Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de olan biten, bir “yerel çatışma” değildir. Bu, toplumun kendi kendini yönetme hakkıyla, onu ebedi bir tebaa haline getirmek isteyen iktidar biçimleri arasındaki tarihsel çatışmadır. Bu çatışmada tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır

Şeyh Maksud (Şêx Meqsûd) ve Eşrefiye’ye dönük her saldırı, yüzeyde askeri ya da güvenlik gerekçeleriyle gerekçelendirilse de, özünde çok daha derin bir hakikatin etrafında şekillenir. Bu iki mahalle, Halep’in ve daha geniş ölçekte Suriye’nin çözülememiş toplumsal sorununun canlı kanıtıdır. Bu nedenle hedef alınırlar.
Çünkü bu mahalleler, devletin, DAİŞ (IŞİD), HTŞ, SMO vb cihatçı çetelerin ve Türk devleti vb bölgesel güçlerin üzerinde uzlaşamadığı ama aynı zamanda varlığına da tahammül edemediği bir tarihsel anomalidir. Anomali derken kastedilen düzensizlik değil, iktidar mantığının dışına taşan bir düzen, yani toplumsal hakikatin kendisidir.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye, Halep’in kuzeyinde yalnızca coğrafi bir konum değildir. Bu mahalleler ulus‑devletin, cihatçı teokrasinin ve kapitalist savaş ekonomisinin aynı anda başarısızlığa uğradığı nadir mekanlardır. Bu nedenle işgal edilmek istenirler. Çünkü bu iki mahalle, “başka bir yaşamın” mümkün olduğunu fiilen kanıtlamaktadır. İktidarların en büyük korkusu, silahlı bir düşman değil, kendi meşruiyetlerini anlamsızlaştıran yaşayan örneklerdir.
Bu noktada meseleyi dar bir “Kürt mahallesi” ya da “askeri hedef” kategorisine indirgemek, hakikati örtmek olur..
Şeyh Maksud ve Eşrefiye, Kürt kimliğinin tarihsel bastırılmasının ötesinde, Kürt Özgürlük Hareketi paradigmasının somutlaştığı toplumsal mekanlardır. Bu paradigmada devlet yoktur. Ama siyaset vardır. Ordu yoktur. Ama özsavunma vardır. Tekçi kimlik yoktur. Ama çoğulcu bir toplumsallık vardır. İşte tam da bu yüzden bu mahalleler, Türk devleti destekli HTŞ ve SMO gibi yapılar açısından tolere edilemezdir.
Cihatçı yapıların doğası, yalnızca ideolojik değil, ontolojiktir. HTŞ ve SMO, farklı biçimlerde de olsa aynı merkezi uygarlık krizinin ürünleridir. Her ikisi de toplumu ya mutlak itaat altına almak ya da yok etmek üzerine kurulu yapılardır. Bu nedenle toplumun kendi kendini örgütlediği, kadınların özne olduğu, farklı inanç ve kimliklerin birlikte yaşadığı her alan, bu yapılar için varoluşsal bir tehdittir. Şeyh Maksud ve Eşrefiye tam olarak böyle alanlardır.
Bu mahallelerin hedef alınmasının bir diğer nedeni, Halep savaşının tüm evrelerinde oynadıkları tarihsel roldür. Şeyh Maksud ve Eşrefiye, Halep’in en karanlık dönemlerinde bile ne Baas rejiminin mutlak otoritesine ne de cihatçı barbarlığın karanlık dogmasına teslim olmuşlardır. Bu tutum, klasik anlamda bir “tarafsızlık” değil, bilinçli ve örgütlü bir üçüncü yol pozisyonudur. Ne devletin tebaası olmayı kabul etmişlerdir ne de gericiliğin piyonu olmayı.
