Harari’nin Homo Deus’u (II)

“Belki de ben de yokum, ben ve tüm varlıklar, evrensel bir zihnin (tanrı) algıları sadece(!)” Yüzyıllar önce Berkeley böyle diyordu. Peki şimdi Harari, günümüzün piskopos Berkeley’i olabilir mi?

Harari’nin Homo Deus’u (II)

Harari’nin Homo Deus adlı kitabı, Sapiens kadar olmasa da çok satıyor. Çok satan kitaplar hakkında genel kanımız, bu kitapların yararlı, bilimsel, sağlıklı ve sağlam düşünceler içermediği yönünde. Bu kanı, bir kez daha doğrulanıyor. Harari’nin bu kitabı da fos çıkıyor.

Homo Sapiens flora ve faunayı, Homininleri yok etti mi?

Harari’nin iddasına göre “atalarımız” şunu yaptı:

“Avustralya’daki büyük hayvanların yüzde 90’ının, Amerika’daki büyük memelilerin yüzde 75’inin, gezegendeki büyük kara memelilerinin neredeyse yarısının ve tüm diğer insan türlerinin soyunu tükettiler.” (s. 86)

Oysa bu bilgiler kesinleşmiş bilgiler değil. Örneğin “over-kill” (aşırı öldürme) hipotezi adı verilen ve 1967 yılında öne sürülen hipotez, ilk insanların dünyaya yayılırken bir yandan da gittikleri bölgelerde dev hayvanların soylarını kuruttukları yönündedir. Fakat bu hipotez tümüyle kanıtlanmış ya da çürütülmüş değil.[1] Pleistosen yok olmalarına ilişkin üç ana hipotez bulunuyor:

  1. İklim değişikliğine bağlı olarak buzullar veya buzul tabakalarının ilerlemesi ve geri çekilmesiyle hayvanların ölümü.
  2. Hayvanların insanlar tarafından yok edilmesi: tarih öncesi avcılık hipotezi (Martin, 1967)
  3. İklim değişiklikleri ve orman yangınlarının sonrasında yünlü mamutların neslinin tükenmesi.

Harari’nin yazdıklarına karşıt olan bazı bulgu ve bilgilerse şöyle:

Birincisi; Avustralya’nın kuzeyinde, insanların buraya en az 65 bin yıl önce geldiğine işaret eden bir takım aletler bulunmuş durumda. Araştırmacı Ben Marwick şunları söylüyor:

“Daha önce insanların buraya gelip dev hayvanları avladıkları veya alışkanlıklarını bozarak yok oluşa ittikleri düşünülüyordu, ancak yeni tarihler, bu megafaunanın yok olmasının ana nedeninin insanlar olamayacağını gösteriyor. Megafaunayı insanların yok ettiği ve doğal ortamda hâkimiyet kurduğu fikri değişiyor. İnsanın evrimiyle ilgili tamamen farklı bir görüş olarak, içinde yaşayan canlılarla ve doğal ortamla bir arada yaşayan insanlar fikri öne çıkıyor.”[2]

İkincisi; Massachusetts Amherst Üniversitesi’nden doktora sonrası araştırmacı John Rowan, Afrika’da dev otçulların soyunun tükenmesinin sebebinin homininler olmadığını belirtiyor:

“Pliyo-Pleistosen dönemi mega otçul sayısındaki düşüşte anahtar nokta otlak alanların geçtiğimiz beş milyon yıllık dönemde atmosferik CO2’nin global azalışıyla tetiklenen bir biçimde yaygınlık kazanması” diyor ve ekliyor, “düşük CO2 seviyeli atmosfer otlak alanların yayılışını tropikal alanlara göre kolaylaştırıyor, böylece savanalar zamanla daha az ağaç daha çok açıklık içeriyor. Günümüzde çoğu nesli tükenmiş mega-otçulun bu ağaçlık bitki örtüsü ile beslendiğini biliyoruz. Burada çıkan sonuç, hayvanların yiyecek kaynakları ile birlikte yok olduğu.”[3]

Üçüncüsü; Kuzey Amerika’daki büyük memelilerin soylarının tükenmesiyle ilk insanların buraya gelişi arasında bir örtüşme bulunmuyor. Son 60 bin yıl boyunca son buzul döneminde büyük memelilerin 33 türü Kuzey Amerika’da tükeniyor. Bunlardan 15 türün yok oluşu günümüzden önce 10 bin ila 11 bin 500 yıl gibi kısa bir zaman aralığında Kuzey Amerika’da gerçekleşiyor.[4] Öte yandan, Science dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, New Mexico’daki White Sands Ulusal Parkı’nda bulanan 21 bin ila 23 bin yıl önceye ait ayak izleri, Kuzey Amerika’da yerleşimin son buzul çağının bitiminden çok önce devam ettiğini gösteriyor. Bugüne kadar en yaygın kabul gören tez 13 bin 500 yıl önce Amerika kıtasına ilk ayak basan insan topluluklarının Clovis kültürüne bağlı gruplar olduğu yönündeydi.[5]

Dördüncüsü; Homininlerin (insansıların) soyunun tükenmesinin nedenleri tam olarak bilinmiyor. Doğal seçilim, iklimsel değişimler, demografik özellikler, kaynaklar için rekabet gibi faktörler, tükenmelerinde rol almış olabilir.

