“Millet” ve kültürel hegemonya ve dil (2)

AKP’nin stratejik sorunu zor aygıtlarını tamamlayacak kültürel hegemonyadır. Gezi’den itibaren sıklıkla tekrarlanan dil takıntısının kaynağında yatan asıl etken hegemonya sorunudur

“Millet” ve kültürel hegemonya ve dil (2)

Şimdi yazımızın başına dönerek, cumhuriyetin kuruluş yıllarında neden Latin alfabesine geçildiği ve arkasından Türk Dil Kurumu’na lüzum görüldüğü sorusuna geçebiliriz. Bunun cevabı basittir: Önce çok uluslu yarı feodal-teokratik devletten burjuva ulus-devlete geçildi, sonra peş peşe dini siyasetten ayıran reformlar yapıldı. Resmi dil Türkçenin önünün açılması, Osmanlıca ve Arap din kültürünün devreden çıkarılmasına bağlıydı. Zira Osmanlıca, saray dili, medrese dili, ümmet dili monarşiye, laik ve ulusal dil cumhuriyete denk düşüyordu. Böylelikle devletin meşruiyet temeli dinden (saltanat ve hilafetten) ulusa (“egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”) kaydırılmış oldu.

Cumhuriyeti şekillendiren Kemalist paradigma çok partili sistemle desteklenerek 2000’lere kadar kör topal ayakta kaldı. O zamana değin Batılılarca laik demokrasiyle yönetilen tek Müslüman ülke diye örnek gösterilen TC deneyimi, bu defa ABD stratejistleri tarafından başarısız ilan edildi. Uzun yıllar Türkiye’ye uygun bir hegemonya modeli üzerinde çalışmış CIA ajanı Graham Fuller, İslamcı entelijansiya arasında ilgiyle okunan Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında, Türk tarihini ırkçı-milliyetçi bir açıdan okuduğunu ileri sürdüğü Atatürk’ün, Türkiye’yi Osmanlı geçmişinden, dilinden, İslam’dan ve Arap dünyasından kopardığı yorumunu yaptı.[1] Daha önce de Samuel P. Huntington Medeniyetler Çatışması’ında, Müslüman ülkeler içerisinde en ilerisi Batı yanlısı Atatürk Türkiye’si olduğu halde, hala parlamenter-laik sistemi oturtamadığını, kimlik krizi yaşayan, bölünmüş, kendine yabancılaşmış bir toplum olarak tıkanıp kaldığını yazmıştı. İkisi de Türkiye’nin günümüzle Osmanlı geçmişi arasında bir köprü kurmasını, Batı-Hıristiyan kültürüne özgü laikliği terk ederek Doğu’ya, kendi gerçekliği olan İslam’a dönmesini tavsiye etmekteydiler. Pentagon danışmanlarından Robert Kaplan da aynı fikirdeydi: “Erdoğan’ın ılımlı, reformcu İslam’ı şimdi, (Fas’tan Endonezya’ya kadar) Müslümanları yirminci birinci yüzyılın toplumsal ve siyasal gerçekliklerine uydurmada elimizdeki en iyi umudu temsil etmekte… Türkiye’nin ülkenin Osmanlı köklerini canlandırarak yeniden İslamileşmesi nasılsa gerçekleşecekti…”[2]

11 Eylül 2001’den sonra strateji değiştiren ABD’nin amacı, pilot ülke seçtiği Türkiye’de, önünü açarak iktidara gelmesini sağladığı AKP eliyle, neoliberalizmle uyumlu bir “ılımlı İslam” modeli oluşturmak ve bunu öteki Müslüman ülkelere taşıyarak radikal İslam’ın önünü kesmekti.

Ortadoğu projesinin bu varyantı ileride planlandığı gibi gitmeyecek olsa da, siyasal İslamcı AKP’nin “Fas’tan Endenozya’ya kadar” bütün Müslüman ülkeleri kapsayan millet tanımı, Amerikan projesiyle örtüşüyordu:

“Onların milletten anladığı modern anlamdaki ulus ise, ulusun elbette bir geçmişi olmaz, ama millet öyle değildir… Milletin Cumhuriyetle başladığını söylemek, binlerce yıllık Türk tarihini, 1400 yıllık medeniyet geçmişimizi, coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı yok sayarak bunlara ihanet etmektir. Bunun için biz ne diyoruz? Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet diyoruz.”

“Rahmetli Erol Güngör’ün ifadesiyle; ‘bizim dilimizin kaynağı eskilerdir, dinimizin kaynağı eskilerdir, soyumuzun kaynağı eskilerdir.’ Ben daha da ileri gidiyorum… biz millet-i İbrahim’den geliyoruz…”

“Bizim millet tanımımız özünü İslam’ın millet anlayışından alır… Müslümanlar bir millet, Hıristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.”[3]

Bu denilenlerin evrensel geçerlilik taşıyan bilimsel kavramlarla hiçbir ortak yanı yoktur. Siyasi İslam’ın; “İslam devleti”, “İslami düzen”, “milli kültür”, “halifelik” gibi kısa ve uzun vadeli projelerine uydurulmuş ısmarlama bir tanımdır. Referansı kapitalizme geçiş sürecinde ortaya çıkan “homojen” uluslar değil, çağlar üstü, tarihsel süreklilikten yoksun, aralarında din dışında ortak yanı olmayan, birkaç bin yıllık maziye sahip kavimlerdir. Dil birliği ve etnik aidiyet gibi unsurlardan koparılmış ulus bağının dinsel kimliğe indirgenmesi toplumsal bilimlerin kabul edeceği bir şey değildir. Bu olsa olsa bütün Müslüman ülkeleri bir halifelik çatısı altında toplayacak “Müslüman Birleşmiş Milletler” projesine kılıf olabilir. Demek ki, İslam bir üst kimlik, Müslüman olup farklı bir etnik kökenden gelen, dolayısıyla farklı dil konuşan Türkler, Kürtler, Farslar, Araplar ve diğerleri ise alt kimlik olarak görülmektedir.

Halbuki tarihsel olarak oluşmuş ortak dil, toprak, iktisadi yaşantı birliği ve kültürel-psikolojik şekillenme yoksa, ulus da yoktur. Orta Asya hanlıklarına kadar uzanan binlerce yıllık geçmişe sahip Türklerin, ulus öncesi tarihlerinin alakasız bir şekilde, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerin ortak atası varsayılan bir kavme bağlanması mesnetten yoksundur. Türklerin 8. yüzyıldan itibaren Arap-İslâm medeniyetinin etkisi altına girerek Müslümanlığı kabul etmeleri ortak “millet” haline geldikleri anlamına gelmez. “Millet” kapitalizme geçiş sürecinde ortaya çıkmıştır, dolayısıyla çok daha eski tarihe dayanan dinle ilgisi yoktur. Tarih bilimi, “Millet-i İbrahim” gibi başsız-sonsuz, kadir-i mutlak bir “millet”e tanık olmamıştır.

***

AKP iktidara geldiğinde temel parametrelerini değiştirmeden kullanamayacağı bir devlet devraldı. Kendi projelerine uyması için, “laik-demokrasi” dahil bir dizi değişiklik yapması gerekiyordu. Sonradan hasım olacağı ortağı Cemaat’le birlikte, önünde engel gördüğü “devletin baskı aygıtları” (ordu, emniyet, yargı) engelini bir bir aştı; o kadarla da kalmadı bu kurumları ele geçirerek kendi vesayet düzenini kurdu. Devlete büyük ölçüde egemen olmasına rağmen, her şeyin yolunda gittiğini zannettiği iktidarının ikinci yarısının başında, Gezi isyanının boy aynasında kültürel hegemonyayı ele geçiremediğini somut olarak gördü. Cemaat’ten ve liberal müttefiklerinden koptuktan, Kürtleri İslam kimliği içerisinde eritemeyince çözüm sürecini sonlandırdıktan ve Alevi açılımından vazgeçtikten sonra bu daha da görünür hale geldi. Çaresizce boşluğu, ulusalcı solun asker-sivil sağ kanadıyla ittifak kurarak doldurmaya çalıştı. Buysa hegemonyacı yönünü değil, sadece tahakkümcü yönünü güçlendirdi. 2017 Kasım’ından itibaren “iki ayyaş”tan “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” söylemine geçilmesi, kültürel hegemonyanın kurulamadığına işaretti. “Reis”i gölgeleyen Atatürk portreleri ve heykelleri devlet kurumlarında ve kamusal alanlarda var olduğu sürece, hegemonik hedefe ulaşılmış sayılmazdı.