Bu üçüncü yol, Kürt Özgürlük Hareketi'nin geliştirdiği Demokratik Modernite paradigmasının kent ölçeğindeki en somut örneklerinden biridir. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de kurulan meclisler, komünler, kadın yapıları ve özsavunma birimleri, devletin çöktüğü yerde toplumun nasıl ayakta kalabildiğini göstermiştir. Bu yalnızca Kürtler için değil, Halep’in tüm halkları için bir deneyim alanı olmuştur. Araplar, Türkmenler, Ermeniler ve Süryaniler bu mahallelerde sığınak bulmuş, yaşamı burada yeniden üretmiştir.
İşte tam da bu nedenle, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye yönelik saldırılar tesadüfi değildir. Bu saldırılar, bir intikam refleksi değil, bilinçli bir imha stratejisidir. Amaç sadece askeri kontrol sağlamak değildir. Amaç, bu deneyimi ortadan kaldırmak, hafızayı silmek ve topluma şu mesajı vermektir: “Devletsiz, teokratik olmayan, erkek egemen olmayan bir yaşam mümkün değildir.”
Son günlerde Türk devletinin teşviki ve destekleriyle HTŞ ve SMO çeteleri eliyle gerçekleştirilen saldırılar ve katliamlar, bu stratejinin güncel tezahürleridir. Bu saldırılar, askeri zorunlulukla değil, Türk devletinin Kürt düşmanlığı ve ideolojik nefretle açıklanabilir. Çünkü bu mahalleler düşmediği sürece, HTŞ’nin “İslami düzen” iddiası da, Türk devleti ve paramiliter gücü SMO’nun “istikrar” söylemi de boşlukta kalmaktadır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye, bu yalanların yaşayan teşhiridir.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye hedef alınmaktadır. Çünkü bu mahalleler birer coğrafi alan değil, birer politik hakikattir.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye yönelen saldırıları anlamak için, bu saldırıları gerçekleştiren yapıların ideolojik, siyasal ve ontolojik karakterini açığa çıkarmak zorunludur.
Çünkü HTŞ ve SMO, yüzeyde birbirinden farklı gibi görünen ama özünde aynı tarihsel krizin iki ayrı yüzü olan yapılardır. Her ikisi de devletli uygarlığın kriz anlarında ürettiği, toplumu bastırma ve yeniden biçimlendirme işlevi gören şiddet aygıtlarıdır. Aralarındaki fark yöntemsel ve söylemseldir. Amaçları aynıdır: Toplumsal olanı tasfiye etmek, iradeyi merkeze bağlamak ve itaat, biat üretmek.
HTŞ’nin ideolojik dünyası, dinin ahlaki ve toplumsal boyutundan bütünüyle koparılmış, onu mutlak iktidarın meşrulaştırma aracına indirgeyen bir zihniyet üzerine kuruludur. Bu zihniyet için toplum, kendini yönetebilen bir özne değil, disipline edilmesi gereken bir sürüdür.
İtaat etmeyen her kolektif yapı, ister Kürt olsun ister Arap, ister Müslüman ister başka bir inançtan, mutlak düşman kategorisine sokulur. Çünkü HTŞ’nin varlık koşulu, toplumsal çeşitlilik değil, homojenleştirilmiş korkudur. Şeyh Maksud ve Eşrefiye ise korku üretmeyen, aksine korkuya karşı örgütlenen alanlardır. Bu yüzden HTŞ açısından bu mahallelerin varlığı, sadece askeri değil, ideolojik bir yenilgidir.
SMO paramiliter çeteleri ise daha karmaşık ama daha çıplak bir yapıdır. İdeolojik tutarlılığı zayıf, politik yönelimi dışarıdan belirlenen, Türk devletinin bölgesel çıkarlarına göre konumlandırılmış bir vekalet aygıtıdır.
SMO’nun temel özelliği, savaşan bir topluluk olmaktan ziyade, savaşın kendisini bir geçim ve iktidar biçimi olarak içselleştirmiş olmasıdır. Bu yapı için mahalleler, halklar ya da yaşam alanları değil, kontrol edilecek bölgeler, yağmalanacak kaynaklar, tecavüz edilecek kadınlar ve demografik olarak dönüştürülecek alanlar vardır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye, bu mantığa direnen nadir alanlardandır.
HTŞ ile SMO’nun Şeyh Maksud ve Eşrefiye konusunda örtüşmesinin nedeni tam da burada yatar. Bu iki yapı, normal koşullarda birbiriyle rekabet eden ya da kısmen de çatışan aktörler olsalar da, söz konusu bu Kürt mahalleleri olduğunda ortaklaşırlar. Çünkü bu mahalleler, hem cihatçı teokrasinin hem de Türk devleti destekli demografik mühendisliğin önünde tarihsel bir engeldir. Bu engel ortadan kaldırılmadıkça Halep’te tam bir teslimiyet rejimi kurulamaz.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin hedef alınmasının bir diğer nedeni, bu mahallelerin savaş boyunca sergilediği politik tutumdur. Bu mahalleler, Halep’in en yoğun bombardıman altında olduğu dönemlerde dahi ne rejimin askeri aygıtına eklemlenmiş ne de cihatçı gruplarla uzlaşmıştır. Bu, silahlı bir tarafsızlık değil, bilinçli bir politik pozisyondur. Bu pozisyon, Kürt Özgürlük Hareketinin geliştirdiği Üçüncü Yol çizgisinin kent ölçeğindeki ifadesidir.
Üçüncü Yol, iktidarı ele geçirmeyi değil, iktidarın toplumu ele geçirmesini engellemeyi hedefler. Bu nedenle HTŞ için de SMO için de kabul edilemezdir. Çünkü her iki yapı da iktidar olmadan var olamaz. Oysa Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de kurulan yaşam, iktidarsız bir düzenin mümkün olduğunu göstermektedir. Bu, silahlı güçlerden çok daha tehlikeli bir mesajdır.
Bu mahallelerde geliştirilen özsavunma anlayışı, klasik militarizmin tersine, toplumu askerileştirmemiş, aksine askeri gücü toplumun denetimine sokmuştur. Silah, burada bir iktidar aracı değil, yaşamı savunmanın zorunlu ama sınırlı bir aracıdır. Kadınların özsavunmadaki rolü, bu yapıyı daha da radikalleştirmiştir. Çünkü kadın özgürlüğü, hem cihatçı ideolojinin hem de devletçi-militarist aklın kırmızı çizgisidir. Kadının özne olduğu bir alan, bu yapıların çözemediği bir alandır.
HTŞ’nin kadın düşmanlığı, teolojik bir yorumdan ziyade politik bir zorunluluktur. Kadın özgürleştiğinde, itaat zinciri kırılır. Aile çözülür, hiyerarşi sarsılır, kutsal otorite anlamsızlaşır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de kadınların yaşamın her alanında söz ve karar sahibi olması, bu nedenle cihatçı zihniyet için affedilmez bir suçtur. Aynı durum SMO için de geçerlidir. Ancak burada kadın düşmanlığı daha ilkel, daha çıplak ve daha sistematiktir.
Bu mahallelerin hedef alınması, aynı zamanda Kürtlerin Halep’teki tarihsel varlığını silme girişimidir. Halep, yüzyıllardır Kürtlerin yaşadığı bir kenttir. Ancak modern ulus-devlet anlatıları bu gerçeği sistematik olarak görünmez kılmıştır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye, bu görünmezliğin bozulduğu mekanlardır. Kürtler burada yalnızca yaşayan bir nüfus değil, politik bir özne olarak vardır. Bu da hem Arap milliyetçiliği hem de Türk devlet aklı açısından kabul edilemez bir durumdur.
Türkiye’nin bu süreçteki rolü tali değil, yapısaldır. Ankara, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’yi yalnızca birer Kürt mahallesi olarak değil, Rojava devriminin Halep’teki uzantısı olarak görmektedir. Bu nedenle bu mahallelerin varlığı, Türkiye’nin sınır ötesi Kürt politikasında sürekli bir tehdit olarak kodlanmıştır. SMO’nun bu mahallelere dönük saldırıları, yerel bir inisiyatif değil; bu stratejik aklın sahadaki tezahürüdür.
Son günlerde yaşanan katliamlar, bu uzun süreli stratejinin güncel aşamasıdır. Amaç yalnızca askeri kontrol sağlamak değildir. Amaç, bu mahallelerin toplumsal dokusunu parçalamak, halkı göçe zorlamak ve böylece bu alanları politik olarak işlevsiz hale getirmektir. Bu, yalnızca klasik bir etnik temizlik değil, aynı zamanda politik bir temizliktir. Hedef alınan şey, sadece Kürt kimliği değil, Kürtlerin geliştirdiği özgür yaşam modelidir.
Bu noktada açıkça söylenmelidir: Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye dönük saldırılar, Halep’teki savaşın son perdesi değildir. Ortadoğu’da toplumsal öz-yönetim ile merkezi iktidar arasındaki tarihsel çatışmanın güncel cephesidir. Bu mahalleler düşerse, yalnızca iki Kürt mahallesi düşmüş olmayacaktır. Toplumun kendi kendini yönetebileceğine dair somut bir kanıt daha yok edilmiş olacaktır.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye dönük saldırıların niteliği, bunların sıradan askeri çatışmalar olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Burada yürütülen şey, cephe hatları arasında cereyan eden klasik bir savaş değil, toplumu hedef alan, yaşamı dağıtan ve hafızayı silmeyi amaçlayan bilinçli bir imha mimarlığıdır. Bu mimarlık, silahın teknik kapasitesinden çok, şiddetin nasıl yönlendirildiğiyle ilgilidir. Hedef alınan şey mevziler değil, evler, okullar, su hatları, sağlık noktaları ve en nihayetinde toplumun birlikte yaşama iradesidir.
Kuşatma bu mimarlığın temel aracıdır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye defalarca doğrudan askeri işgal girişimleriyle değil, uzun süreli kuşatmalarla teslim alınmak istenmiştir. Çünkü kuşatma, yalnızca fiziki hareketliliği değil, toplumsal zamanı da felç eder. Yaşam ritmini bozar, gündelik üretimi durdurur, dayanışma ağlarını aşındırır. Açlık, susuzluk ve ilaçsızlık, askeri bir zorunluluktan değil, politik bir tercihten doğar. Amaç, halkı savaşarak yenmek değil, yaşamaktan vazgeçmeye zorlamaktır.
Bu nedenle saldırılar rastgele değildir. Bombardımanların zamanlaması, yoğunluğu ve hedefleri incelendiğinde, özellikle sivil alanların sistematik biçimde seçildiği görülür. Çocukların, kadınların ve yaşlıların yoğun olarak bulunduğu alanların vurulması, bir hata ya da istisna değil, korkunun toplumsal dolaşıma sokulmasının en hızlı yoludur. Çocuk öldürüldüğünde yalnızca bir beden yok edilmez, gelecek fikri de yaralanır. Bu, savaşın en çıplak ama en etkili yöntemidir.
Demografik mühendislik, bu imha mimarlığının tamamlayıcı unsurudur. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de amaç, Kürt nüfusu fiziksel olarak yok etmekten ziyade, bu mahalleleri Kürtsüzleştirmektir. Sürekli bombardıman, kuşatma ve güvensizlik hali, halkı göçe zorlamayı hedefler. Göç edenin geri dönememesi için ise mülkiyet ilişkileri parçalanır, evler yıkılır ya da el değiştirilir. Böylece mahalle yalnızca boşalmaz; politik olarak da işlevsiz hale getirilir.
Bu yöntem, klasik etnik temizlikten farklıdır ama ondan daha sinsi ve kalıcıdır. Çünkü burada hedef alınan sadece bir kimlik değil, bir yaşam biçimidir. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de kurulan toplumsal örgütlenme dağıtılmadan, bu mahallelerin askeri olarak ele geçirilmesi yeterli görülmez. Bu yüzden saldırılar, özellikle komünlere, meclis yapılarına, kadın örgütlenmelerine ve özsavunma noktalarına yoğunlaşır. Amaç, örgütlü yaşamın sinir uçlarını koparmaktır.
Kadınlara yönelik şiddetin bu süreçte aldığı biçim, rastlantısal değildir. Tecavüz tehdidi, kaçırmalar ve hedefli infazlar, kadınların kamusal alandan çekilmesini sağlamaya yöneliktir. Çünkü bu mahallelerde kadınlar yalnızca mağdur değil, politik öznelerdir. Kadınların geri çekilmesi, toplumun geri çekilmesi anlamına gelir. Bu nedenle kadın bedeni, savaşın sembolik cephesi haline getirilmiştir.
Uluslararası aktörlerin sessizliği, bu imha mimarlığını daha da pervasız kılmaktadır. İnsan hakları söylemleri, sivillerin korunmasına dair hukuki metinler ve savaş suçları kavramı Şeyh Maksud ve Eşrefiye söz konusu olduğunda bilinçli olarak askıya alınmıştır. Bu sessizlik, tarafsızlık değildir. Bu sessizlik, fiili bir onaydır. Çünkü bu mahallelerde yürütülen savaş, büyük güçlerin bölgesel dengelerine dokunmadığı sürece görünmez kılınmıştır.
Medya da bu görünmezliğin bir parçasıdır. Saldırılar çoğu zaman “çatışma”, “karşılıklı ateş” ya da “güvenlik operasyonu” gibi nötr kavramlarla sunulur. Böylece fail ile mağdur arasındaki fark bulanıklaştırılır. Oysa Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de yaşanan şey karşılıklı bir savaş değil, örgütlü bir topluma karşı yürütülen tek taraflı bir imha sürecidir.
Bu noktada şu hakikatin altı çizilmelidir: Şeyh Maksud ve Eşrefiye düşürülmek istenmektedir, çünkü bu mahalleler yalnızca direnen değil, direnişi gündelik yaşamın parçası haline getiren alanlardır. Burada direniş olağanüstü bir hal değil, sıradan bir toplumsal pratiktir. Bu durum, klasik askeri hesapları bozar. Çünkü karşılarında teslim olacak bir nüfus değil, yaşamı savunmayı öğrenmiş bir toplum vardır.
Bu nedenle saldırılar ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın, bu mahalleler yalnızca askeri güçle ele geçirilemez. Onları düşürmenin tek yolu, toplumsal dokuyu parçalamaktır. Bugün yaşanan katliamlar, bu hedefe ulaşmak için seçilmiş bilinçli araçlardır. Bu gerçek görülmeden, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de olan biteni anlamak mümkün değildir.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye dönük saldırıların nihai hedefi, bu mahalleleri askeri olarak ele geçirmekten çok daha fazlasıdır. Asıl hedef, burada vücut bulan tarihsel hattı kırmak, sürekliliği kesmek ve bir halkın kendisi olarak kalma ısrarını tarihsizleştirmektir. Ancak tam da bu nedenle, bu saldırılar başarısız olmaya mahkumdur. Çünkü bu mahallelerde savunulan şey bir mevzi değil, bir zaman anlayışıdır. Ve bir toprak parçası değil, bir tarih bilincidir.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye, modern Ortadoğu’nun en temel yalanını fiilen boşa düşürmektedir: Toplumun ya devletle ya da kaosla var olabileceği yalanını. Bu iki Kürt mahallesi, devletin yokluğunda kaosun değil, örgütlü bir toplumsallığın mümkün olduğunu göstermiştir. Bu yalnızca bir yerel başarı değil ulus-devlet, teokratik iktidar ve neoliberal savaş düzeni için kabul edilemez bir teorik yenilgidir. Çünkü burada yaşam, iktidarın lütfu olmadan da yeniden üretilebilmektedir.
