek üyesi sanatçıların pratikteki faaliyetlerini ise, belli eylem duraklarından takip edebiliyoruz. Antalya Sanat Festivali, DİSK’in DGM’lere karşı başlattığı mücadeleden MESS grevine dek uzanan Genel Yas eylemleri, 1 Mayıs 1977’de açılması planlanan sergi ve son olarak 1980 yılında Kuşadası’nda gerçekleştirilen sanat festivali gibi etkinliklerde, sanatçıların pratikteki eylemlerini görüyoruz.
Antalya Sanat Festivali, dönemin CHP’li belediye başkanının davetiyle, uluslararası sanatçıların da katılımı sağlanarak organize ediliyor. Ancak festivalin, diğerler festivallerden farklı bir kurgusu var. Festival kapsamındaki faaliyetlerin halkla buluşması için, sokaklar festival mekânının bir parçası haline getiriliyor. Açık hava konserleri, sokak söyleşilerinin yanı sıra, ilk kez duvar resmi çalışmaları gerçekleştiriliyor. Ancak kentin büyük meydanlarının duvarlarında can bulan sanat, saldırıya uğruyor. Bu saldırılar, yine sergilenen gazete ve dergi arşivlerinde görüyoruz ki, belli tepkilere yol açıyor ve saldırıların hangi odaklar tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğine dair tartışmalar süregeliyor. Görsel Sanatçılar Derneği kurucu üyelerinden Orhan Taylan, Sanat Emeği dergisinde, eserinin maruz kaldığı saldırıyı değerlendirirken, önemli bir ikiliğe vurgu yapmış. Taylan, aynı dönemlerde gerçekleşen İstanbul Sanat Festivali ve Antalya Sanat Festivali’nin nasıl bir karşıtlık içerisinde kurgulandığına dikkat çekiyor. İstanbul Sanat Festivali’nin kitlelerle buluşmak gibi bir hedefi olmayan, oldukça mutena bir ortamda gerçekleştiğini, festivalin böyle bir içeriğe sahip olmasındaki öncü rolün ise İKSV’ye ait olduğunu söyleyip, İKSV’nin devlet ve sermaye bağlantılarına dikkat çekiyor.
Taylan’ın bu sözleri, sergide yer alan yüzlerce yazılı materyalin içinde ufak bir yer tutuyor. Yani bu değerlendirmeye rastlamak için, satırları biraz dikkatli okumak zorundasınız. Çünkü serginin genel havası, sanata yönelik bu saldırının altında, yine “sanat” adı altında gerçekleştirilen başka bir şeyin olabileceği düşüncesini bizlere vermiyor.
Neden vermediğine gelecek olursak, birden fazla yanıtla karşılaşıyoruz. Öncelikle sergi, SALT Beyoğlu’nda bizlerle buluşuyor. Bilindiği gibi SALT, Garanti Bankası’nın sponsorluğunda hizmet veren bir sanat merkezi. Mekan, bu işbirliğini tabelalar vb. ile daima görünür hale getirmese de, gerek atmosferi, gerekse yoğun güvenlik önlemleri size son derece “steril” bir ortamda olduğunuzu fazlasıyla hissettiriyor. Böyle bir mekanda bu satırları okumak, insanda derin bir yabancılaşma yaratıyor. Sermayenin tüm sanat ortamını işgal ettiği bir dünyada, bunun beşikliğini yapan bir kültür merkezinde, sanatın bağımsızlığı için mücadele etmiş sanatçıların sözlerini okuyor, onların işlerine bakıyorsunuz. İşte bu kurgu, size bir yanılsama yaşadığınızı, bir hayalin, tüketilmiş, bitmiş bir hayalin son kalıntıları arasında dolaştığınızı, nostaljik ve acı sonla bitmiş bir maceranın içinde turladığınızı hissettiriyor.
“Devrimci sanat çelişkileri vurgular”
Serginin sunum metninde, 12 Eylül’ü ve neoliberalizmi eleştiren satırlara rastlasak da, karşılaştığımız şu cümleler, bizi bir kez daha sorgulamaya yönlendiriyor: “İstanbul sanat ortamı, son zamanlarda pırıltılı bir dinamizm içinde…”
Bu cümle, her şeyden önce, yukarıda alıntıladığımız Taylan’ın ifadeleri ile büyük bir tezat oluşturuyor. Zira sanatı sadece İstanbul penceresinden değerlendirmeye kalkışmak, sanatın hedef kitlesi ile ilgili hatalı bir ön kabul içeriyor. Bunun yanı sıra, duvar resminin, sokak sanatının ya da daha geniş anlamıyla politik sanatın hedef tahtasına oturtulduğu örneklerden yola çıkarak tertiplenmiş bir serginin, oldukça yakın tarihlerde gerçekleşen benzeri saldırıları görmek yerine, mevcut sanat ortamını “pırıltılı” addediyor olması, göz kamaşmasını değil, bilinçli bir “körleşme”yi akla getiriyor.
Türkiye’de sanatın farklı noktalardan kuşatılmış olduğuna sürekli şahit oluyoruz. Bir yandan baskıcı sansürcü, gerici uygulamalarla, bir diğer yandan da sermayenin sanat üzerindeki tartışmasız egemenliği ile yüz yüzeyiz. Sermayenin sanat üzerindeki hegemonyası, bazı sanatçılar ve sanatseverler tarafından neredeyse, bir kaçış alanı olarak yorumlanabiliyor. Yani sanat yapıtının sergilenmesine aracı olan kurumun niteliği sorgulanmaksızın, işin sergilenebilmiş olması tercih edilebiliyor. Brecht temalı 11. İstanbul Bienali, bu tartışmaların yeniden gündeme gelmesine sebep olmuştu. Tüm bu tartışmalar sayesinde, sermaye kurumlarının politik sanatı da bir meta haline getirme konusundaki başarıları ortaya çıktığı gibi, sponsor firmaların, kurumsal imajları söz konusu olduğunda ne denli yüzsüzleşebilecekleri de açığa çıkmıştı. Bazı sanatçılar, bu tartışmalar esnasında, sponsorsuz, finansal desteklerden bağımsız bir üretimin mümkünsüzlüğünden yakındılar. Sergi ise bunun tam tersini ispat edercesine, zorlu koşulların üretimin niteliğini değil kısıtlamak, ne denli zenginleştirebildiğini gösteriyor. Sobası bile olmayan atölyelerde, ayaklarını sıcak tuğlayla ısıtan sanatçıların 1 Mayıs alanını açıkhava sergisine dönüştürmeleri, bir çok risk alarak Paris’te genel greve ilişkin bir sergi açmaları, çok farklı fikirlere sahip, farklı tarzlarda üretim yapan sanatçıları bir araya getirip güçlü bir örgütlülük sağlamaları, bugün yapılamayan sanat tartışmalarını gerçekleştirebildikleri bağımsız dergiler yayımlamaları, gerçekçiliğin imkansızı istemekle başladığının adeta bir kanıtı niteliğinde.
Duvar Resminden Korkuyorlar, dönemin teorik tartışmalarının, sanatçıların mücadele içerisinde nasıl bir tutum sergileyip nasıl üretimler gerçekleştirdiklerinin daha iyi anlaşılması açısından, mutlaka gezilmesi gereken bir sergi. Ancak Görsel Sanatçılar Derneği’nin 1 Mayıs 1977’de taşıdığı bir dövizde yazdığı gibi “Devrimci sanat, çelişkileri vurgular.” Böyle bir serginin Garanti sponsorluğunda gerçekleşmesi de, günümüz sanatının çelişkilerinden yalnızca biridir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.