Toplum ve organizasyon mu, ‘kalabalık gruplarla esnek işbirliği’ mi?

“İnsan bir şempanzeden ya da kurttan bireysel olarak çok daha zeki olduğu ya da daha becerikli parmakları var diye değil, Homo sapiens kalabalık gruplarla bile esnek işbirliği yapabilen tek tür olduğu için dünyaya hükmediyor. Zekâ ve alet yapma becerisi de çok önemli elbette. Ancak insanlar kalabalık gruplar halinde esnek işbirlikleri geliştiremeselerdi, yaratıcı beynimiz ve marifetli ellerimiz uranyum atomları yerine hala çakmaktaşı parçalıyor olurdu.” (s. 141)

Harari’nin burada göremediği ve göstermediği olgu nedir? Toplum oluşturan tek canlı türünün insanlar olduğu. Doğal süreçler üzerinde kontrolün sağlanması, tarih boyunca toplumsal ilişkilerin ve üretici güçlerin gelişimiyle mümkün oldu. Toplumsallaşmaya geçişteyse temel belirleyici emek etkinliğiydi.

“(…) karıncalarla arılar (…) onların işbirliği esneklikten yoksun (…) Arılar (…) sosyal yapılarını bir gecede değiştirmez (…) Fil ve şempanze gibi sosyal memeliler, arılardan çok daha esnek işbirliği yapabilir (…) Bildiğimiz kadarıyla sadece Sapiens sayısız yabancıyla esnek ilişkiler kurabiliyor (…) bu yeteneğimiz dünyadaki hükümranlığımızı açıklamaya yetiyor.” (s. 141-142)

Oysa arıların ve karıncaların, toplumu değil; toplulukları, organizasyonları var. Bu organizasyonların koşullayıcılarıysa genetik ve biyolojik. Bazı memelilerinse, takımları ve sürüleri var, toplumları değil. İşbirliği adında bir bireysel yetenek kurguluyor ve toplumların kuruluşu ve gelişimini, bu bireysel yeteneğe bağlıyor. İşbirliği yeteneği olan sapienslerin bir araya gelerek, toplumu oluşturdukları fikri aslında, klasik liberalizmin birey-toplum anlayışıdır. Harari, liberal bir yaklaşımı, farklı kelimelerle süsleyip yeniden servis ediyor.

Bakın Harari örgütlenmeleri, inançları, ideolojileri ve devleti yok sayıp kendi kurgusunu nasıl okura sunuyor:

“Tarih boyunca disiplinli ordular nizamsız kalabalıkları kolaylıkla ezmiş, müttefikler dağınık kitleleri kontrol altına almıştır. 1914’te Rus asilzadeleri, devlet görevlileri ve işadamlarından oluşan 3 milyonluk nüfus, 180 milyon işçiye ve köylüye hükmetti. Rus elitleri çıkarlarını korumak adına nasıl beraber hareket etmeleri gerektiğini çok iyi bilirken, 180 milyonluk halk kitlesi etkili işbirliği kurma kabiliyetinden yoksundu. Öyle ki elitler çoğu zaman tüm emeklerini, hükmettikleri 180 milyonun işbirliği yapabilmesini engellemek için harcıyordu (…) 1917’de 3 milyonluk Rus orta ve üst sınıfına karşılık Komünist Parti’nin yalnızca 23 bin üyesi vardı. Ancak komünistler iyi organize olarak dev Rus İmparatorluğu’nu ele geçirmeyi başardılar (…) Seksen yıl boyunca etkin organizasyon yöntemleri sayesinde iktidarlarını korumayı başaran komünistler, bir noktadan sonra etkili organize olamadıkları için koltuklarını kaybettiler.” (s. 142-3)

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalist sistemlerin çözülüşünün, toplumsal nedenleri var. Buna birazdan değineceğiz, fakat yaşanmış sosyalizm deneyimlerinin çözülüşü, “etkili organize olamama”yla “koltuk kaybetme” şeklinde gerçekleşmiyor. Harari, “işbirliği” yerine “organize olma” dediğinde daha sağlıklı bir kavramı kullanıyor olsa da, perspektifi bireysel bir yetenek olarak gördüğü işbirliği etrafında şekilleniyor. Oysa halk kitlelerinin örgütsüzlüğü ya da organizasyon eksikliği, devletin baskıcı uygulamaları, egemen ideolojinin işçi ve köylü milyonlar üzerindeki hegemonyası, Çarlık Rusya’sının toplumsal ilişkilerinin sürdürülmesinde etkiliyken, 1. Dünya Savaşı koşullarının katalizör etkisiyle bu hegemonya hızla dağıldığında ve kitleler Sovyetler adıyla öz örgütlenmelere gittiğinde, öncülük işlevine haiz Bolşevik örgütlenmenin yol göstericiliğinde, iktidar işçi ve köylü sınıflara geçiyor. Yine örneğin, Büyük İskender komutasındaki 40 bin savaşçıdan oluşan Makedon ordusunun, Darius komutasındaki 200-250 bin savaşçıdan oluşan Pers ordusunu yenmesinde, Makedonların oluşturduğu organizasyon birimlerinin ve örgütlenme yapısının (özellikle “phalanx”ların) rolü belirleyicidir.

Durum buyken Harari “ordu”, “sendika”, “spor klüpleri” gibi örgütlenmeleri dahi “işbirliği ağları” olarak görüyor (s. 145). “Zaferler(in) büyük çaplı işbirlikleri sayesinde gerçekleştiği”ni belirtirken, tarihteki ilerlemeleri, keşifleri ve icatları buna bağlıyor (s. 148). “Yalnızca insanlar bu kadar büyük ve karmaşık sosyal sistemler kur(ar)” (s. 148) diye yazarken toplum için daha doğru bir adlandırma yapıyor: “Sosyal sistemler.” Fakat belirttiğimiz gibi, Harari “işbirliği”ni bireysel bir yetenek sayıp insanların bir araya gelmesiyle oluşan bir liberal toplum kavrayışına sahip. Böylelikle okuru yönlendirmiş oluyor.

‘Hayali düzenler’ ve ‘özneler arası gerçeklik’

Önce ne yazıyor buna bakalım:

“Bu tehdit ve vaatler (muhaliflerin cezalandırılacağı tehdidi ve öteki dünyada ödüller vaadi-MB) istikrarlı hiyerarşiler ya da kitleler arası işbirliği ağları yaratabiliyor (…) İnsanların geniş çaplı tüm işbirlikleri aslında hayali düzenlere inanmamız nedeniyle kurulabilmiştir.” (s. 152)

“(Nesnel ve öznel gerçeklikler yanı sıra-MB) üçüncü bir gerçeklik var: Özneler arası düzey. Özneler arası oluşumlar bireysel inanç ve duygulardan ziyade birden fazla insan arasındaki iletişime dayanır. Tarihte pek çok şey özneler arasıdır. Örneğin paranın nesnel bir değeri yoktur. Kâğıt bir parayı yiyemez, içemez ya da giyemezsiniz ama insanlar değerine inandığı sürece parayla yemek, içecek ve kıyafet satın alabilirsiniz.” (s. 154)

“İnsanlar inanmayı bıraktığı anda buharlaşacak tek şey para değildir. Aynı şey yasalar, tanrılar, hatta koca koca imparatorluklar için de geçerlidir. Dünyayı şekillendirenler bir bakmışsınız bir anda yok olmuşlar (…)” (s. 154)

“(Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya yetkililerinin SSCB’nin varlığına son verdiklerini açıkladıkları Belavezha Mutabakatı’nın imzalanmasını kastediyor-MB) Kalem kâğıda dokunur ve abrakadabra! Sovyetler yok olur.” (s. 155)

Ne güzel değil mi? İllüzyonistimiz “abrakadabra” yapıyor. Oysa Harari, bir tarihçi! SSCB’nin çözülüşüne giden tarihsel süreçte, halkların sosyalist sistemin kazanımlarının bilincine varamaması, sistemin sürekliliğini garantileyecek örgütsel ve ideolojik donanımlara sahip olmamaları, devlet örgütlenmesine ve bürokrasiye toplumsal katılımın zayıflığı ve bunların denetimini sağlayacak mekanizmaların kurulamayışı gibi faktörler etkili olmuşken Harari bir “abrakadabra” sözüyle, birkaç “lider”in kâğıda attığı imzayla Sovyetler Birliği’ni yok ediyor.

“Dünyayı şekillendirenler”, yasalar, tanrılar, para değildir. Bunlar, toplumsal ilişkilerin ürünüdür. Örneğin meta üretimi ve değişimi pratikleri olmadan, paranın işlevi, önemi, mecazi anlamda “değer”i olmaz. Paranın değerli olduğuna inanıldığından, paranın değeri var demek, idealist bir tavır olup iktisat biliminden anlamadığınızı gösterir. Para, metaların değişiminde aracıdır, yani eşdeğerli ürünlerin değişimindeki araçtır. Önceleri altın, gümüş gibi metallerden yapılıp, kendisinin de bir değeri varken, tarihsel süreçler içerisinde banknot formunu aldığında artık bu değerden soyutlanmıştır. Paranın ortadan kaldırılması için, meta üretiminin ve dolaşımının olmaması gerekir ki bu da toplumsal ilişkilerdeki köklü bir değişim demektir. Tanrılar ve yasalar da öyle; bunlar, doğayla kurulan ilişkiler, toplumsal ilişkiler ve pratikler içerisindeki insanların yaratımlarıdır. Kurgular, yasalar, inançlar her gün insanlar tarafından girişilen pratikler üzerinden yeniden üretilirken, bir yandan da inançlar, kurgular, ideolojiler, yasalar sayesinde insanlar toplumsal ilişkilerini yeniden üretir.

İktisattan anlamadığı açık olan Harari, “Hükümetler anlamsız kâğıt parçaları basıp bunların değerli olduğunu ilan eder ve geri kalan her şeyin değerini hesaplamak için para kullanılır” diyebiliyor (s. 180).

Harari, aynı hikâyeyi bu sefer “anlam örgüsü” kavramlaştırmasıyla anlatıyor:

“İnsanlar bir anlam örgüsü oluşturup tüm kalpleriyle buna inanıyor; ancak er ya da geç örgü çözüldüğünde nasıl da tüm bu hikâyeyi ciddiye aldıklarına anlam veremiyorlar.” (s. 159)

İnsanlar nasıl “anlam örgüleri” oluşturuyor ve bu “anlam örgüleri” nasıl çözülüyor?.. Harari bir tarihçi olmasına rağmen bunlara cevabı yok. Oysa insanların bilincini belirleyen, dünyaya anlam vermelerini sağlayan gerçekleştirdikleri pratikler ve içerisinde bulundukları ilişkilerdir. Bu pratikler ve ilişkiler tarih boyunca değiştiğinde, dünyayı anlamlandırma biçimleri de değişir.

“Sapiens bir anlam örgüsü kurabildiği için dünyaya hükmedebiliyor; hem de yalnızca ortak hayal gücümüzde var olan bir hukuk, güç, varlık ve mekân örgüsü oluşturabildiği için. Bu anlam örgüsü insanların Haçlı Seferleri düzenlemesini, sosyalist devrimler yapmasını veya insan hakları mücadelelerine girişmesini sağlıyor.” (s. 159)

Harari’nin idealizmi bu satırlarda berraklaşıyor. “Hukuk, güç, varlık ve mekân”, ortak hayal gücünde var olan “örgüler” olarak görülüyor. Bunun adı öznel idealizm oluyor. Oysa askeri seferler, toplumsal mücadeleler ve devrimler, özünde insanların pratikleriyle yapılır. Bunlara pratikleriyle, eylemleriyle katılan insanlar, bir yandan da süreçlere ilişkin anlamlandırmalar yaparlar, inanç ve düşünceler oluştururlar. Harari’nin idealist kurgusundaysa, inançlarla insanların işbirlikleri yaptıkları ve pratiklerini oluşturdukları belirtiliyor.

Harari’nin öznel idealizmi, bakın ne komik noktalara varıyor:

“(…) ABD doları, Google, Avrupa Birliği (…) Yalnızca Sapiens bu tip kuruntuları zihninde yaratabilir (…) ortak hayal gücümüzle var ettiğimiz Avrupa Birliği ve Dünya Bankası (…)” (s. 159)

“Var olmak algılamaktır” (esse est percipi) diyen piskopos Berkeley’in bu düşüncesiyle, dolar, AB, DB “zihinsel kuruntulardır” diyen Harari’nin fikrini kıyaslayan okur, bu düşüncelerin özünde aynı olduğunu görecektir. Oysa tüm bunlar ekonomik, siyasi, toplumsal ilişkiler olarak vardır. Google da bir şirket olarak aynı şekilde insanların etkileşimleri ve pratikleriyle var olur.

“Bankalar battığında banka mağdur olmaz. Bir devlet savaşta kaybettiğinde devlet ıstırap çekmez, bankalar ve devletler metaforlardan ibarettir. Fakat savaşta yaralanan bir askerin acısı gerçektir. Yiyecek tek lokması olmayan yoksul bir köylü gerçekten eziyet çeker. Annesinden ayrılan yeni doğmuş bir buzağı gerçekten ıstırap duyar. Gerçeklik budur.” (s. 186)

Görüldüğü gibi öznel deneyimlere, gerçeklik diyor Harari. Öznel deneyimlerin var olduğu inkar edilemez olsa da, “bankalar ve devletler”in “metaforlar” olduğu kabul edilebilir mi? Bunlar organizasyonlardır ve elbette bireylerdeki acı çekmeyle, ıstırap duymayla ilgileri olamaz. Acı çekmiyorlar diye, bunları gerçek saymamak, kurgusal olduklarını, metaforlar olduklarını iddia etmek, gülünç gerçekten. Üstelik Harari nihilizmi de öğütlüyor. Nasıl mı?

