Harari’nin Homo Deus’u (I)

Harari, Homo Deus adlı kitabında geleceğe ilişkin spekülasyonlarda bulunuyor. Bugünün insan toplumunun sahip olduğu ilişki ve etkileşimleri, iktisadi, siyasal pratikleri ve süreçleri dikkate almadan, sadece teknolojik ilerlemelere bakarak geleceğin insan toplumuna dair bir resim çiziyor

Harari’nin Homo Deus’u (I)

Harari, Homo Deus adlı kitabında geleceğe ilişkin spekülasyonlarda bulunuyor. Bugünün insan toplumunun sahip olduğu ilişki ve etkileşimleri, iktisadi, siyasal pratikleri ve süreçleri dikkate almadan, sadece teknolojik ilerlemelere bakarak geleceğin insan toplumuna dair bir resim çiziyor. Bunun dışındaki görüşlerini ise, Sapiens adlı kitabından sonra bu kitapta bir kez daha tekrarlıyor.

Gelin kitaptaki argümanlara yakından bakalım.

Kıtlık, salgınlar ve savaşlar

Harari şöyle yazıyor:

“Kıtlık, salgın ve savaşları engellemenin yollarını gayet iyi biliyoruz ve çoğu zaman da bunda başarıya ulaşıyoruz.” (s. 14)

Harari, “Günümüzde milyonların kıtlıktan, salgınlardan ve savaşlardan öldüğünü biliyorum” diyor, fakat bunların insanlığın kontrol edemeyeceği, engellenmesi mümkün olmayan trajediler olmaktan çıktığını yazıyor:

“Kıtlık, salgın ve savaşlar muhtemelen gelecek yıllarda da milyonların canına mal olmaya devam edecek. Ama tüm bunlar, aciz insanlığın kontrolünün dışında, engellenemez trajediler olmaktan çıkıp artık aşılabilir engeller haline geldi.” (s. 30-31)

Aslında potansiyel olarak evet! Kıtlık da salgınlar da savaşlar da potansiyel olarak önlenebilir durumda. Buna ket vuransa emperyalist dünya sistemi ve kapitalist toplumsal ilişkiler.

Gelin önce dünyada insanların beslenme durumuna bakalım. 2022 yılı Dünya Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (SOFI) adındaki rapordan bazı sayısal verileri aktaralım:

  • 2021’de 828 milyon insan açtı. Bu düzey, bir önceki yıla göre 46 milyon ve 2019’dan 150 milyon daha fazla.
  • Açlıktan etkilenen insanların oranı 2020’de sıçradı ve 2021’de dünya nüfusunun yüzde 9,8’ine ulaştı. Bu oran, 2019’da yüzde 8 ve 2020’de yüzde 9,3 düzeyindeydi.
  • Dünyada yaklaşık 2,3 milyar insan (yüzde 29,3) 2021’de orta[1] veya ciddi[2] düzeyde gıda güvensizliği yaşıyordu – COVID-19 pandemisinin patlak vermesinden öncesine kıyasla 350 milyon daha fazla. Yaklaşık 924 milyon insan (küresel nüfusun yüzde 11,7’si), iki yılda 207 milyon artışla ciddi düzeylerde gıda güvensizliği ile karşı karşıya kaldı.
  • COVID-19 pandemisinin ekonomik etkilerinden ve pandemiyi kontrol altına almak için alınan önlemlerden kaynaklanan tüketici gıda fiyatlarındaki enflasyonun etkisiyle, 2019’a göre 112 milyon artışla 2020’de yaklaşık 3,1 milyar insan sağlıklı beslenemedi.
  • Beş yaşın altındaki tahmini 45 milyon çocuk, ölüm riskini 12 kata kadar artıran ve en ölümcül yetersiz beslenme biçimi olan aşırı zayıflıktan muzdaripti. Ayrıca, beş yaşın altındaki 149 milyon çocuk, diyetlerindeki temel besin maddelerinin kronik eksikliği nedeniyle büyüme ve gelişmede yetersiz kalırken 39 milyonu fazla kiloluydu.
  • İleriye dönük olarak, tahminler yaklaşık 670 milyon insanın (dünya nüfusunun yüzde 8’i) 2030’da – küresel bir ekonomik toparlanma dikkate alınsa bile – hâlâ açlıkla karşı karşıya kalacağı yönünde.[3]

