Türcülük, yalnızca hayvanlara yönelik bir adaletsizlik değil; aynı zamanda insanın kendi etik imkânını, iyilik potansiyelini ve bir arada yaşama olanaklarını inkâr etmesidir. Bir canlıyı sırf “bize benzemiyor” diye yaşamdan dışlamak, tarihte başka bedenlere, dillere ve coğrafyalara yöneltilmiş tüm tahakküm biçimleriyle tüm sömürge ve yok etme mantığına yaslanır

Yaşam hakkı mücadelesi, hissedebilen tüm canlılar için daha adil bir dünya kurmayı hedefleyen insanların; insan-merkezci tarihin gerçek mağdurlarıyla omuz omuza verdiği bir direniş mücadelesidir. Türlerin sömürülmesi devam ettiği müddetçe, çağların ve içinde yaşadığımız çağın egemen düşüncesinin “insan merkezli” olması kaçınılmazdır. İnsan merkezli düşünce, doğası gereği, insanlar için eşit haklar üretmez. Kapitalizm ten rengine ve coğrafi konuma bakmaksızın insan türü de dahil olmak üzere tüm türleri sömürür. Sadece zorunlu hallerde sömürme biçiminin yoğunluğu değişir. İnsan merkezci sömürgecilik salt baskı gücünü kullanmaz. Kimi kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyar. Felsefede ve hukuksal anlamda tam olarak neye tekabül ettiği belli olmayan Antik Roma da “halkın selameti en yüce yasadır” der. Böylelikle pleblerin selameti Roma’nın üstün çıkarlarıyla özdeşleştirilir. Konfüçyüs “insan yaşatılır çünkü düzen devam etmelidir” der. Düzeni ilahi bir kudretle kutsar.
“Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Harika Yap)”, Ronald Reagan başkanlığına ait bir slogandır. İfade, 1979’da, yüksek işsizlik ve enflasyonun neden olduğu iç pazardaki kötüleşen ekonomiyle kıvranırken ortaya çıkmıştır. Trump, 2016 seçim kampanyası için sloganın marka haklarını aldı ve seçim kampanyası boyunca sloganın yazılı olduğu şapkalar giyerek sloganın popülerleşmesini sağladı… Bizde ise “insanı yaşat ki devlet yaşasın” gibi sözler kullanılır. Bu basit sözler sadece egemen sınıfın maddi iktidarını güçlendirmekle kalmaz aynı zamanda yaşamı parçalara ayırır, insanı devlet için, öteki türleri ise insan ve devlet için feda edilebilir kılar. Cinsiyetçiliği ve türcülüğü yeniden üretir. Çocuk doğurmanın önemine atıf yapar. Hiçbir yararının olmadığı bilindiği halde milyonlarca hayvanın deneylerde kullanılması gibi pratikleri yüceltir. Hayvanat bahçelerindeki zulmü ve barınaklardaki sefaleti çoğaltır. Sokakta doğal alanında yaşayana karşı şiddeti över kendisinden olmayan her şeyi ötekileştirir. Böylelikle merkeze insanı koyduğunu iddia ederek kendi iktidarının sömürü biçimlerini görünmez kılmaya çalışır.
İnsan tarihsel olarak değişen bir varlıktır. Değişimin gerçekleşmemesi, belirli tarihsel öznelerin, üretim ilişkilerinin ve geçmişten miras kalan toplumsal yapıların hegemonik etkisinin devam ettiğine işaret eder. Ya da insan değişir; değişmiyorsa bu, tarihsel öznelerin, üretim ilişkilerinin ve eski toplumsal düzenin hâlâ egemen olduğunu gösterir. Egemen güçler toplumsal düzenin kuruluş ve amaçlarını belirlerken, düzeni konsolide ederken ilerici bir çağı yakalamak gibi kaygıları gütmezler.
Ancak her çağ kendi mezar kazıcılarını uzlaşmaz çelişkileri görünür kılmakta gecikmez. On altıncı yüzyılda ekolojik yaşam ya da hayvan hakları mücadelesi kavramlarının toplumsal görünürlüğü olmayacağı hepimizin malumudur. Ancak vahşi kapitalizm ile birlikte doğanın talanı hayvanların üretim ve tüketim biçimlerinin endüstriyel sömürü ile daha da vahşi hal alması karşısında “yaşam hakkı mücadelesi ve anti türcülükte” yeterince olmasa da küresel anlamda bir bilinç sıçramasına neden olmuştur. Kentlerin betonlara gömülmesi. Kırsalın kentleştirilerek türlerin yaşam alanlarının işgal edilmesi. Suyun ve besin kaynaklarının insan merkezli ve kâr odaklı olması diğer türlerin doğuştan gelen haklarına yönelik soykırımı tetiklemektedir.
Bir tür, yalnızca dört bacaklı, kıllı ya da kuyruklu olduğu için yok edilmeyi hak etmez.
Asıl soru şunlar değildir: “Akıl yürütebiliyorlar mı?” ya da “Konuşabiliyorlar mı?”
Çünkü bu sorular, insanı ölçü alan ve insanı norm kabul eden sorulardır.
Asıl ilk sorular şunlardır: Acı çekebiliyorlar mı? Hissedebiliyorlar mı?
İkinci ve daha derin soru ise şudur: Acı çeksin ya da çekmesin, herhangi bir canlıyı yok etmek, yaşam hakkını elinden almak, türünü yok etmek, yavrularından ayırmak…“insan olmak” ile özdeşleşebilir mi? Eğer insan olmayı; egemenlik kurma, güç kullanma ve kendinden farklı olanı ortadan kaldırma hakkı olarak tanımlıyorsak, bu tanım insanı ahlaki bir özne olmaktan çıkarır, onu yalnızca daha gelişmiş bir yıkım aracına indirger. İnsanlık, yok etme kapasitesiyle değil, yok etmemeyi seçebilme yetisiyle anlam kazanır. Bu nedenle türcülük, yalnızca hayvanlara yönelik bir adaletsizlik değil; aynı zamanda insanın kendi etik imkânını, iyilik potansiyelini ve bir arada yaşama olanaklarını inkâr etmesidir. Bir canlıyı sırf “bize benzemiyor” diye yaşamdan dışlamak, tarihte başka bedenlere, dillere ve coğrafyalara yöneltilmiş tüm tahakküm biçimleriyle tüm sömürge ve yok etme mantığına yaslanır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.