“Şirket, para ve ulus sadece hayalimizde var olabilir. Hepsini kendimize hizmet etmek için yaratmışken, neden onlar uğruna kendi hayatlarımızı feda edelim?” (s. 187)

“Özneler arası oluşumlar yaratabilme yeteneği”yle insanların hayvanlardan ayrıldığını (s. 160) yazan Harari, “Tarihsel düşünmek, hayalimizdeki hikâyelerin içeriklerine gerçek güçler atfetmek anlamına gelir. Tarihçiler (…) insanların uydurduğu ve inandığı hikâyelere daha çok ağırlık verirler” (s. 160) diyor. Bizim bildiğimiz tarihçiler “uydurulan ve inanılan hikayeler”le tarihi incelemez. “Tarihsel düşünmek”se, geçmiş-bugün-gelecek sürekliliğinde bunlar arasındaki bağlantılara odaklanır. Homininleri diğer canlılardan alet yapma niteliği ayırt ederken Harari’yi bizlerden ayıran bir “Homo fantezimus” olmasıdır.

Özetle Harari’ye göre 70 bin yıl önce Homo sapiensin beyninde bilişsel devrim oluyor; bu sayede insanlar kurgular üretmeye başlıyor ve bunlara inanıyor; inandıkları kurgular insanların işbirliği ağları örmelerini sağlıyor. “Hikâyeler örgüsü zamanla hep daha da güçlenerek ilerledi ve tarihi Taş Devri’nden Silikon Devri’ne taşıdı.” (s. 165) Harari, “Hz. İsa, Fransız Devrimi ve Apple, bunların hepsi hikâye” diye yazıyor (s. 165). “Sümer tanrıları, firavunlar birer hayal ürünü, markaydı” diyen Harari, anakronizm yapmaktan da geri kalmıyor. “Hikâyeler insan toplumlarının temelleri ve dayanaklarıdır” (s. 189) şeklinde yazan Harari, bizden işte böylesi bir kurguya ve uydurma bir kavramlaştırma olan “bilişsel devrim”e inanmamızı bekliyor. Ne dersiniz inanalım mı?

Bilim ve din

Harari bu konuda da iler tutar yanı olmayan düşünceler öne sürüyor.

“İnsanlar dini sıklıkla batıl inançlar, ruhanilik, doğaüstü güçler ve tanrılara duyulan inançla karıştırırlar. Din bunlardan hiçbiri değildir (…)” (s. 191)

Oysa dinler, tam olarak bunlardır.

“Doğaüstü güçlere yönelik inançla dini bir tutmak, bilinen bütün doğal olguların dinden bağımsız olarak bilinebileceğini varsayar ki bu da indirgemeci bir yaklaşımdır.” (s. 191)

Bilimsel düşünüşe göre, tam da böyledir. Doğal olgular, dinden bağımsız olarak bilinebilirdir. Buna indirgemecilik denemez.

Liberalizmi, komünizmi, faşizmi de din sayan Harari, “her dinin müritleri kendi inançlarının tek doğru olduğuna inanırlar” (s. 194) şeklinde yazarken görececilik de yapıyor.

“Din bir anlaşmayken (…). Bize belirli şekillerde davranmamızı söyler.” (s. 195) Tarihsel olarak dinler, insan toplumunun ürettiği belirli inançlar, düşünceler, duygular, davranış kalıplarının birliğidir. “Din”i özneleştiren Harari, bilimi de aynı şekilde ele alıyor:

“Din her şeyin ötesinde düzen ister. Sosyal bir yapı kurmayı ve bunu sürdürmeyi amaçlar. Bilimse her şeyden önce güç kazanmakla ilgilenir. Araştırmalarıyla hastalıkları iyileştirme, savaşlar kazanma ve besin yaratma gücü edinebilmeyi amaçlar (…) toplumsal kurum olarak bilim ve din, düzen ve gücü hakikate tercih eder. Tam da bu yüzden gayet iyi dost olabilir.” (s. 209)

Bir tarihçinin çocukça ve sağlıklı olmayan bu yaklaşımla, bilim ve dini değerlendirmesi, üzücüdür. Bize göre bilim, özünde hakikat arayışıdır.

Kapitalizm ve ‘büyüyen pasta’

Harari kapitalizme methiyeler düzüyor. İktisattan anlamasa da “pastanın büyümesi”nden bahsediyor. Kapitalizm öncesi çağlarda ekonomik büyümenin olmadığını öne süren Harari, ekonomik büyüme “hislerimizle çelişiyordu”, “evrimsel mirasımıza aykırı geliyordu” diyor. Moderniteyle birlikte insanların “büyüme ihtimaline inanmasını”, kapitalist iktisadi büyümeyi açıklamak için öne sürüyor (s. 215-217). Toplumsal olguları, biyolojist bir yaklaşımla değerlendirmeye çalışan Harari, geçmiş çağlarda kapitalist dönemdeki kadar olmasa da ekonomik büyümenin var olmadığını öne sürerken elbette yanılıyor. Büyümeye ya da ihtimaline inanmanın, ekonomik büyümeye yol açtığı iddiasına, inanmamızı bekliyor. Şöyle yazıyor: “(…) vampirler büyümeye inanmaz. İnsan evladı milyonlarca yıllık evrimsel süreç boyunca vampirler, tilkiler ve tavşanlarla aynı şartlar altında yaşadı. Bu yüzden insanlar da büyümeye inanmakta zorlandı.” (s. 217). Zorlandı, zorlandı, fakat bir gün geldi “inandı” ve ekonomi büyüdü. Masal bu ya…

“Kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde, büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. İnsanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder (…) kapitalizm (…) küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır (…) Kapitalizm inancının müritleri kazançlarını istihdama, fabrikalarını genişletmeye ya da yeni ürünler geliştirmeye harcıyor (…) Kapitalist bir dünyada yoksulların hayatı sadece ekonomi büyüdükçe iyileşebilir (…) Para hırsı büyümeyi besliyordu, büyümenin sağladığı güç iyi ve gerekliydi (…) Gelecekte yaşanacak muhtemel ekolojik felaketi saymazsak ve ölçütümüz üretim ve büyümeyse kapitalizmin şu ana dek harikalar yarattığını kabul etmeliyiz (…) Ara ara ekonomik krizler ve uluslar arası savaşlar yaşasak da kapitalizm uzun vadede kıtlığı, salgınları ve savaşları engellemekle kalmadı, onları yenmeyi başardı (…) bankacılar, yatırımcılar ve sanayiciler(se) iki yüzyıl içinde tümünün (kıtlık, salgınlar ve savaşlar kastediliyor-MB) üstesinden gelmeyi başardılar.” (s. 221-232)

Görüldüğü gibi Harari, kapitalizm ve kapitalist sınıf güzellemesi yapıyor.

“Pastanın büyümesi” şeklinde bir argümana sahip olan Harari, kapitalist üretim tarzının dinamiklerine yabancı. Bunalımları, bunalımlar sonrası yeniden büyüme dönemlerini görmüyor ve okura da göstermiyor. Örneğin 2001 krizi sonrası olağan olan Türkiye ekonomisindeki büyümeyle AKP hükümetinin yönetimde olduğu dönemin çakıştığını göremiyor ya da görmek istemiyor. Şöyle yazıyor: “Erdoğan hükümeti on yıldan uzun bir süre boyunca etkileyici büyüme oranları tutturmayı başardı.” (s. 219)

Tarihçimiz sömürgecilikten ve emperyalizmden, ayrıca eşitsiz gelişmeden bihabermişçesine şu satırları da yazabiliyor:

“19. yüzyılın ortasında çok az insan Marx kadar öngörülüydü; bu nedenle çok az ülke hızlı bir sanayileşme sürecini başarıyla atlatarak dünyayı fethedebildi. Pek çok toplum ne olduğunu anlayamadığından ilerleme trenini kaçırdı.” (s. 286)

Hümanizm nedir? Hümanist dinlerden bahsedilebilir mi?

Harari’ye göre liberalizm, komünizm ve Nazizm birer “din”dir. Üstelik her üçü de “hümanist”ler(!) Şöyle yazıyor:

“Tarım Devrimi teist dinlerin doğmasına neden olurken Bilimsel Devrim de tanrıların yerine insanların geçtiği hümanist dinleri yarattı. Teist dinler Yunancada tanrı anlamına gelen theos’a taparken hümanistler insana taparlar. Liberalizm, komünizm ve Nazizm gibi hümanist dinlerin temelinde, Homo sapiens’in evreni anlamlandıran ve ona hükmeden özgün ve kutsal özüne duyulan inanç yatar.” (s. 108-9)

Moderniteyle birlikte “insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir” (s. 211) diyen Harari, hümanizmi “dünyayı geçtiğimiz yüzyıllarda fethetmiş yeni bir devrimci öğreti” (s. 234) olarak görüyor. Harari’ye göre tanrının anlam ve otoritenin kaynağı olduğu inancı terk ediliyor, yerine geçen hümanizmle evrendeki tek anlam kaynağı insan olarak benimseniyor (s. 236). Hümanizm, “duygu ve deneyimlere öncelik veriyor” (s. 253), “anlamın tek kaynağı olarak kişisel deneyimi” öne çıkarıyor (s. 259). “Hümanist mezheplerin (liberalizm, komünizm ve Nazizm kast ediliyor-MB) hepsi insan deneyiminin anlam ve otoritenin en yüce kaynağı olduğuna inanır (…)” şeklinde yazıyor (s. 260). Harari hümanizmi, “evreni anlamlandıranın insan deneyimleri olduğuna inanmak”la (s. 274) niteliyor. “Hümanizm insan yaşamını, duygularını ve isteklerini daima kutsa(r)” (s. 290) diyor.

Gelin önce faşizme, sonra da komünizme nasıl baktığını ele alalım.

Faşizmi “evrimsel hümanizm” olarak adlandıran Harari, bu ideolojinin sosyal-Darwinist görüşlerini anlatıyor, aslında. Bu anlattıklarında sorun yok.  Fakat “(…) Nazizm’in vahşeti de evrimsel hümanizmin sunabileceklerini görmezden gelmemize neden olmamalıdır” derken, faşizme karşı hayırhah bir tutum dahi benimseyebiliyor.

“(…) sosyalist siyasetteyse en iyisini parti bilirken ekonomide de sendika her zaman haklıdır” (s. 265) şeklinde sosyalist ideolojiyi değerlendirmeye çalışan Harari, partinin, bir düzenleniş ve iç işleyişe sahip örgütsel bir kolektif olduğunu, hem partiyi hem de sendikayı düşünen, eyleyen, üreten insanların kurallı bir organizasyonla oluşturduklarını düşünemiyor.

“Sosyalistler yeni cesur dünya için yeni cesur bir din yarattılar (…) tarihin ilk tekno-dinini kurdular.” (s. 285) şeklinde yazan Harari’nin, “din”, “yaratma” gibi sağlıksız kavramlarla sosyalizme dair düşüncelerini oluşturduğu gözleniyor. Marksizm’i “tekno-din” saymasınınsa iler tutar bir yanı bulunmuyor.

Yine örneğin bize göre, ahlaki değerler toplumsal gerçeklikteki eğilimlerin, süreçlerin kavranışı üzerinde yükselir. Dolayısıyla Marx’a atfedilen şu ahlakçı sosyalizm anlayışı gülünç oluyor: “Mesela Karl Marx’a on yaşındaki çocukların dumanlı fabrikalarda on iki saatlik vardiyalarla çalışmasının sakıncalarını sorsanız, çocukların kötü hissettiğini söylerdi. İnsanları sefalete sürüklediği için sömürünün, zulmün ve eşitsizliğin önüne geçmeliydik, Tanrı buyurduğu için değil.” (s. 261)

Bu noktada Harari’nin sosyalistlerin Beethoven’ın 5. Senfoni’sine nasıl yaklaştıklarını yorumlarken, bir karalama yaptığına değinmeden geçmeyelim. Bize göre Beethoven, başka şeylerin yanı sıra yaşadığı dönemdeki burjuvazinin devrimci ideallerini ve duygularını eserlerinde yansıtır. Örneğin 5. Senfoni’de, kadere karşı mücadeleyle elde edilen zafer teması işlenir. Harari’nin iddia ettiği gibi bu senfoni “‘beyaz adamın vazifesi’ olan Afrika’nın sömürgeleştirilmesini meşrulaştırma amacı güt(mez)” (s. 272).

Peki Harari’nin hümanizm tanımı sağlıklı mı? Birbirinden farklı olan ve karşıtlıkları belirleyici olan bu üç ideolojinin, tek bir “hümanizm” çuvalına tıkıştırılması, ne bilimsel, ne de sağlıklı. Bize göre hümanizm, insan sevgisi ve insanların kardeşliği fikrini içerir. İnsanlığın yaratıcılığına ve ilerlemesine duyulan güveni anlatır. İnsanların yaşamı “kutsal” değil, değerli ve önemlidir. Sahip olduğumuz ideolojiler çerçevesi içerisinde duygu ve düşüncelerimizle, evreni anlamlandırdığımız doğrudur. Fakat bu durum sadece Harari’nin “hümanist mezhepler” olarak gördüğü liberalizm, komünizm ve Nazizm için değil, tüm ideolojiler için geçerlidir.

Harari’ye göre liberalizm ise, “din savaşlarından galip çıkmış” durumda ve “hiçbir alternatifi” olmayan bir konumda bulunuyor (s. 289). Son yıllardaki teknolojik gelişmeleri de (genetik mühendisliği, yapay zekâ vd.) liberalizmin hanesine yazıyor.

Özgür irade yok mu?

Bize göre insanların iç ve dış uyaranlarla karar alma süreçlerini anlatan özgür irade, Harari’ye göre yok. Ona göre, “özgürlük sadece insanların uydurduğu hayali hikâyelerde vardır” (s. 295). İnsan beynindeki biyokimyasal süreçlerin deterministik ya da rastlantısal olduğunu, bu süreçlerin özgür olmadığını savunan (s. 296) Harari, “isteklerimi tercih etmem, onları sadece hisseder ve bu hislere göre davranırım” (s. 297) diyor. Oysa neyi yapmayı istiyorsak ve bunu hissediyorsak, bu duruma tercih diyoruz. Aslında “özgür irade” soyutlaması, gerçeklikteki duruma dönük bir yaklaşıklığı (approximation) anlatır. Birçok etken beyinde işlenir ve sonuçta tercih(ler) oluşturulur.

Harari şöyle yazıyor: “Bilim özgür iradeye duyulan liberal inancı çürütmekle kalmaz, bireyciliğin de kuyusunu kazar” (s. 303). Oysa “özgür irade” kavramı, bir gerçekliği anlatır ve sadece liberal ideolojinin benimsediği bir soyutlama da değildir.

“Ortaçağda Haçlılar hayatlarına anlam veren Tanrı’ya ve cennete inanıyordu, modern liberallerse özgür tercihlerin hayatlarını anlamlandıracağını düşünüyor. Her iki taraf da hayal dünyasında yaşıyor” (s. 317). Yani özgür iradeyi de kurgu ya da hayal olarak gördüklerinin kervanına katıyor. Acaba hayal dünyasında kim yaşıyor?

“Benlik de tıpkı uluslar, tanrılar ve para gibi hayali bir kurgudur.” (s. 316) Harari sanki “ezberleri bozmayı” görev edinmiş kendine; oysa psikoloji bilim dalının “benlik” kavramının gerçeklikle örtüştüğü biliniyor.

İnsanların inekleri sömürmesi

“Hayvanların vahşice sömürülmesi” (s. 106) ve “insanların inekleri sömürmesi ve öldürmesi”nden (s. 110) dem vuran Harari’nin, ne ilginçtir ki kapitalistlerin işçileri, feodal lordların serleri, particilerin plebsleri (efendilerin köleleri), haraççı devletlerin iktidardaki sınıflarının köylüleri sömürmesi ilgi alanına girmiyor. Varsa yoksa zavallı hayvanlar, duygulara sahip evcilleştirilmiş memeliler. Her şeyden önce sömürü, sınıflı toplumlarda, toplumsal ilişkilerin bir niteliğiyken, hayvanların gücünden yararlanmayı, besin ve diğer bazı ihtiyaçlar için onları kesmeyi ve ürettiklerinden yararlanmayı, sömürü olarak adlandırmak doğru değil. Ayrıca, et-süt-yumurta endüstrisinin kârlılık için üretim yaptığı ortadayken, bundan tek kelime olsun bahsetmeyip, “hayvanların da duyguları var ve ıstırap çekiyorlar” şeklinde fikir beyan etmek ne işe yarar? “Duygu sömürüsü” olmasın? İnsanlar arasındaki sömürü ilişkileri ortadan kalktığında, et-süt-yumurta endüstrisinin, hayvanların ve onları yetiştiren insanların duygularını da dikkate alacak tarzda organize edilmesi gelecekte pekâlâ mümkün.

Bakın ne kadar gerçek dışı bir önerme sunuyor:

“İnsanların ruhları sonsuzlukta yaşarken hayvanların fani bedenlerden ibaret olduğu inancı hukuki, siyasi ve ekonomik sistemlerimizin temelini oluşturur.” (s. 112)

Bahsedilen inançların “sistemlerimizin temelini oluşturduğu” fikrinin, iler tutar bir yanı bulunmuyor.

Bitirirken: ‘Uydurma nöronu’ var mıdır acaba?

Şöyle yazıyor Harari:

“‘Bill Clinton’ ya da ‘Homer Simpson’ nöronlarını buldular. Kişiye ABD’nin 42. başkanı denildiğinde ‘Bill Clinton’ nöronu yanıyor ya da ‘Homer Simpson’ resmi gösterdiğinizde, adını veren nöron ateşleniyor.” (s. 119)

Oysa böyle nöronlar yok. Sormak gerekiyor. “Uydurma nöronu” var mıdır acaba?

Başka bir yerde Harari, şunları yazıyor:

“Belki de ben kâinatın tamamında bir şeyler hisseden tek varlığımdır ve diğer tüm insanlar ve hayvanlar robotlardan ibarettir. Belki de rüya görüyorumdur ve tanıştığım herkes rüyamdaki karakterlerdir. Belki de sanal bir dünyaya hapsolmuşumdur ve diğer tüm varlıklar sıradan simülasyonlardır.” (s. 130)

Belki bir ihtimal daha var… “Belki de ben de yokum, ben ve tüm varlıklar, evrensel bir zihnin (tanrı) algıları sadece(!)” Yüzyıllar önce Berkeley böyle diyordu. Peki şimdi Harari, günümüzün piskopos Berkeley’i olabilir mi?

Önceki yazı:

Dipnotlar:

[1] Bkz: https://arkeofili.com/dunyadaki-dev-canlilarin-yok-olusundan-insanlar-mi-sorumlu/ Erişim tarihi: 10.10.2022

[2] https://arkeofili.com/insanlar-avustralyaya-tam-65-000-yil-once-ulasmis/ Erişim tarihi: 10.10.2022

[3] https://arkeofili.com/afrikadaki-soyu-tukenen-dev-memelilerin-suclusu-atalarimiz-degil/ Erişim tarihi: 10.10.2022

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuaterner%27de_yok_olma_olaylar%C4%B1 Erişim tarihi: 10.10.2022

[5] https://tr.euronews.com/2021/09/24/abd-de-23-bin-y-ll-k-insan-ayak-izleri-kesfedildi-ilk-yerlesimlere-ait-teoriler-degisti Erişim tarihi: 10.10.2022


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur