Dokunuşun kucaklayan hikâyesi: Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu

“Bir fincana yürüyen bir çatlak gibi” yürüdü; hayattan sürülmeye iteklenen hayatların o sert, gizli, merhametle birbirine kenetlenmiş nefesi. Ben de o dokunuşa dokunmak için oturdum bu küçük sözlerimi dokudum

Dokunuşun kucaklayan hikâyesi: Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu

Sevgili Deniz Faruk Zeren’in son yayınlanan Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu (Dipnot Yayınları) kitabını okudum. Ve sonra bir daha okudum. Öyle bir dokunmuştu ki bana, bir yerlerde dallanmış kılcal çatlaklarıma sızan su gibi sızdı kelimeler. “Bir fincana yürüyen bir çatlak gibi”(Rilke, Duino’ya Ağıtlar) yürüdü; hayattan sürülmeye iteklenen hayatların o sert, gizli, merhametle birbirine kenetlenmiş nefesi. Ben de o dokunuşa dokunmak için oturdum bu küçük sözlerimi dokudum.

Rizgar’la başlıyor hikâye, Rüzgar olmadığını haykırmasıyla. Belleğin silinmesi, hikâyenin unutturulması ve gerçeğin inkârına isyana mecbur olanların hikâyesi Rizgar! Aslında kitap da bu gerçeğin etrafında dolanıyor. Bu gerçeğe başkaldıran insan hikâyelerinden çoğaltılmış resimler gibi her bir hikâyesi. Dokunmanın, dokunarak sağaltmanın, teğet yaşanan hayatlara inat çarpışıp iç içe geçmenin hikayeleri.

Bir ağaçkakan olsak fırtınada bir ağaçkakan kovuğuna sığınmak isteriz, karga yuvasına değil. Bir karga mezbelesine – Türkan Elçi’nin Mavi Karga’sı (Doğan Kitap) böyle anlatıyor yuvasını; mezbele- atılmış bir ağaçkakanı diğer ağaçkakanların, güvercinlerin, sarı kanatlı bülbüllerin velhasıl kargalar mezbelesinden olmayan her birinin diğerini sarması gibi bir sarılışın hikâyesi. Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu, ‘halden anlamayı’, ‘iyi hissettirmeyi’, ‘yarasını sarmayı’, ‘yalnız olmadığını bildirmeyi’ incelikle yapabilenlerin dünyasından hikâyelerden oluşan bir kitap. ‘Neden halden anlayan biri var, nedir kötü hissettiren, yaraları kim açmış, kim hayattan koparmış?’ sorularının her birinin cevabı da hikâyelere incelikle dokunmuş, orada bir yerlerde küçük küçük kazılmayı bekler halde gömülü.

Ali’nin sırtından bıçaklanma, vurulma korkusuyla Hanım Ana’nın oğlunun dövüleceği korkusu aynı bilince sahip, aynı bilincin gizemini taşıyor. İç cebinde taşıdığı notun kederiyle önce arkadaşları kollamanın inceliği de… Öyle ya, önce arkadaşlara dokunabilmeli, önce onları gözetmeli, önce kimseyi ağlatmamanın yükünü taşıyabilmeli. Sonra biz tam ağlayacakken dokunur zaten o bilinç bize.

İnatçı, emekçi direngenliğiyle gelir İviş Usta’nın Karacadağ’daki kara bazalt taşlarıyla imtihanı! Ahmed Arif’in dediği gibi; “Ne de olsa savrulur Karacadağ, onun çocukları da kendisi kadar kahramandır; inadına gözünü verir kulağı gelecek arkadaşların sesinde…”

‘Yardımlaşma’ diyor insanlar, ‘iyilik yapmanın erdemi’ diyorlar; Olympos’a konumlayarak kendilerini. Eduardo Galeano demişti; “Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder” diye Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda (Sel Yayınları). Sürekli olarak insanlara istenmeden hiçbir şey verilmemesi öğütleniyor, al-ver dengesi adı altında; kapitalizmin spritüel tezgâhları. Bu çarpık bilinç güçlendikçe de Faruk’un o gözeten, halden bilen, el olan, dil olan yüreğini kim nasıl anlayacak? O küçücük, tuvaletten bozma banyoda kıpırdayamayan yalnızlığının buz kesmiş yokluğunu kim ısıtıp varlığa dönüştürecek? Faruk dokundu; sessizce, incitmeden, utandırmadan, tüm varlığıyla dokundu. Yoksa ağlardı. Ağlamadı, aldı kabul etti bu tertemiz dokunuşu; dünyanın üstüne yapışan tüm kirini pasını utanmadan teslim edecek kadar. Bana da dokundu, ağladım; başka yerden ama.

Ayakkabıcı Ramazan Usta bilirmiş meğer, sezermiş; kınsız, kılıfsız bir demir soğukluğunu bilmek zorunda oluşun baba demek olduğunu. Gururuna ortak, derdine hemhal olan o kalender adam bilirmiş; ‘Ayağına taş değmesin’ der gibi ayakkabıyı çocuğa teslim edişinden bildim onu! Hani o dağlar gibi yüce insanlar olur ya, sır bilir, söz bilir incitmeden sırdaş olur insanlar. O işte Ramazan Usta’dır. Sır kadimdir; bilene aşkolsun!

Yeşil eriklerin taşıdığı umuda aşkolsun! Masalların, hikayelerin bağlayıcı, onarıcı gücüne de yaşama, hayata bağlılığın görüngüsüne de! Bir kahraman çıkacak aşkı ve umudu kurtaracaktı elbet! Kurtardı. Umudu başka yarınlara taşısınlar diye eriğin dokunulmaz bütünlüğünü alıp iki aşığa yarın kıldı. Ben hep derdim; “Kurutmalık patlıcanlara bakıp, yaşama bağlılıkla ilgili bir şeyler düşündünüz mü hiç?” diye. Düşündünüz mü? Umudu taşıyana da aşkolsun!

Hiç bilmiyorum, hiç de istemem bilmeyi; ne demektir tutsak edenin, yarayı açanın iyileştirmesine muhtaç bırakılmak. Ne güven ne inanç ne yemin… Her şeyin tek tek sorgulandığı bir mecburiyetler bataklığı. İnsan, kaçabilmeyi dilemek dışında neyi ister ki? Bir dost, güvenecek, sığınacak bir kale belki. Lokman. Tam rögara düşmeyi dilerken elinden tutan Lokman.

Köpeklerin insandaki kötülüğün kokusunu aldığı söylenir, bilirlermiş. Evet, iyi ve kötü ile örülü basit bir algı mekanizmaları var sanırım. Öyle olmasaydı Atak nereden bilsindi kimi koruyacağını? Fakat bu her şeyi iyiliğe ve kötülüğe indirgemiş bu konfor alanı köpeklerde güzel sadece; onlarda kalmalı.

Her ilkbahar ve sonbaharda işyerinde çalıştığım eski binaya yürümek bir işkencedir bana, yağmur yağınca hele. Yol kilitli taştan örülü. Bir can havliyle çıkıyorlar dışarı solucanlar hava almak için ve bağırıp “çaldınız yuvamızı, alın biz buyuz işte görün!” diyerek, saldırıyorlar sanki benliğime. Ben kederli, ben korkmuş gözlerle adımlarken, diğer herkes alışmışlığın, görmezliğin, duymazlığın sessizliğinde yürüyor üstlerine üstlerine. O dede olsa ağlamazdım ben de.

Bir yere ait olma hissini çocukluğumda bıraktım. O kimselerin bilmediği yerlere girip çıkmaları, kuytuları, yolları, damları… İnsan nasıl da güvende hissediyor, bir yerin sırrını kendisine açtığını hissettiğinde. Sırdaşlarıyla, yoldaşlarıyla kimselerin bilmediği o dünyada, Şeytan Küçesi’nde bile. Çünkü Devrim abi var, Derya abla var; bulurlar, varırlar, bırakmazlar bir başına. Sararlar elbet. Bu güveni verene, bu güveni taşıyana da aşkolsun.

Kuru fasulye ne kadar illegal olabilirdi ki? Kuru fasulye pilavın taşıdığı gerçeğe kim yanabilirdi ki duvardan atlayıp gelmesini bekledikleri Bozo yerine çalınan kapı sesini duyan kadınlar kadar. Artık kuru fasulye de illegal ve sakıncalılar listesine yazıldı, kaderi bilinmez o yükü taşıyacak!

Öperken incitmişim, bağışlayın suçumu…

Yeşil yosun oyunuyla babayı kurtarmak! Bir gün babam eve koşarak gelip çocukları yatır demişti anneme, geliyorlar! Bilmiyordum ne demek. Geldiler. Annem bizi pembe atlas kaplı yorganı olan bir yer yatağına yatırmıştı. Duvarda bir av tüfeği vardı, tam da gece lambasının altında. Şimdi yok gece lambaları şehirlerde, her gece lambalı. Yorganın altından bakıyordum korkarak, ellerinde silahlar ve postallarıyla girmişlerdi annemin sadece bizim beştaş oynamak için üzerini çizmemize izin verdiği yeşil halıların üstüne; olamazdı. Üstelik o tüfek de oradaydı, kesin alacaklardı babamı. Keşke bir taş yosunlarından kına yakma oyunu bulsaymışız babam için.

Usta ve çocuk işçi -ki işçilik sayılmazdı o zamanlar daha değildi bu kadar vahşi elleri kolları kapitalizmin belki- hayat dersiydi! Usta dediğin ise erişilmez bir menzildi! Ama o evlerine girdi! Bir çocuğun gizlere ermesi, gize erip utanması, gize erip durması! Emin Usta ve Fatış Teyze’nin evi, o kendisine açılan evi, doyurulduğu evi, evinin gizli erdemi, gizli erinci…

Mehme Êlii Dayı’nın gönlü nasıl bir gönül, ufku nasıl güzel. Yalnızlığında başlayan, İsmail’in yoksunluğunda gelişen hikâyesini Eyo Aga’ya -ki dediysek ağa diye hep bir istihza içerir Cello Ağanın itidir, gülerek, dağ gibi gölgesinde saklayıp derdini bilerek bitirir… Onlar anladılar, onlar kucaklaştılar, onlar sardılar birbirinin yarasını…  İsmail mutlaka uğramıştır yanına baharda; mutlaka.

Her ne yaşıyorsak, doğru yaşayacağız, güzel kılacağız, olduğumuz yerin kendisi olacağız… Hep bunu derim kendime, bir tür yaşama bilincim. Ha işte Piro da öyle demiş: “Arkadaşlar kim? Hep dışarı der durursun, ama buradasın işte… Kaçıp gidene kadar da olsa, üç gün de olsa, bir nefeslik de olsa; olduğun yeri kurmak, kalıp onarmak, kalıp bir şey yapmak, dokunmak… Çiçek açmanın da solmanın da bilincindeyiz.”

Böyleyken böyle hikâyelerle, masallarla dolu bir kitap Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu. Okumanızı tavsiye ederim.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur