Bir kambur aslan: Halil İbrahim Kater

Cız etmiştir yürekleri haberi duyduklarında. Yakıştıramamışlardır oğullarına. O değildir belki de. Ama ya oysa!

Bir kambur aslan: Halil İbrahim Kater

Ve hain bir gecede/ Siverek’te/ Uykudayken dağ taş / Uykudayken cümle alem
/ Yırtarak gecenin karanlığını/ Saplanır umut dolu yüreğine./ Xello şaşkın biçare
Gözleri dolu dolu/ Gider ölüme/ Yaşamının baharında/ Daha ondokuzunda…/ Sitemi
Ölümün serseriliğine…

Hasan Hakkı Erdoğan

Orhan Bakır’ı kaçıranların yargılandığı dava dosyasında görmüştüm adını. O zamanlar ne Orhan Bakır’ın adının Armenak olduğunu biliyordum ne de Halil İbrahim’in kaza kurşununa kurban gittiğini. 12 Eylül’ün bütün ağırlığıyla karabasan olup üzerimize çöktüğü zor günlerdi. Sıkıyönetim Mahkemeleri kalem üstüne kalem kırıyor, yağdırdıkları idam cezalarıyla nefeslerimizi kesiyordu. Üç idam kararı çıkmıştı Orhan Bakır’ı kaçırma davasından, onlarca da hapis cezası.

“Veysi oğlu Kari’den doğma, Diyarbakır Gömmetaş köyüne kayıtlı olup, FİRARİ” yazıyordu İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesinde görülmekte olan dava dosyası sanıklarından Halil İbrahim Kater adının karşısında.

Eğer yakalansaydı, görülen davada bir numaralı sanık olmasa da iki numaralı sanık sandalyesinde kesinlikle o oturuyor olacaktı, diye düşünülürdü dava dosyasına şöyle üstün körü bile bir göz atılsa.

1977 yılında açılmıştı dava.

Örgütsel faaliyetleri nedeniyle cezaevinde olan TKP/ML (TİKKO) örgütü Ege Bölgesi sorumlusu Armenak Bakırcıyan’ı (Orhan Bakır) kaçırmaktan yargılanıyorlardı.

Çok sanıklı davanın baş aktörlerinden biri, ele geçmeyen tek sanığıydı.

Eylem başarıyla gerçekleştirilmişti aslında; önceden hazırladıkları plan, bir kuyumcu titizliğiyle harfi harfine uygulanmış, cezaevinden tedavi için Ege Üniversitesi Dişçilik Fakültesi’ne getirilen Orhan, kendisine eşlik eden iki jandarmanın elinden sağ salim alınmış, dört kişi olarak gittikleri eylem yerinden beş kişi olarak geri dönmüşlerdi.

Orhan sağ salim alınmıştı alınmasına ama ne yazık ki Orhan’ı vermemekte direnen jandarmalardan biri hayatını kaybetmişti.

Diğerleri gibi Hali İbrahim de şaşkın ve üzgündür.

O da üzerine düşen görevleri başarıyla yerine getirmenin mutluluğunun yanında, hiç planda olmayan jandarma kaybından derin bir üzüntü duymaktadır.

Orhan’ı alıp kendilerini bekleyen arabaya doğru giderler.

Orhan, Hüseyin ve Muzaffer arka koltuğu geçerken, harekete hazır bir şekilde beklemekte olan arabanın şoförlüğünü yapan Feridun’un yanına Halil İbrahim elindeki silahı ile birlikte oturur.

Hareket etmeden önce arkayı kontrol etmek ister Feridun, başını sağa çevirip hafiften arkaya döner, daha kapıyı kapatın demesine fırsat kalmadan korkunç bir patlama sesi duyulur içeride. Elini cayır cayır yanmakta olan çenesine götürür Feridun, kurşunun yalayarak geçtiği yeri yoklar, sonra Halil İbrahim’e dönüp “Neyse ki” der, “birkaç saniye önce patlamadı silahın, yoksa yerinde olmazdı şimdi kellem.”

Gaza başar. Hızla uzaklaşırlar olay yerinden.

Orhan’ı Sedat’a teslim edip, ayrılırlar birbirlerinden, her biri İzmir dışında, farklı bir yöne doğru.

Söz konusu  yakalanmalar,  olaydan bir kaç hafta sonra, Orhan’ı İzmir’den çıkarmak için yapılan hazırlıklar sırasında olur.

O sırada Halil İbrahim, çoktan terk etmiştir İzmir’i.

Tabii öğrencisi olduğu Buca Lise’sini de.

Yoldaşlarının “Kambur Aslan”ı olma yolunda attığı ilk adımdır bu.

Bir süre sonra artık sadece bu isimle anılır her yerde.

Aslan her birimizin bildiği gibi; güç ve cesaretin sembolü. Halil İbrahim’de de fazlasıyla var güç ve cesaret. İspatlı da üstelik, herkes, her geçen gün daha da fazla hakkını vermekte. Peki ya  Kamburluğu?