Bu nedenle Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin direnişi, klasik anlamda bir savunma değildir. Bu direniş, bir karşı-şiddet pratiği olmaktan ziyade, şiddetin merkeziliğini reddeden bir varoluş biçimidir. Silah, burada kutsanmaz, fetişleştirilmez. Silah, yalnızca yaşamı savunmak için sınırlı ve denetimli bir araçtır. Asıl güç, komünlerde, meclislerde, kadın örgütlenmelerinde ve gündelik yaşamın kolektif üretiminde yoğunlaşır. Bu, iktidarın anlayamadığı ve bu yüzden yok etmeye çalıştığı temel farktır.
HTŞ ve SMO’nun, onlara destek veren bölgesel ve küresel güçlerle birlikte, bu mahalleleri yenememesinin nedeni tam olarak budur. Onlar, toplumu dışarıdan kuşatabilir, bombalayabilir, aç bırakabilir. Ama toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesini imha edemezler. Çünkü bu kapasite bir merkeze bağlı değildir. Dağıtıktır, çoğuldur ve yeniden üretilebilirdir. Bir komün yıkılır, diğeri kurulur. Bir meclis hedef alınır, başkası işler. Bu, askeri aklın çözemediği bir direniş biçimidir.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin tarihsel önemi, Kürt meselesinin ötesine buradan taşar. Bu mahalleler, Ortadoğu’da kimliklerin yalnızca bir çatışma nedeni değil, birlikte yaşamın da temeli olabileceğini göstermiştir. Kürtler burada kendilerini inkar etmeden yaşarken, başkalarını da dışlamamıştır. Araplar, Ermeniler, Türkmenler ve Süryaniler bu mahallelerde yalnızca korunmamış, siyasal yaşamın parçası olmuştur. Bu, ulus-devletin asla başaramadığı bir çoğulluktur.
Kadınların bu süreçteki rolü, bu hattın en devrimci boyutudur. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de kadınlar, savaşın nesnesi değil, toplumsal dönüşümün öznesidir. Bu durum, yalnızca cihatçı ideolojiyi değil, patriyarkal devlet aklını da felce uğratır. Çünkü kadın özgürleştiğinde, iktidarın en eski dayanağı çöker. Bu yüzden kadınlara yönelen şiddet, bu mahallelere dönük saldırıların merkezindedir. Ve bu yüzden kadınların direnişi, bu saldırıların nihai olarak boşa düşmesinin garantisidir.
Bugün yaşanan katliamlar, bu hattın zayıflığını değil, tam tersine, ne kadar tehlikeli görüldüğünü kanıtlamaktadır. Eğer Şeyh Maksud ve Eşrefiye önemsiz olsaydı, bu kadar hedef alınmazdı. Eğer bu mahalleler yalnızca birer askeri alan olsaydı, bu kadar ideolojik nefretin konusu olmazdı. Onlara yönelen şiddetin yoğunluğu, taşıdıkları tarihsel anlamın büyüklüğüyle doğru orantılıdır.
Bu noktada uluslararası kamuoyuna, sol-sosyalist hareketlere ve insanlık adına konuştuğunu iddia eden tüm yapılara düşen sorumluluk açıktır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de olan biten, bir “yerel çatışma” değildir. Bu, toplumun kendi kendini yönetme hakkıyla, onu ebedi bir tebaa haline getirmek isteyen iktidar biçimleri arasındaki tarihsel çatışmadır. Bu çatışmada tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye, düşmeyen iki mahalle olarak değil, düşürülemeyen bir hakikat olarak tarihe geçmektedir. Bu hakikat, bombalarla yok edilemez. Çünkü bu hakikat, artık yalnızca Halep’te değil, onu anlayan ve sahiplenen herkesin bilincinde yaşamaktadır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.