Kıtalara göre 2018 yılında kişi başına tüketilen ortalama yiyecek miktarları ise şöyle:

  • Avrupa – 780,6 kg (günde 2,13 kg)
  • Kuzey Amerika (ABD ve Kanada) – 861,8 kg (günde 2,36 kg)
  • Asya – 679,7 kg (günde 1,86 kg)
  • Güney Amerika – 668,3 kg (günde 1,83 kg)
  • Afrika – 540,8 kg (günde 1,48 kg)
  • Okyanusya – 769,1 kg (günde 2,11 kg)[4]

Asya, Güney Amerika ve Afrika’nın kaynakları yağmalanan, işgüçleri aşırı sömürülen ülkelerinin aralarındaki farkları ve ayrıca ülkeler içerisindeki sınıfsal farkları bir yana bıraksak bile, bu kıtalardaki ortalama yiyecek tüketimi, gelişkin kapitalist, emperyalist devletlerin bulunduğu Kuzey Amerika, Avrupa ve Okyanusya’daki tüketimin gerisinde kalıyor.

Bu sayısal verilerden, dünyada açlığın (kronik yetersiz beslenmenin), sağlıklı beslenememenin, önlenmesi mümkün olduğu halde kontrol altına alınamadığı görülüyor. Dünyada üretilen besinlerin yetmemesi yüzünden yaşanan bir kıtlıktan bahsetmek olanaklı görünmüyor. Fakat kıtalar, bölgeler, ülkeler ve ülkeler içerisindeki bölgeler ile sınıfsal ve etnik olarak bölünmüş insanlar arasında, beslenmenin durumu eşitsiz dağılıyor. Kapitalist emperyalist dünya toplumundaki sömürü ilişkileri, egemenlik ve bağımlılık mekanizmaları ve bazı ülkelerdeki hammadde ile kaynakların talanı, bunu sağlayan temel neden durumunda. Ve dünyada beslenmeyle ilgili sorunların çözülmesi, kapitalist toplumsal ilişkilerin ve emperyalist dünya düzeninin devrilmesine bağlı bulunuyor.

Oysa Harari, “Eğer Suriye, Sudan ya da Somali’de insanlar açlıktan ölüyorsa, bu bazı siyasetçiler böyle istediği için oluyor” (s. 16) şeklinde yazıyor. Bazı bireyleri suçlu addederek nesnel bir gerçekliğin oluşma nedenlerinin ve oluşum mekanizmalarının üzerini örtüyor.

Salgınlara değinelim. Mikroorganizmaların hastalık yapma ve yayılma yollarını biliyoruz. Salgınları aşılar ve ilaçlarla nihayetinde kontrol altına alabiliyoruz. Koruyucu diğer sağlık önlemleri de bu konuda önem taşıyor.

Örneğin COVİD-19 pandemisini düşünelim. Aşı üreten şirketler, patentler alarak, aşı üretme bilgisini ve teknolojisini tekellerinde tutarak, muazzam miktarlarda kârlar elde ettiler. Oysa bu bilgiyi ve teknolojiyi, diğer ülkelerle paylaşabilirlerdi. Afrika, Asya ve Güney Amerika’daki birçok ülkede büyük kitleler, aşıya yıllarca ulaşamadığından, sağlık alt yapılarındaki yetersizlikler ve sistemlerinin kamu yararına çalışır durumda olmaması nedeniyle, hastalıktan daha çok etkilendi ve ölüm oranları yüksek oldu. Aşılamanın olmaması, aşıdan daha çok varlıklı azınlıkların yararlanması yüzünden mutasyonların birçoğu bu ülkelerde gerçekleşti ve mutasyona uğramış virüsler, dünyanın geriye kalanına tekrar tekrar yayıldı. Bu sırada gelişmiş kapitalist ülkeler, aşı üreten şirketlere ihtiyaçlarının birkaç misli miktarda aşı siparişi vermiş ve teminini sağlamıştı bile. Şimdi bir de dünyada komünist toplumun kurulu olduğunu düşünelim. Bu durumda aşı birçok merkezde üretilene kadar salgın dünya çapında etkili olmadan önce önlenememişse, toplum sağlığı önlemleri alınır, örneğin tüm dünyada iki hafta boyunca tam kapanma uygulanır, sonrasında belirti gösterenlere ve çevresindekilere tarama testleri yapılır, lokal karantinalar uygulanırdı. Aşı birçok merkezde üretilir üretilmez, tüm dünyaya eşit şekilde dağıtımı sağlanır ve uygun görülen herkese yapılırdı. Komünist dünya toplumunda, bu pandeminin kontrol altına alınması, günümüzdekinden çok daha erken sağlanırdı ve çok daha az sayıda insanın ölümü gerçekleşirdi.

Peki COVİD-19 pandemisini kontrol altına almak kaç yıl sürdü?.. Kapitalist-emperyalist sistemin hakim olduğu bir dünyada, bu enfeksiyon salgını uzun süreler boyunca kontrolümüz altında olamadı. Çünkü insan toplumu, kendi iç işleyişine ve ilişkilerine ortaklaşa ve bilimsel, rasyonel kurallarla hükmetmiyor şu anda.

Bakın Harari HIV’in yol açtığı AIDS hakkında ne düşünüyor:

“Benzer şekilde doktorların AIDS’in işleyiş mekanizmasını anlamasının üzerinden yıllar geçmişken bile Sahra altı Afrika’da milyonlarca insanın hala bu hastalıktan ölmesi, haklı olarak kötü talihten çok insanların aptallığına ve umarsızlığına yorulur.” (s. 25-26)

Milyonlarca insanın AIDS’ten ölmesini Harari, bu insanların “aptallığına ve umarsızlığına” bağlıyor. Oysa mevcut toplumsal değerler ve kültürler içerisinde bu bölgede yaşayan insanların seks davranışları ve enfeksiyondan koruyucu önlemlerin devletler tarafından insanlara sağlanmayışı temel nedenler arasında bulunuyor. Bu nedenlerin ortadan kaldırılması için uygulanacak sağlık ve eğitim politikalarını düşünmek içinse uzman olmaya gerek yok.

Dünyada önlenebilir ya da tedavi edilebilir olduğu halde enfeksiyonlardan ölen ya da bu enfeksiyonların kalıcı izlerini taşıyan erişkin ve çocukların ağırlıkla, az gelişmiş ve bağımlı kılınan ülkelerde veya sosyoekonomik açıdan alt sınıfa mensup emekçilerde ve yoksullar arasında bulunduğunu da hatırlamak gerekiyor.

Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olması sonrası geldiğimiz noktada, dünya nüfusunun beslenme olanakları ve salgın hastalıklarla baş etme konusunda, eski çağlara göre daha ileri bir düzeyde bulunduğu yadsınamaz. Fakat açlığın ve salgınların insanlığa bugünkü eşitsiz dağılımının nedenlerini ve mahvedici sonuçlarını ortadan kaldırmak, bu sorunlar üzerinde insanlığın tam bir kontrolünü sağlamak için yeni toplumsal ilişkiler barındıran yeni bir dünya düzeninin kurulması gerekiyor. Komünist dünya ve toplum düzeni…

Savaşlar hakkındaysa Harari şunları yazıyor:

“Orman Kanunu tamamen ortadan kalkmış olmasa da 20. yüzyılın ikinci yarısında nihayet geçerliliğini yitirdi. Birçok bölgede savaşlar hiç olmadığı kadar seyrekleşti.” (s. 26)

“Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların kârlılığı da azaldı ve savaşlar, hâlâ eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı.” (s. 27)

