
Bu muydu istediğimiz sevgili Hrant Dink? Üzerinde yaşamaya razı olduğumuz, boydan boya muktedirlerin çıkar ve güç hesapları yaptıkları rezil bir sahneye dönüşmüş bir Türkiye mi? Sen ve senin gibilerin soysuzca katledildiği bir ülke mi? O katliamların ardından bile “metanet”lerini korumayı bilenlerin, “hepimiz Ermeniyiz” sloganını hazmedemeyip “biz öz be öz Türküz” diyerek, bu ölüm karşısında bile kötülüğün doruğunda dolaşan bu dar kafalılar, ahkâm kesenler güruhunun cirit attığı bir ülke, öyle mi? Gözlerimizin önünde, “Türklük” adına ırkçı bir zevkle öldürülmüş olman yetmezmiş gibi, güvercin bedeninin üstüne hâlâ davadan/Türklükten söz etmeyi kendine yakıştırabilenlerin, kanlı devlet geleneğini bilerek, isteyerek sahiplenen eski ve yeni muktedirlerin? Her koşulda, hiçbir suçluluk ve utanç iziyle sarsılmayan o sefil/hissiz milliyetçiliğin yıllanmış teamüllerinin örülü olduğu dili tutturabilenlerin ülkesi? Öylece donup kalacağımız o sınır, tam da burası sevgili Hrant Dink; senin, “devletin bekası” adına katledilenlerin ve bu korkuyu hayatları boyunca yaşayacak olan diğer “damdan düşmüş, canı yanmış insanlar”ın durduğu yer değilse, neresidir ki başka?
Sevgili Hrant Dink; bizlere bu soruları sordurtanlar – korku, dehşet, katliam sözcüklerinin gösterdiği bildik anlamların yetmediği o sahneyi yaşatanlar, bu tür siyasi katliamları –aslında yargısız infazları - sürekli gerçekleştirenler, ya da bir yerlerde, senin yaşadığın acının ve korkunun, bir türlü anlayamayan gözlerinin karşısında milliyetçi olarak yıllarca hissiz kalabilenler, kimdir aslında? Ya da sen ve diğer katledilenlerin ruhları birazcık olsun huzur bulsun istiyorsak, şimdi karşımızda duran vazife bu mudur?
Sevgili Hrant Dink; senin de bildiğin gibi “Türklük ve milliyetçilik” adına katledilenler belirli bir süreden sonra unutulurlar. Sonra adını bir daha anmaz kimse o unutulanların. Aslında bu ülkede devletin bekası için Ermeni, Kürt, solcu ve Alevi’ye karşı gerçekleştirilen milli mutabakat cinayetleri, faili belli kıyımların nasıl kanıksandığını ortaya koyar. Çünkü vicdanlar, Türklük ve milliyetçilik duygusunun şişirdiği sahte duyarlıklara teslim edilmiştir. Ne garip bir vicdanı var bu toplumun sevgili Hrant Dink? Aslında daha çok arsızlığa ve kötülüğe benziyor. Hep güçlüden, hep haksızdan, hep kıyımdan, hep katliamdan, hep milliyetçilikten, hep devletin bekasından yana bir vicdan(sızlık) olabilir mi?
Şunu anlamış olmalıyız sevgili Hrant Dink: her gün biraz daha duyarsızlaştığımız, kendi çıkarımızı, kârımızı, kişisel refahımızı durmaksızın çoğaltmanın bir varoluş tarzı haline geldiği kapitalist barbarlığın egemenliğindeki bu evrende - kendi dışımızdaki, üstümüzdeki aşkınlıklara müracaatla sorunlarımızı telafi etme çabası nafiledir; politik insanı anlamsızlaştırır, onu kendine yabancılaştırır. Kadim dini, ahlâki vaazlara/vaatlere kapılarak, düşünen canlı olma erdemini bile hiçe sayıp, bireyin kendisini stratejik terimlerle açıklama küçüklüğüne sarılan ve katledilmeni “karanlık emeller”le ilişkilendiren, karanlık ilişkilerden medet umarak olmayan bilmem neyin suçluluk duygusunu temizleyerek kendimizi onaracağımız inancı boşunadır. Bu, olsa olsa ıskalanmış bir hayatın kıyısında yaşamaya benzer.
O yüzden şunu bil ve hiç unutma sevgili Hrant Dink; katillerini çok iyi tanıyoruz. Eski ve yeni arkaik rejimin, eski ve yeni milliyetçiliklerin senin cinayetinde nasıl ortaklaştıklarını, sırtlarının nasıl ve kimler tarafından sıvazlandığını, cinayetine karışan devlet görevlilerinin nasıl hızlıca terfi ettirildiğini çok iyi biliyoruz. Ancak, şunu da aynı derecede iyi bilmeliyiz: zamanımızın Türklük ve milliyetçilik adına ırkçı cinayetler işleyen katillerinin, diğer iktidar ve mülk sahiplerinin, zembereği boşalmış rezil bir ideolojinin ürünleri olduklarını ve tüm hesaplarını bizim çaresizliğimiz, eylemsizliğimiz, sinikliğimiz üzerine yaptıklarını görmek hayati önem taşımaktadır. Daha eşit bir hayata ilişkin hayallerimizden, ütopyalarımızdan, inat ve hırslarımızdan vazgeçtiğimiz ölçüde, dünyanın ezilen sınıflar için bir çukura düştüğünü idrak etmek elzemdir, sevgili Hrant Dink.
Sana ve diğer yitirdiklerimize acıdık. Bundan sonra da acıyabiliriz, ya da seni “kurban” olarak gören sefil dilin hissiyatını da paylaşabiliriz. Ama unutmayalım ki, bu cinayetlerin kültürel-dini kaynaklarına dair elimizde bulunan teorik öncüllerin diline sarılmak, bu olayın ölümcül sonuçlarına hiçbir cevap oluşturmayacak. Yapmaya çalıştığım şey, şimdi, vahşetin tam ortasındayken, siyasetin, siyasal eylemin ve etikle ilgili dile getirdiğimiz teorik öncüllerin değersizliğine ilişkin bir izlenim yaratmak değil elbette. Ya da olayı yardımseverlik, toplumsal dayanışma ve vicdan gibi bazı değer ve özelliklerle ikame etmeyi de önermiyorum. Zira onların bazen nasıl zulmü, ırkçılık ve milliyetçiliğin yarattığı vahşi sömürüyü dengelemeyi/perdelemeyi amaçlayan berbat bir etiğin bileşenleri yapılabildiğinin de farkındayım. Tam da o değerlerin/insani hasletlerin ait oldukları bağlamın önemli olduğunu vurgulamaya çalışıyorum aslında. Daha eşit, başka bir dünya tahayyülünün ancak onları görerek, derin bir moral duygu kapasitesine sahip olduğumuzu fark ederek, daha ziyade etik ve politik olarak yaşama önceliğini taşıyanın kim olduğu kararının verilerek, o kapasiteyi kendi asli unsurları arasında sayarak bütünlük ve tutarlık iddiasını sürdürebileceğini söylemeye çalışıyorum. Başkasının acısını tanımanın/bilmenin suçluluk/sorumluluk hissinden neşet eden o kapasitenin tekrar asıl kaynağına, yani politikaya geri dönmesinin koşulunu asıl olarak hayat anlayışımızın bu hamlesinin sağlayacağını düşünüyorum.
Tam da bu noktada toplumsal-kültürel kodları büyük ölçüde Türklük, milliyetçilik ve muhafazakarlık üzerine temellenen bir toplumun bireyleri olarak, acaba bu kavramların üzerine gitmenin sence de zamanı gelmedi mi? Evet, sevgili Hrant Dink; senin de bizzat yaşadığın gibi, her geçen gün bu kavramlar ve onun halleri uygulanan çıplak ve acımasız şiddet; acıtmaya, yıkmaya, ezmeye, öldürmeye kurgulanmış bir şiddet; “öteki” bellenene karşı sürekli yeniden ve bilerek üretilen kin ve nefret şeklinde çıkıyor karşımıza. Peki, bu ve benzeri ırkçılık ve milliyetçilik halleri, topluca onaylanmış bir ideal olarak hayatımızın merkezine kazınmış bir süreklilik göstermek zorunda mı? Eğer öyleyse bu toplum, bu hayat, ya bizler neredeyiz? Ama onların bu şekilde güçlerini arttıramayacaklarına inanmamız gerekiyor. Bu şekilde dile gelen ve nefrete dönüşen bir duygunun meşru olması mümkün değil. O halde neler yapılabilir sevgili Hrant Dink?
İşte tam da burada asıl önemli olanın, senin de çok iyi yaptığın gibi, sözü ele geçirmek ve savunmak olduğunu iddia ediyorum. Çünkü sana karşı bir sorumluluğumuz da var sevgili Hrant Dink. Bazen hiçbir işe yaramadığını düşündüğümüz, çoğulluk içeren direniş formlarıyla birlikte kazandığımız o değerli ve sihirli sözümüz. Egemenin şiddetine direnmeyi mümkün kılan, ezilen sınıfların geleneğini her daim diri tutan bir söz, tecrübe ve direniş biçimi. Senin yaşarken sürekli haykırdığın bir söz... Kendilerine “Hrant’ın Arkadaşları” diyenlerin önemli bölümünün, seni katleden zihniyeti destekleyen ve meşrulaştıran bir çizgiyi hakim kılarken ısrarla itibarsızlaştırmaya çalıştığı bir söz... İnsanların şimdi daha dirayetli bir biçimde fısıldadığı bu söz, sosyalizm.
* Sheffield Üniversitesi, Doktora Öğrencisi, [email protected]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.