“İnce uzun, omuzları çökük, kolları ta dizlerine kadar uzanan, hafiften bir kabadayı, üstelik de sigara içen bir delikanlıdır” dizeleriyle anlatacaktır yıllar sonra Buca lisesinden arkadaşı Hasan Hakkı Erdoğan “Xello’nun Biyografisi” adını verdiği şiirinde O’nu.

Şiir değil bir destan aslında. O destandan öğreniriz biz Halil İbrahim’in 1961 yılında başlayıp, 15 Eylül 1980’de son bulan, kısacık, onurlu hikayesini ve ona kamburluğu veren hafif öne çökük zayıf omuzlarını.

Hem lisede hem de mahallede birliktelermiş Hasan Hakkı ile. Ama onların ilişkisi bu arkadaşlığın çok ötesinde; iki kardeş, iki yoldaş, iki ayrılmaz can ciğer dost. Ne Hasan Hakkı bilmektedir o zamanlar bir kaza kurşununun Halil İbrahim’in dünyasını karartacağını, ne de Halil İbrahim bilmektedir Hasan Hakkı adının işkence tezgahlarında  insanlık onuru ile özdeşleşeceğini.

Hasan Hakkı Buca Lisesinin TKP/ML örgütünün siyasi sorumlusu gibidir o zamanlar ya da öyle görünür dışarıdan. Toplantılarda o konuşur, tavır takınılacaksa o takınırmış belli konularda. Öyle anlatıyor arkadaşlarından biri. Ama yanında hep birisi olurmuş. Çok konuşmazmış bu adı sanı pek bilinmeyen suskun kişi. Hakkı’nın yanında öyle, sessiz sedasız  oturur, konuşulanları fazla karışmazmış. Ta ki okulun faşistler tarafında basıldığı o güne kadar.

O zamanlar çok meşhurdu okul baskınları, falanca okulu zincirli, sopalı, silahlı faşistiler bastı, şu kadar öğrenci yaralı ya da da filanca okulu sağcı öğrenciler bastı, solcu öğrenciler hem okullarını hem de kendilerini savundu gibisinden.  O gün sıra bunların okullarında imiş demek ki.

Yine silahlı bir grup dayanınca okulun kapısına, hiç beklenmeyen bir şey olmuş birden bire.  Hep Hasan Hakkı’nın yanında sessiz sedasız durup konuşmaları dinleyen bu öğrenci, demek ki gün bu günmüş der gibi,  bir kaç adım öne çıkıp arkadaşlarından, çok rahat bir şekilde elini beline atmış ve çıkardığı  silahla havaya bir kaç el ateş edivermiş.  Sonuç, elbette çakal sürüsü gibi dağılmış  o gün okulu işgale gelenler ama liselilerin çok da umurlarında değildir , hayranlıkla bakmaktadırlar onlar,  bu ince, bu uzun, bu genellikle  Hasan Hakkı’nın yanıbaşında sessizce, öylesine, hiç dikkat çekmeden duran can yoldaşına. O gün not düşerler defterlerine Halil İbrahim adını, bugün derler, aslında bugün tanıştık biz Hasan Hakkı’nın can yoldaşı,  kardeşi Halil İbrahim ile.

Orhan Bakır’ın kaçırılmasında sonra okulu bırakıp, profesyonel mücadeleye atılır ikisi de.

En son, 1979 yılı başında, Kahramanmaraş bölgesinde görürüz onları birlikte.

1978 yılından beri faaliyet yürüttükleri Elbistan’da, Gavur Bağları’nda.

Ali Kepez’in evindediler üçü birlikte. Maraş Katliamı’ndan yeni çıkılmış, sıkıyönetim ilan edilmiştir yörede. Sıkıyönetime karşı bildiri basılmış, bütün gece Elbistan’ın tüm evlerine dağıtılmıştır bu bildiri. Bu evlerde yaşayanların hangisinin muhbir ya da ajan olduklarını da bilmezler.

Sabaha karşı kaldıkları yere vardıklarında yatmışlar, öğleyin anca kalkılmıştır kan uykulardan, muhbir vatandaşların faaliyette olduğundan habersiz. Ali’nin annesinin yaptığı tavuk suyuna bulgur pilavının kokusuyla açmışlar gözlerini, öylesine de güzel görünüyormuş ki üstündü süsleyen kızarmış tavukla. Tam üçü birden yemeğe yumulurken görülmüş cemseler evin sokağında. Eyvah asker geliyor demiş demesine Ali ama, dinleyen kim? Her zamanki muzipliklerini yaptığını sanıp daha çok sarılmış tavuğa Hasan Hakkı.  Çok geçmeden anlaşılmış Ali’nin şaka yapmadığı ama iş işten öyle bir geçmiştir ki. Kaçmaya vakit bulamadan üçü birden kıskıvrak yakalanırlar daha yemeklerini bile bitiremeden. Halil İbrahim’in üzerinde sahte bir kimlik varmış, fazla problem olmamış, Hasan Hakkı’nın babası da tanıdıklarını devreye koyduğu için bir ay sonra bırakılmış ilk çıkarıldıkları mahkemede ikisi birlikte.