“Tarih boyunca kral ve imparatorlar yeni bir silah edindiklerinde, er ya da geç şeytana uyar ve o silahı kullanırlardı. Ne var ki 1945’ten bu yana, insanlık bu dürtüye karşı gelmeyi öğrendi (…) hem Ormanın hem de Çehov’un Kanununu (silahlanma varsa, bunların kullanıldığı savaşlar da olacaktır şeklinde özetlenebilecek düşünce-MB) çiğnemekte ustalaştık. Bir gün bu kanunlar yeniden hüküm sürerse bu kaderimizde yazdığı için değil kendi hatalarımız yüzünden olacak (…) Merkezi hükümetler ve güçlü devletler kendilerini kontrol edebilmeyi öğrenmiş gibi görün(üyor).” (s. 29)

“Radikal İslamcıların Saddam Hüseyin’i alt etmesi mümkün değildi. 11 Eylül saldırılarıyla kışkırttıkları ABD, onların yerine Ortadoğu dükkânını yerle bir etti. Şimdi de enkazın içinden yeşeriyorlar. Bizi ortaçağ günlerine sürükleyip Orman Kanununu geri getirmek isteyen teröristler aslında bunu gerçekleştiremeyecek kadar zayıflar. Bizi kışkırtsalar da nihayetinde her şey bizim tepkilerimizde bitiyor. Orman Kanunu yeniden yürürlüğe girerse bunun suçlusu teröristler olmayacak.” (s. 30)

Savaşların oluşmasının nedeni olarak “Orman Kanunu”, “şeytana uyma”, “dürtü”, “hatalarımız”, “bizi kışkırtmaları ve tepkilerimiz” gösteriliyor. Savaşların 20. yüzyılın yarısından günümüze dek “hiç olmadığı kadar seyrekleşmesini” ise, “Orman Kanunu’nu ve Çehov Kanunu’nu çiğnemeye”, “savaşların karlılığının azalmasına”, “merkezi hükümetlerin ve güçlü devletlerin kendilerini kontrol edebilmeyi öğrenmesine” bağlıyor. Bir tarihçinin savaşların iktisadi, siyasal ve toplumsal koşullayıcılarını ve nedenlerini hiç bilmemesi mümkün olmadığından, Harari’nin bu cümlelerinin, okuru yanlış yönlendirme, maniple etme işlevine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Üstelik 11 Eylül saldırıları ABD tarafından Afganistan ve Irak’ın işgali için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Saddam Hüseyin’in temsil ettiği iktidarın Irak’ta yıkılması, petrol tröstlerinin ve emperyalist devletlerin, bu ülkenin petrol ve doğalgaz kaynaklarına doğrudan ulaşma amacıyla savaş açmalarıyla gerçekleşmiştir. Ayrıca, emperyalist devletlerdeki halkların tutumlarını, her ne kadar burjuva politikacılar tarafından büyük oranda ve etkili bir şekilde yönlendirilseler de bu ülkelerin devletlerinin politikalarından ayırt etmek gerekir.

Peki dünyada son 70 yılda savaşlar Harari’nin yazdığı gibi seyrekleşti ve Ortadoğu ile Orta Afrika’ya mı sıkıştı?

Dünyada halen devam eden silahlı çatışma bölgelerini gösteren harita şöyle:[5]

Görüldüğü gibi silahlı çatışmalar ve savaşlar, hiç de Ortadoğu ve Orta Afrika’ya sıkışmış durumda değil. Dünya’da en az 40 farklı bölgede çatışmalar yaşanıyor. Eğer bunlar ağırlıkla “çatışmalar”, savaşlar değil ki deniyorsa, o zaman 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde 2020 yılına kadar olan savaşların listesini yazalım:

“1950-1953 Kore Savaşı, 1961 Küba, 1961-1973 Vietnam Savaşı, 1965 Dominik Cumhuriyeti, 1982 Lübnan, 1983 Grenada, 1989 Panama, 1991 Körfez Savaşı (Kuveyt ve Irak), 1993 Somali, 1994 Haiti, 1994-1995 Bosna, 1999 Kosova, 2001-2021 Afganistan, 2003-2010 Irak Savaşı, 2011 Libya, 2012-2019 IŞİD ile Savaş, 2017-Günümüz Suriye”[6]

Dünyada barışın da teminatı, yaşanmış deneyimlerle emekçi halkların çıkarlarının ortak oluğunu kanıtlayan ve insanların kardeşliği fikrini gerçekleştiren sosyalist bir dünya toplumunun var olması… Dünya’da barış olanaklı, fakat mevcut toplumsal ilişkiler bu olanağın önünde bir engel olarak yükseliyor.

Harari, “eşi benzeri görülmemiş refah ve sağlık seviyeleriyle uyum içinde yaşamayı garantilediğimize göre (…)” (s. 32) diyor. Oysa Dünya’daki emekçiler, yoksullar, bazı etnitesitelerden oluşan “büyük insanlık” için böylesi bir “garantileme” bulunmuyor. Geleceğe bakarken de kapitalist toplumsal ilişkileri yok sayıp, soyut bir “insan türü” ve “aklından”, “arzularından”, “kanaat etmesinden”, “yetinmesinden” ve “haline şükretmesinden” bahsediyor:

“Kıtlığı, salgınları ve savaşları engellediğimiz için birazcık tatmin olup halimize şükrederek ekolojik dengeyi korumaya da çalışacak mıyız? Şüphesiz en mantıklı ihtimal bu olsa da, insan türü büyük ihtimalle bu yolu izlemeyecek. İnsanlar nadiren ellerindekiyle yetinmeyi biliyor. İnsan aklı hemen hemen her zaman kanaat etmek yerine daha fazlasını arzuluyor. İnsanlar hep daha iyinin, daha fazlanın ve daha lezzetlinin peşindeler.” (s. 32)

Oysa insanları içinde bulundukları toplumsal çevre ve taşıdığı ilişkiler koşulluyor. Ekolojik dengeyi korumaya dönük gelişmiş kapitalist ülkelerdeki politikacılar sınırlı da olsa adımlar atabiliyor, çünkü artık fosil yakıtlar yerine yeni enerji kaynaklarının kullanıma sokulması düşünülüyor. Buna karşın çevreyle uyumlu bir endüstrileşmeyi planlamak ve yaşama geçirmek yönünde atılacak adımlar konusunda, temel ilkeleri ve işleyiş tarzı dikkate alındığında sosyalist bir dünya sisteminin kat be kat üstün olduğu görülüyor.

Ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık üzerine spekülatif fanteziler

Harari insanlığın yeni hedefinin ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık olacağını belirtiyor (s. 32-80). Aslında kitabında yaptığı işin özeti, son teknolojik gelişmelere bakarak spekülasyonlar yapmak, geleceğe ilişkin fanteziler kurmak.

Hakikaten gelecekte insanların yaşam süresini ve bununla birlikte genç kalma süresini uzatmak mümkün olabilir. Günümüzde zaten ilaçlarla biyokimyamıza da gerektiği durumlarda müdahale ediyoruz. Peki bunu mutluluk elde etmek için kullansak olmaz mı? Mutluluk, birçok faktörün insanlar üzerindeki bileşik etkisiyle ortaya çıkan bir sonuçtur ve yeniden üretilmesinin ve sürdürülebilmesinin koşulları var olduğu sürece gerçekleşir. Örneğin insanların refah içinde yaşaması, mutluluğun gerekli bir koşuludur denebilir. Fakat yaratıcılık, konfor, tatmin, kendini geliştirme ve gerçekleştirme, öğrenme ve öğretme gibi birçok etkenle ilişkilidir, mutluluk. Depresyondaki bir insanın duygu durumunu düzeltmek için ilaçlar verilerek, biyokimyasının değiştirilmesinin yadırganacak bir yanı bulunmuyor. Fakat mutlu olacakları olanaklar ve koşullar sağlanıp insanların mutlulukları için çalışılacağına, hiçbir neden yokken, durup dururken insanların biyokimyalarıyla oynamak, sağlıklı görünmüyor.

Öte yandan Harari, tanrısallık hedefine şu şekilde ilerlenebilir diyor:

“İnsanları tanrı mertebesine yükseltmek muhtemel üç şekilde ilerleyebilir: Biyoloji mühendisliği, siborg mühendisliği ve organik olmayan varlıkların mühendisliği.” (s. 55)

Bütün bu alanlarda yaşanacak bilimsel ve teknolojik gelişmeler biz ve gelecek nesillerce görülecek, kullanılacak. Bunlar üzerine spekülasyon yapmanın ne gibi bir yararı vardır, sormak gerekiyor.

Harari’nin fantezi ve spekülasyonlarına örnekler verelim:

“Siborg bir doktor Stockholm’deki evini hiç terk etmeden Tokyo’da, Chicago’da ya da Nars’ta bir uzay istasyonunda acil bir ameliyata girebilir. Bir çift biyonik göz ve elin yanında hızlı bir internet bağlantısı yeterli olacaktır. Tekrar düşününce, neden bir çift göz ya da el isteyelim ki? Neden dört tane olmasın? Hatta bunlar fuzuli bile olabilir. Siborg bir doktor zihniyle araçları yönetebilecekken neden elleriyle neşter tutmaya ihtiyaç duysun?” (s. 56)

“(…) Kaptan Kirk yerine Mr. Data tarafından yönetilen galaktik bir imparatorluğun tohumları atılıyor olabilir.” (s. 57)

“(…) teknoloji insan zihninin yeniden yapılandırılmasını sağladığında Homo sapiens türü ortadan kalkacak, insan tarihi nihayet sona erecek ve bizim gibi insanların kavrayamayacağı yepyeni bir süreç başlayacak.” (s. 58)

“Böylesi algoritmalar insan kapasitesini geride bırakmayı başarırsa gezegenin çoğunu satın almış algoritmik bir üst sınıf ortaya çıkabilir.” (s. 337)

“21. yüzyılda biz de yeni ve devasa bir işsiz sınıfının doğuşuna tanık olabiliriz (…) Bu ‘işe yaramaz sınıf’ işsiz olmakla kalmayacak, istihdam edilemez de olacak.” (s. 339)

“Bazı insanlar vazgeçilmez olmaya ve sırları çözülemez kalmaya devam edecek ve bu insanlar sürümleri yükseltilmiş dar bir süper insan eliti oluşturacak (…) Çoğu insanın sürümü yükseltilemediğinden çoğunluk bilgisayar algoritmaları ve süper insanlar tarafından yönetilecek ve giderek daha alt bir sınıfa mensup olacaklar.” (s. 360)

“Tekno-hümanizme göre, genlerimizde değişiklik yaparak ve beynimizdeki bağlantıları yeniden yapılandırarak ikinci bir bilişsel devrimi ateşlemek mümkün olabilir.” (s. 366)

“(…) dataizm (…) bir din olma yolunda ilerliyor. Bu dinin en yüce değeriyse ‘bilgi akışı’ (…) İnsanlar zamanla gezegenimizin sınırlarını aşıp galaksiye hatta tüm evrene yayılacak ‘Nesnelerin İnterneti’ni yaratma amacıyla kullanılan araçlardan ibarettir.” (s. 397)

“(…) Dataizm insanları dışlayarak insan merkezci yaklaşımı veri merkezci bir görüşe dönüştürecek gibi duruyor. Dataist devrim (…) önümüzdeki yetmiş seksen yıl içinde gerçekleşebilir.” (s. 407)

Evet, kitabın pazarlamaya çalıştığı spekülatif fanteziler bunlara benzer şeylerden oluşuyor. Harari bu gelecek fantezileri üzerine spekülasyonlar yapıyor. Kitabının ulaştığı son durağı bunlar oluşturuyor.

“Benim öngörüm, insanlığın 21. yüzyılda neye ulaşmayı deneyeceğine odaklanıyor, neyi başaracağına değil. Gelecekte ekonomi, toplum ve siyasetin ölümü yenme çabasıyla şekilleneceğini iddia etmem, 2100 yılında insanların ölümsüz olacağı anlamına gelmez.” (s. 68)

Peki hakikaten gelecekte ekonomi, siyaset ve toplum, “ölümü yenme çabasıyla” şekillenebilir mi?.. Ya da bahsettiği diğer teknolojik gelişmelerle?.. Fantastik bir sinema filmi izlemiyorsak ya da bir bilgisayar oyunu oynamıyorsak, ekonominin, siyasetin ve toplumun bilimsel işleyiş mekanizmalarının olduğunu, teknolojinin bir üretici güç olarak toplumsal ilişkilere katıldığını ve etkileşimler içerisinde bulunduğunu, fakat geleceğin toplumsal tarihini tek başına şekillendiremeyeceğini görmek gerekiyor.

Biyolojik evrim mi, tarihsel ve kültürel evrim mi?

“Sapiens’in son durak olduğunu düşünmemiz için ortada hiçbir sebep yok. Genlerimiz, hormonlarımız ve sinir hücrelerimizdeki görece küçük değişiklikler, taştan kesici aletler yapmanın ötesine geçemeyen Homo erectus’u uzay gemisi ve bilgisayarlar üreten Homo sapiens’e dönüştürmeye yetti de arttı bile. DNA’mız, hormon sistemimiz ve beyin yapımızdaki birkaç minik değişiklikle neler ortaya çıkabileceğini kim bilebilir?” (s. 55)

Harari bir tarihçi, fakat tarih bilincinden yoksun görünüyor. Homininlerin evrimi, biyolojik bir evrimleşmeydi. Bu evrimleşme süreçlerinde doğal seçilim, mutasyonlar, kaynaklar için rekabet gibi biyolojik ve çevresel faktörlerin yanı sıra emek etkinliğinin yönlendirici bir faktör olduğunu unutmamak gerekiyor. İnsanların uzay gemileri ve bilgisayarlar üretmesiyse toplumsal ve kültürel evriminin sonuçları. Ve buna tarih diyoruz. Homo sapiens türü için bazı özelliklerimiz evrimleşmeye devam ediyorsa da yeni bir türü oluşturmamız imkânsız.[7] Gelecekte gen teknolojisi ve biyomühendisliğin neler getireceği konusunda spekülasyon yapmanınsa bir faydası bulunmuyor.

‘Bilgi çelişkisi’

Harari, “tarihsel bilginin çelişkisi” adını verdiği bir çelişkiden bahsediyor:

“Davranışı değiştirmeyen bilgi işe yaramaz, ama davranışı çok hızlı değiştiren bilgi de hızla bağlamını yitirir. Daha çok veriye sahip oldukça tarihi daha iyi anlarız ama tarih rotasını hızla değiştirir ve bilgilerimiz de hızla miadını doldurur (…) Yeni bilgiler daha hızlı ekonomik, sosyal ve siyasi değişimlere neden oluyor; biz ne olduğunu anlama çabasıyla bilgi birikimini çoğaltıyoruz ve bu da daha büyük dalgalanmalara yol açıyor.” (s. 70)

Oysa bilgilerin üretimi her zaman pratikleri izler. Bilgiler, ekonomiyi, siyaseti “çok hızlı” değiştiremez. Toplumsal değişimler, pratiklerle olur. Üretilen bilgiler toplumsal değişim süreçlerine katılır. Tarihsel akışı oluşturan, pratikler ve mücadelelerdir. İlerlemeler, kazanımlar, sınıflar arası dinamik denge durumları, böylece oluşur. Bireylerin davranışlarını bile büyük oranda bilgiler değil, toplumsal çevreleriyle etkileşimleri değiştirebilir. Toplumlar ise, bireyler gibi düşünülüp davranış değiştiriyor olarak kavranırsa, bu bilimsel bir tavır olmuyor.

Örnek olarak Marx’ın düşüncelerini veriyor Harari ve “bilginin çelişkisi” sayesinde Marx’ın öngörülerinin boşa çıktığını söylüyor (s. 70):

“Marx kapitalistlerin de okumayı bildiğini unuttu (…) kapitalistler alarma geçti. Onlar da Das Kapital’i inceleyerek Marksist analizlerin çıkarımlarını benimsemeye başladı (…) Hastalığın seyrine dair Marx’ın öngörülerine şiddetle karşı çıkan iflah olmaz kapitalistler bile onun yaklaşımlarından faydalandı. 1960’larda CIA, Vietnam ve Şili’deki toplumsal yapıyı incelerken Marksist sınıf teorisinden faydalandı.” (s. 69)

Kapitalist üretim tarzının belirli bir iç işleyişi ve düzenlenişi olduğundan, kapitalistler Kapital’i okuyup ezberleseler de, minyatürünü basıp boyunlarına assalar da, değişen bir şeycikler olmaz. İşçi sınıfının kazanımları ve iktidar mücadelesi pratikte gerçekleşir; buna karşıt yönde şekillenen bir mücadeleyi sermaye sınıfı veya örneğin CIA pratikte yürütmektedir. Yani “Marksist yaklaşımları kullanıp, davranışlarını şekillendirerek” (s. 70) değil, kapitalistler işçilerin mücadeleleri üzerine tavizler vermek zorunda kalmış, Avrupa’da kapitalist devletler, Sovyetler Birliği’nin insanlığa sunduğu kazanımların cazibesine karşı koymak adına sosyal devlet politikaları uygulamıştır. Buna biz, sınıflar arası mücadele diyoruz ve tarihsel ilerlemede üretici güçlerdeki gelişimle birlikte temel belirleyici bu oluyor.

Bu noktada tarihsel ilerlemeden bahsetmişken, Harari’nin bir tarihçi olarak öne sürdüğü tuhaf bir iddiaya değinmek istiyoruz:

“Sadece bir dizi tesadüfî olay bugünün haksız dünyasını ortaya çıkarmıştır. Akıllıca davranırsak dünyayı değiştirebilir, çok daha iyi bir dünya kurabiliriz.” (s. 72)

“Akıllıca davranmakla” sağlıklı bir politik hatta örgütlenmeyi kastetmiyor. Onun önerdiği bireysel bir tavır… Bu “kahrolası”, “haksız” ve “batsın” dünya ise, “sadece bir dizi tesadüfî olay”ın sonucuymuş. Tarih de bir bilim dalıydı, değil mi?

Devam edecek.

Dipnotlar:

[1] İnsanların yıl içinde zaman zaman, gelir veya diğer kaynakların yetersizliği nedeniyle tükettikleri gıdanın kalitesini ve/veya miktarını azaltmak zorunda kalmasına, orta düzeyde gıda güvensizliği deniyor. Bkz; https://www.who.int/news/item/06-07-2022-un-report–global-hunger-numbers-rose-to-as-many-as-828-million-in-2021 Erişim tarihi: 10.10.2022

[2] Yılın bazı zamanlarında insanların yiyeceklerinin tükenmesi, açlık yaşaması ve en uç noktada bir gün veya daha fazla yiyeceksiz kalmasına, ciddi düzeyde gıda güvensizliği deniyor. Bkz; https://www.who.int/news/item/06-07-2022-un-report–global-hunger-numbers-rose-to-as-many-as-828-million-in-2021 Erişim tarihi: 10.10.2022

[3] https://www.who.int/news/item/06-07-2022-un-report–global-hunger-numbers-rose-to-as-many-as-828-million-in-2021 Erişim tarihi: 10.10.2022

[4] https://goodseedventures.com/worldwide-food-consumption-per-capita-2/ Erişim tarihi: 10.10.2022

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_ongoing_armed_conflicts Erişim tarihi: 22.10.2022

[6] https://www.infoplease.com/history/us/major-military-operations-since-world-war-ii Erişim tarihi: 10.10.2022

[7] https://evrimagaci.org/insanlarin-evrimi-durdu-mu-yoksa-evrimlesmeye-devam-ediyor-muyuz-114 Erişim tarihi: 10.10.2022


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur