17 gün Ankara’da ödenmeyen maaşlarını ve tazminatlarını alabilmek için yürüyüş ve açlık greviyle direniş başlatan Bağımsız Maden-İş üyesi işçilerin mücadelesi, bu holdingler ve tarikatlar düzenine karşı son dönemde gerçekleştirilen en öğretici direniş olmuştur

Ülkemizin doğal ve emek kaynakları, uzun yıllardır sömürülüyordu, ancak büyük sermaye örgütleri anlamına gelen holdinglerin kurduğu tekelci devlet düzeni egemen olduktan bu yana sömürü katlanarak yoğunlaştı. Özellikle 2001 krizinden itibaren de açık biçimde yağma ve yıkım düzenine dönüştü. Sermaye birikim rejimi olarak ormanlar ve madenler başta olmak üzere ülkemizin doğal kaynaklarını canavarca yağmalayan bu tekelci düzen, Kazdağları’ndan Akbelen’e, Karadeniz vadilerinden, yaylalarından Erzincan İliç’e, oradan Antakya’nın Dikmece köyüne kadar işgal edilmedik yer bırakmadı. Türkiye toprakları delik deşik edilmiş durumda. Bu doğanın yağmasını gerçekleştirirken de buralarda çalıştırılan genel olarak tüm işçiler, özelde de madenciler düşük ücretle çalıştırıldıkları gibi maaşları, tazminatları ödenmeden işten atıldılar. 17 gün Ankara’da ödenmeyen maaşlarını ve tazminatlarını alabilmek için yürüyüş ve açlık greviyle direniş başlatan Bağımsız Maden-İş üyesi işçilerin mücadelesi, bu holdingler ve tarikatlar düzenine karşı son dönemde gerçekleştirilen en öğretici direniş olmuştur.
Madenciler Ankara’ya geldiklerinden itibaren arkadaşlarımızla onların yanındaydık. Haklı eylemlerine destek verdiğimiz gibi onların holding düzenine karşı yürüttükleri mücadelenin anlamını sözlü ve yazılı olarak bulunduğumuz her ortamda, platformda dile getirdik. Başlangıçta sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve basın bu mücadeleyle yeterince ilgilenmezken işçilerin ve sendikanın dik duruşlarıyla açlık grevini başlatmaları, kendi hakları kadar ülkemizin kaynaklarının Yıldızlar SSS Holding gibi son yıllarda palazlanan tekeller tarafından yağmalanmasına son vermek içinde mücadele ettiklerini vurgulamaları ülke gündemine girdi. Kurtuluş Parkı’nda sürdürülen açlık grevinin 9. gününde direnişçi madencileri temsilen Bağımsız Maden-İş sendikası ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın yaptıkları toplantıda işçilerin haklarının ödenmesi karara bağlandı. İşçiler de eylemlerine son verdi. Burada, daha önceki direniş ya da grevlerden farklı olarak doğrudan patronlar değil, devletin pazarlıkta devreye girmesinin önem kazandığının altını çizmek gerekir. Tekelci sermaye düzenin Türkiye’de kurduğu hegemonyayı açıkça göstermesi bakımından bu önemlidir. Türkiye işçi sınıfının, genel olarak emekçi halkımızın sendikal, demokratik ve siyasal mücadelede emeğin sömürüden kurtuluşunu hedeflemek kadar ülkemizin kaynaklarının emperyalist devletlere, çok uluslu şirketlere aktarılmasına karşı da bir ortak strateji belirlemelerinin zorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.
Kurtuluş Parkı’nda sürdürülen eylem sırasında tanıştığım işçiler, sendika yöneticileriyle yaptığım görüşmelerden çıkardığım iki mesajı da burada dile getirmek isterim. Birincisi, işçiler bu mücadeleye aktif destek veren mücadeleci sendikalarla her zaman patronlarla işbirliği yapan sarı sendikacılar ayrımına net biçimde varmışlardır. Dün akşam gerçekleşen “zafer buluşması”nda sendikanın uzmanı Başaran Aksu’nun açıkça dile getirdiği “sosyal” adıyla yaftalanmış her türlü “nane”ye karşı da mücadelenin sürdürüleceği sözü önemlidir. Burada acı ama gerçek olan bir konuyu dile getirmekte sakınca görmüyorum. Bu direniş boyunca maden işçilerini ziyarete, desteğe ne yazık ki DİSK Genel Merkezi gelmemiştir. DİSK’e bağlı 11 mücadeleci sendika genel merkezden bağımsız olarak destekte bulunmuştur.
DİSK’in özellikle Kemal Türkler önderliğinde 1970’li yıllarda sürdürdüğü sınıf sendikacılığıyla kazandığı hem örgütsel güç hem de toplumsal itibar, ne yazık ki 1990’lı yıllardan itibaren AB fonlarını kullanan, sınıftan kopan zihniyet eliyle adım adım yitirilmiştir. İşçi sınıfının kalbinin en güçlü attığı İstanbul’daki genel merkezin “bürokrasiye yakın olmak” anlayışıyla Ankara’ya taşınması, kimilerince DİSK’in tabutuna çakılan son çivi olarak değerlendirilmiştir. Biz sınıf mücadelesini öne çıkaran DİSK içindeki ve dışındaki sendikaların bu gidişi tersine çevireceklerine dair umudumuzu yitirmemeye kararlıyız. 1 Mayıs hazırlıkları sürecinde yaşananlar da bu umudumuzu güçlendirmektedir. “Dörtlü” olarak adlandırılan DİSK, KESK, TMMOB, TTB’nin örgütledikleri eylemlere katılımlar giderek azaldığı gibi içerik ve coşku bakımından da sönümlenme söz konusu olduğundan bu sorunu çözmek üzere yeni arayışların gündeme geldiğini, bu arayışların işçi ve emekçilerin sermaye diktatörlüğünü ortadan kaldırmayı hedefleyen bir ortak mücadele birliğini oluşturmaya dönüşmesi için çabalandığı da vurgulamak isterim.
Bu eylemden çıkardığımız ikinci önemli mesaj, direnişe katılan maden işçilerinin çoğunluğunun eylemden önce mevcut iktidar partilerine oy veren ailelerden geldikleridir. Bu eylemle birlikte sadece ekonomik uyanış değil işçi sınıfının siyasal uyanışına tanık olduk. Polisin sadece hakkını arayan işçilerin, emekçilerin önüne dikildiğini, kendilerini açlığa mahkûm etmek isteyen holdinglere, patronlara karşı hiçbir adım atılmadığını tüm halkımıza göstermişlerdir. Bunun çok değerli olduğunu ve bu konuda doğru bir strateji belirleyerek bundan sonraki mücadelelerin toplum tarafından sahiplenilip desteklenmesinin sağlanabileceğinin altını çizmek isterim.
İşçilerin birliği, yağmacı ve yıkımcı sermaye düzenini yenecektir!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.