Hegemonyasını kuramadığını Tayyip Erdoğan da saklamıyordu zaten:

“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek için çıkılan yolun en sığından, en bayağısından, en çarpığından bir Batı taklitçiliğine dönüşmüş olması, Cumhuriyetimizin en büyük kaybı… Hükümet olmak ile muktedir olmak, muktedir olmak ile iktidar olmak arasındaki fark herkesçe iyi biliniyor. Aynı şekilde gerçek iktidarın, fikri iktidar olduğunu da gayet iyi biliyoruz… 8 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum… İşte bunun için de fikri iktidarımızı hala tesis edemediğimiz kanaatindeyim.”[4]

Burada Gramscist bir okuma yapabiliriz. Yirmi yıl boyunca iktidarda olan bir partinin kültürel hegemonyasını kuramaması hormonlu bir yapılanmaya işarettir. Esas olarak nedir kültürel hegemonya? Egemen sınıfın bilincinin, dünya görüşünün ve ideallerinin; toplum tarafından adil, doğru, evrensel sağduyu olarak algılanmasıdır. Toplumun yaşam biçimi, zihniyeti, ahlak anlayışı buna uygun hale getirildiğinde, devletin iskeleti işlevi gören baskı aygıtları ete kemiğe bürünmüş olacaktır. Devleti kalıcı olarak elinde tutmak isteyen siyasi özne, toplum kültüründe geçerli fikirleri, inançları, değerleri ve normları kendi anlayışına ve terminolojisine uygun şekilde baskın ideoloji ve kültür olarak yerleştirmeden hegemonyasını kuramaz. Ancak bütün icraatlarını sadece egemen sınıf/İslamcı sermaye/AKP için değil, herkes için, toplumun tümü için yararlı ve gerekliymiş gibi gösterebildiği ölçüde meşruiyet kazanır.

AKP’nin stratejik sorununun zor aygıtlarını tamamlayacak kültürel hegemonya olduğunu belirledikten sonra, bunun dille ilişkisine gelmiş bulunuyoruz. Gezi’den itibaren sıklıkla tekrarlanan dil takıntısının kaynağında yatan asıl etken hegemonya sorunudur. Nitekim TÜBİTAK 2014 Yılı Bilim, Özel ve Teşvik Ödülleri töreninde, “Türkçe ile felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca ya İngilizce kullanmanız lazım” diyen Tayyip Erdoğan, şunları söylemiştir:

“En büyük sıkıntılardan birini de maalesef dilde yaşadık. Bizim son derece zengin bilim yapmaya, üretmeye son derece müsait bir dilimiz varken, bir gece yattık sabah kalktık baktık ki o dil yok. İşte şimdi yabancı dillerle, kelimelerle bilim öğrenen ve öğreten bir ülke derecesine getirildik. Binlerce kelime ve kavram unutturuldu. Sözlüklerden çıkarıldı. Kelime ve kavram üretmeye son derece elverişli olan dil yapısı adeta törpülendi.”[5]

Entelektüalizmden ve bilimden hoşlanmamasıyla tanınan AKP’nin dert ettiği şeyin bilim ve felsefe olmadığı açıktır; denilen doğru olsa bugüne kadar birtakım başarılarının olması gerekirdi. Devlet ve toplum yeniden biçimlendirilirken, uzun vadeli hedeflere dayanak oluşturacak İslamcı tarih yazımının ve İslami kültürün resmileştirilmesi ve bunun toplum nezdinde içselleştirilmesi gerekiyordu. Bu olmadan, Atatürk’ten beri devlete ve topluma yerleşmiş Batıcı laik terminoloji aşılmadan siyasi İslam’ın hegemonyası sağlanamaz.

Bazılarının teorisini yaptıkları gibi, bunun, Osmanlı’nın siyasi üstyapısına, orta çağa, hatta eski resmi dil Osmanlıcaya geri dönmekle, dönmeye çalışmakla bir alakası yoktur. Ya da bazı liberal solcuların ileri sürdükleri gibi, Kemalizm’den rövanşı almak, tek partili Mustafa Kemal düzenine karşı, tek partili Erdoğan düzenini ikame etmek de değildir mesele. İki tarafın da anlamadığı tarihin dolapçı beygiri gibi bir çember etrafında dönüp durmadığıdır. Kapitalizmin krizlerinden ve sosyalizmin arkasında bıraktığı boşluktan doğan ve çığ gibi büyümesini emperyalizme borçlu siyasal İslam, bir orta çağ hortlaması değil, kapitalist hedeflere kilitlenmiş İslami kıyafetli modern bir fenomendir.

AKP, totaliter İslami düzen projesine ulaşmasını sağlayacak bir hegemonya kurabilmek için, tarihsel geçmişten güç almak istediğinden dönüp dolaşıp dil konusuna gelmektedir. T. Erdoğan’ın “binlerce kelime ve kavramlar unutturuldu, sözlüklerden çıkarıldı” diye yakındığı şey, Osmanlı ulemasının ve kamusal alanın diline yerleşmiş, şeriat hukukunda yeri olan ideolojik içerikli kelime ve kavramlardır. Önemli bir kısmı, Kuran’dan ve İslam tarihinden alınmadır. 1920’lerden sonra Mısır’da ve Pakistan’da geliştirilen siyasi İslamcı literatürde yeniden anlamlandırılan özel kavramlar dışında, çoğu Osmanlıcada (ve Arapçada) vardır ve bir kısmı da Türk toplumunun günlük diline nüfuz etmiştir.

Kültürel hegemonyanın ve siyasetin hem aracı hem de aynası dildir. İslami kimliği ve tarihi yorumlamanın, gelecek tasarımını nesnelleştirmenin başka bir aracı ve yolu yoktur. Bilgi, fikirler, duygular, değerler, inançlar, gelenekler, bilim, sanat, semboller, normlar dil aracılığıyla cisimleşir ve kalıcı kılınır. İktidar kendi özel dilini ne kadar yerleştirebilirse, siyasi İslam’ın kültürünü de o kadar kolay yayabilecek, sembolleri, gelenekleri, inançları, fikirleri, değerler (vb.) o kadar kolay benimsetebilecektir. Buna göre geliştirilmiş bir terminoloji olmadan propaganda, bilinç manipülasyonu yürütülemez. Siyasi İslamcı literatür evrensel bilim ve felsefe diline değil, ilahiyat diline dayanır. Toplumun zihniyeti, düşünce kalıpları, yaşam tarzı, ana dilinden kısmen farklılaşan İslam’ın ortak dili dışında başka bir yolla dönüştürülemez.

Devam edecek

Dipnotlar:

[1] Graham E. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul, 2011, Timaş Yayınları

[2] Aktaran Cihan Tuğal, Türk Modelinin Çöküşü, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2016, s. 9.

[3] R. T. Erdoğan, 30 Ocak 2018 tarihli AKP Meclis Grup Toplantısındaki konuşması, akparti.org.tr, 30.01.2018

[4] R. T. Erdoğan’ın İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi’nin açılış törenindeki Konuşması, 19 Ekim 2020, hürriyet.com.tr

[5] Cnnturk.com, 24.12.2014


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur