Bu "milliyetçi kadın hareketleri" yalnızca söylem yoluyla yeniden üretilmeye çalışılan ideolojik bir tahakküm çabası değil, yeni bir "zor aygıtı" olarak ortaya çıkarılmış modellerden biridir. Mücadele alanlarını baskı altına almakta, iktidar ortaklarıyla veya pratikte iktidara hiçbir muhalefet göstermeyen sağ "muhalefetle" işbirliği içinde hareket eden yeni bir kolluk kuvveti işlevi görmektedir

Son yıllarda karşımıza 8 Mart'larda, çeşitli kadın eylemlerinde, geçtiğimiz günlerde de ODTÜ'de, kendini milliyetçi olarak tanımlayan kadın örgütlenmeleri çıkmaya başladı. Bir süredir kadınların mücadele alanlarında bu tür provakatif dalgaların büyümesi beklenmekteydi. "İstiklal Kadınları Hareketi"adındaki oluşumun hem mücadele alanlarına hem de ODTÜ'deki provokasyon girişimine müdahil oluş biçimi beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti.
Konu sosyal medyada geniş kesimlerce tartışılmaktadır, bu tartışmaların politik değerlendirmelerine kadın hareketinin öznelerinin dahiliyeti önemlidir. Bu yalnızca bir “temsiliyet” meselesi değil; aynı zamanda bilgi üretiminin, deneyimin ve mücadelenin öznesiyle kurduğu ilişkiye dair politik bir sorundur. Mücadelemizi tanıyoruz. Tarihsel ve politik değerlendirmelerin en sağlıklı, en bütünlüklü ve en gerçekçi biçimi de ancak bu mücadelenin doğrudan özneleri tarafından üretilebilir.
Bu noktadan bakıldığında, AKP iktidarının kadın hareketiyle kurduğu ilişkinin dönüşümü, yalnızca “kadın politikaları” başlığı altında değerlendirilebilecek bir mesele değildir. Aksine bu dönüşüm, iktidarın hem emperyalizmle hem de ülke içindeki sınıfsal güç dengeleriyle kurduğu ilişkilerin yeniden yapılandırılmasıyla birlikte okunmalıdır.
AKP'nin, iktidarının erken dönemlerinde kadın hareketiyle kurduğu ilişki, görece uzlaşmacı bir çehreye sahipti. Kadın hareketinin Türkiye'nin tamamında genişlemesi, kitleleri dalga dalga örgütlemesi karşısında AKP'nin "yenilik" söylemi kayıtsız kalamıyordu. Avrupa Birliği üyelik sürecinin etkisi, uluslararası meşruiyet arayışı ve liberal reform söylemi, bu dönemde kadın hareketinin süregelen mücadelesi içinde çeşitli hak talepleri karşısında, belirli adımların atılmasını zorunlu kılmıştı. İstanbul Sözleşmesi'nin imzalanması bu dönemin politik açıdan en önemli çıktılarından biriydi. Ancak bu uzlaşmacı görünüm, yapısal bir dönüşümden ziyade, iktidarın uluslararası sistem içindeki konumlanışıyla doğrudan bağlantılıydı.
Ne var ki, özellikle 2010'lu yılların ortasından itibaren bu dengeler değişmeye başladı. Kadın hareketine yönelik yaklaşım da bu değişimden bağımsız değildi. İstanbul Sözleşmesi'nin feshi, bu dönüşümün en açık ve en politik göstergelerinden biri oldu. Bu karar, yalnızca bir uluslararası sözleşmeden çekilme değil; aynı zamanda kadın hareketine, feminist mücadeleye ve toplumsal muhalefetin en dinamik bileşenlerinden birine yönelik açık bir politik hamleydi. Bu hamle emperyalist-kapitalist sistemin 2008 finans krizini aşma arayışları ekseninde“liberal demokrasi" iddiasını bir kenara bırakıp yeni tipte faşist yönetimleri öne çıkarması, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığının bir ortak payda olarak bu yönetimlerce benimsenmesi ve AKP iktidarının bu sürece zorlanmadan kendi İslamcı kimliği ile dahil olması ile anlaşılabilir.
Bu süreçte devlet, daha doğrudan ve yalın biçimlerde sermayenin ihtiyaç duyduğu politikaların aracı olarak işlevlendirildi ve iktidar daha önceki liberal demokrasi iddialarından sıyrıldı. AKP iktidarının, ABD ve Batı Avrupalı emperyalist güçler tarafından Türkiye'ye biçilen yeni rollere uyum sağlamasının gereği de bir dönemin“demokratikleşme esaslı AB kriterleri" değil, daha doğrudan ve yalın biçimde emperyalizmin bölgesel ihtiyaçlarına yanıt verilebilmesi idi. Bunun bir gereği olarak da halkı baskı altında tutacak politikalar arttı ve bu baskıya rıza ürettirecek ideolojik argümanlar öne çıkarılmak istendi. İktidar, uluslararası meşruiyetini liberal reformlar üzerinden üretme ihtiyacını geride bıraktığı bir momentte, iç politikada milliyetçi ve muhafazakâr bir ideolojik hattı tahkim etmeye yöneldi. Süregelen "güvenlikçi politikaların" yanısıra, kağıt üzerinde var olan ve demokratik hakların tartışılabilmesine olanak sağlayan anayasal düzenin, özellikle 2015 sonrasında pratikte reddedilmesi ile muhalefet alanlarının daraltılması ve toplumsal hareketlere yönelik baskının yoğunlaşmasıyla daha görünür hale geldi. İktidarın uluslararası sermaye ile kurduğu ilişkideki yeniden konumlanışı, demokratik taleplere yanıt verme zorunluluğu taşıyan politik bir temsiliyet ihtiyacını ortadan kaldırdı. Kadın hareketi gibi özerk ve politik hareketleri “uzlaşılacak” değil "bastırılacak” alanlar olarak yeniden tanımlamasına yol açtı.
Bugün gelinen noktada AKP, erken döneminde olduğu gibi toplumun geniş bir kesiminde rızayı inşa edebilen bir siyasi aktör olmaktan uzaklaşmıştır. "Yıllardır örselenmiş, ötekileştirilmiş mazlumların sesi" rolü, yerini giderek faşist kimliğini öne çıkaran bir pratiğe bırakmıştır. Bu dönüşüm yalnızca söylem düzeyinde değil, somut politikalar ve toplumsal olaylar üzerinden de açıkça gözlemlenebilir.
Agrobay Seracılık işçilerinin direnişi, Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi, Akbelen Ormanlarında köylülerin doğa ve yaşam alanlarını savunma çabası gibi örnekler, iktidarın emekle ve halkla kurduğu ilişkinin niteliğini gözler önüne sermektedir. Bu direnişler karşısında geliştirilen tutum, uzlaşmadan çok bastırmaya, diyalogdan çok zor aygıtlarının kullanımına dayanmaktadır. Benzer şekilde ana muhalefete yönelik saldırıların artması, örgütsüz hareket eden kitlenin de bu saldırılardan nasibini alması, Filistin meselesinde yerli işbirlikçileri görünür kılmaya çalışan antiemperyalistlerin hedef alınması, basın emekçilerine yönelik operasyonlar ve 6 Şubat depremi sonrasında uygulanan "terk etme"politikası, iktidarın kriz anlarında nasıl bir yönetim pratiğine başvurduğunu açıkça göstermekte, yeni iktidar modelinin bir isyan bastırma rejimi olduğunu ortaya koymaktadır.
İktidar baskı ve zor aygıtlarını daha sert ve daha umursamaz bir şekilde kullandıkça, kitlelerin bu “tunç el” ile karşılaşma sıklığı artmakta; bu da iktidarın ideolojik hegemonya kurma kapasitesini zayıflatmaktadır. Artık kitleler nezdinde meşruiyet üretmek, yalnızca söylemle mümkün olmamaktadır. Bu noktada devreye farklı araçlar sokulmaktadır. Tam da burada, ideolojik üretim kapasitesi zayıflayan iktidarın ideolojik tartışma yürütmek yerine provokatif grupları bir araç olarak kullanmaya yöneldiğini görüyoruz. Bu gruplar, görünürde toplumsal bir hareket izlenimi yaratırken, aslında politik bir boşluğu doldurma işlevi görmektedir.
Bu durum yeni değildir. Daha önce de Tansu Çiller ya da Meral Akşener gibi figürlerin, özünde feminist mücadeleyi dışlayan siyasetlerinin meşrulaştırılmasında “kadın dayanışması” ve “kadını güçlendirme” söylemleri benzer şekilde araçsallaştırılmıştı. Ancak bugün bu stratejinin daha sistematik bir biçimde devreye sokulduğunu söylemek mümkündür. Bu "milliyetçi kadın hareketleri" yalnızca söylem yoluyla yeniden üretilmeye çalışılan ideolojik bir tahakküm çabası değildir, yeni bir "zor aygıtı" olarak ortaya çıkarılmış modellerden biridir. Mücadele alanlarını baskı altına almakta, iktidar ortaklarıyla veya pratikte iktidara hiçbir muhalefet göstermeyen sağ "muhalefetle" işbirliği içinde hareket eden yeni bir kolluk kuvveti işlevi görmektedir. Çünkü hedef aldıkları iktidar değil, halk kitlelerinin politik eylemlilikleridir. Bu oluşumların, ODTÜ Bahar Şenliği'ndeki provokasyon girişiminin ardından sosyal medyada ODTÜ'lü öğrencilere ve akademisyenlere yönelik "operasyon müjdesi" verişi, bu işbirliğinin boyutuyla ilgili oldukça düşündürücü bir gelişmedir.
Öte yandan, 19 Mart isyanıyla birlikte örgütsel karşılıkları görünür olmasa bile işçi hareketi, öğrenci hareketi, antiemperyalist mücadele ve kadın hareketi gibi farklı mücadele hatlarını yan yana getirecek olan sokak zemini yeniden güçlenmeye başlamıştır. Çünkü farklı toplumsal özneler benzer sömürü, yoksulluk ve baskı mekanizmalarına maruz kaldıkça, bu mücadeleler birbiriyle temasa geçmekte, yaklaşmakta ve kesişmektedir. Bu durum, iktidarın en çok zorlandığı alanlardan birini oluşturmaktadır.
Bugün Kürt siyasetinin çözüm tartışmaları üzerinden somut adımlar üretmeye çalıştığı bir dönemde, sağ siyasetçilerin bu sürece karşı geliştirdiği argümanları “milliyetçi kadın hareketi” zemininden kurmaya çalışması tesadüf değildir. Ancak bu durum, aynı zamanda ciddi bir çelişkiyi de barındırmaktadır. Aynı siyasi perspektif, bir yandan çözüm sürecini tartışmaya açarken, diğer yandan bu tartışmayı milliyetçi bir kadın söylemi üzerinden bastırmaya çalışmaktadır.
Feminist mücadele ise, iktidarın Gezi Direnişi'nden bu yana sürdürdüğü "yerli/vesayetçi" ya da "makbul muhalefet/terör uzantısı" gibi toplumun "güvenlik" duygusunda kırılmalar yaratmayı amaçladığı söylemleriyle bölünmemiştir. İktidarın, sosyalist hareketin farklı alanlarında uyguladığı "böl ve yeniden tanımla" stratejisi, feminist harekette karşılık bulmamıştır. Elbette feminist mücadele de her büyük hareket gibi içinde tartışmalar, fikir ayrılıkları ve yönelim farklılıkları yahut kafa karışıklıkları barındırmaktadır. Ancak bu farklılıklar, hareketin mücadele birliğini zayıflatmamış; aksine çoğu durumda derinleştirmiştir. Bugün Türkiye’de en direngen hareketlerden biri kadın hareketidir. Tam da bu nedenle, bu hareketi parçalamaya yönelik yeni stratejiler geliştirilmektedir. Bu stratejilerin başında ise, politik deneyimi sınırlı, apolitik yetişmiş yeni kuşaklara yaslanan ve kendisini “kadın hareketi” olarak tanımlayan oluşumlar gelmektedir.
Oysa bir hareket kendisini “kadın hareketi” olarak tanımlıyorsa, cinsiyetçi hiyerarşilere meydan okuması, bu hiyerarşileri üreten sistemi sorgulaması ve kendisi gibi yapısal olarak tahakküm altında olanlarla dayanışma içinde olması beklenir. Enternasyonalizm ve sınıf mücadelesi ise feminist hareketin tam da kalbinde yatmaktadır. Kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel sapkınlıkların değil, atomize olmuş bir toplumda patriyarkal kapitalist üretim ilişkilerinin kadın bedeni ve emeği üzerindeki tahakkümünün bir aracıdır. Bu yapısallığı kavramadan yürütülen bir “kadın mücadelesi”, mücadele ettiği şeyin kendisini anlamaktan uzak kalır. Bu nedenle, bu milliyetçi kadın hareketi oluşumlarının iddia ettiğinin aksine ne işçi meselesi milli bir meseledir ne de kadın mücadelesi ulusal sınırlar içinde anlaşılabilecek bir olgudur. Bu iddialar, kadın mücadelesinin tarihsel ve teorik birikimiyle açıkça çelişmektedir.
Kaygı duyanlar açısından da açıkça söylemek gerekir: Feminist hareket sınıfı hiçbir yerinden bölmez. Aksine, sınıf ile diğer toplumsal mücadele alanları arasında güçlü ve sarsılmaz bağlar kurar. Zaten bu bağlar toplumsal gerçeklik içinde hali hazırda mevcuttur. Tam da bu nedenle, bugün iktidarın en fazla hedef aldığı alanlardan biri haline gelmiştir.
Kadın hareketi bu noktaya bir günde gelmedi, 1980’lerden bu yana adım adım, ilmek ilmek örülen bir mücadele tarihinin ürünüdür. Greif işçisi kadınlar grev alanını 8 Mart alanlarına taşıyıp da bir günde atmadı "hem fabrikada hem evde sömürüye son" sloganını, ellerinde mahkeme celpleriyle dolaşan kadınlar bir günde başlamadı hep bir ağızdan "jin, jiyan, azadi" sloganlarını atmaya, üniversiteli kadınlar bir günde başlamadılar "emperyalizme karşı Leyla'lar olacağız" dövizlerini taşımaya. Kırk yılı aşkın bir sürede inşa ettiğimiz alanları boş bırakmaya da hiç niyetimiz yok. Elbette Türk kadınlar da kahraman olabilir; tıpkı Kürt kadınlar gibi, Filistinli kadınlar gibi, Afgan kadınlar, İranlı kadınlar gibi. Ancak bu kahramanlık, emperyalizme karşı bağımsızlık, patriayrkaya karşı özgürlük, kapitalizme karşı sınıf ve faşizme karşı yaşam mücadelesiyle tanımlanır.
Mücadele ancak bu zeminde büyür. Ve bu zemin, ulusal sınırların değil, kimliklerin ötesinde bir dayanışmanın zeminidir.
Yaşasın enternasyonal, sosyalist, feminist mücadelemiz!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.