Bu nedenle öylesine ayrıntılı, öylesine güzel nakşetmiştir Hasan Hakkı, can yoldasını dizelerine. Aşağıya bırakacağım şiirde görüleceği gibi doğumundan ölümüne kadar bütün hayat hikayesini sığdırmıştı aslında dizelerine da bir tek Halil İbrahim’i doğurtan ebeden bahsetmemişti. Aslında ne kadar da önemsiz, ne kadar da gereksiz bir ayrıntı gibi druruyor değil mi bu durum hele de destansı bir şiirde. Elbette gereksiz bir ayrıntı olarak kalırdı bu ebe  tam 19 yıl sonra da Halil İbrahim’in hayatında önemli bir rol oynamayacak olsaydı yine..

İlk kucağına alan oydu, son kez sarılan da o oldu.

Halası doğurtmuştur Halil İbrahim’i, köyde ebelik yapmakta olan halası. Ve hiç unutmaz o hala doğar doğmaz kucağına aldığı bebeğin sol ayağında bir nişan gibi duran beni.

İyi ki halası doğurtmuş onu dedim yıllar sonra İzmir’de, tesadüfen bulduğum kardeşiyle konuşurken bu nişan gibi duran ben olayını öğrendiğimde. İyi ki halası doğurtmuş, iyi ki de ayağında benle doğmuş Halil İbrahim. Yoksa nasıl teşhis ederlerdi yakınları, yıllardır kendisini görmedikleri halde ve karnından yediği kurşunla hayli şişmiş olan bu sahipsiz cesedi yattığı Diyarbakır Hastahanesi Morgu’nda.

12 Eylül’ün üstünden daha bir hafta bile geçmeden hem de.

Televizyonlar bildiri üstüne bildiri yayınlarken; arananların listeleri, teslim ol çağrıları, sokağa çıkma yasakları birbirini kovalarken.

Bütün aileler gibi Halil İbrahim’in ailesi de tedirgindir aylardır haber alamadıkları çocukları için. Hele de babası.. Kaç defa çağrılmıştı karakola, aranır durumdaki oğlunun yerini söylemesi için. Ve kaç defa içi kahrolmuştu içi karakol duvarlarını süsleyen oğlunun afişini gördükçe. Nasıl da hüzünlü bakardı, onca bakış arasında, babasına doğru, “benim yüzümden çektiğin bunca eziyet nedeniyle affet beni baba” dercesine.

Her akşam soluksuz izlerlerdi haberleri. Ne yakalananlar listesini kaçırırlardı ne de “girdikleri çatışma sonucu ölü geçen teröristlerin” listesini. Her haberden sonra oğullarının adı geçmediği için içten içe sevinirlerdi.

Ta ki morgda sahipsiz bir cenaze olduğunu duyuncaya kadar.

Cız etmiştir yürekleri haberi duyduklarında. Yakıştıramamışlardır oğullarına. O değildir belki de. Ama ya oysa!

Amca oğlunu gönderirler, teşhis edemez amca oğlu, döner gelir ikircikli. Öyle uzun zaman olmuştur ki Hali İbrahim’i görmeyeli.

Ardından halası düşer yollara. Dayısı ile birlikte. 19 yıl önce doğurttuğu ve sevmelere doyamadığı çocuğun cansız bedenini teşhis etmek üzere.

Upuzun yatmaktadır Halil İbrahim, boylu boyunca, karnından yediği kurşun yarasıyla.

Sol ayağa diker gözlerini hala. Sol ayağa ve koyu kumral saçlara.

Uyyyy der başka bir şey demez, sol ayaktaki nişan gibi duran beni görünce, yerli yerinde.

Taş kesilir sonra..

Kaza kurşunu der arkadaşları. Siverek’te, Bağlar Mahallesi’nde.

Ülkenin en çatışmalı bölgesidir Siverek o zamanlar. Silahsız insana rastlamanın neredeyse mümkün olmadığı, ana caddelerinde bile güpegündüz, G1’li, G3’lü insanların dolaştığı, herkesin elleri tetikte, her an çatışmaya hazır bir şekilde yaşadığı bir yöre. Çatışmanın olmadığı gece yok gibi, bazan karanlıkta, saatler boyu sürdüğü de oluyor ama ne polis müdahale edebiliyor ne de jandarma. İlçe mahalle mahalle bölünmüş durumda Bucak aşiretiyle örgütler arasında. Yörede esas olarak PKK bulunsa da, Tekoşin, Rizgari, Kawa, TKP/ML de ciddi faaliyet içinde.

İşte böyle bir ortamda tepeden tırnağa silahlıdır Halil İbrahim ve arkadaşları da. İçlerinde Mehmet Emin Tüysüz ve Medet Özbadem’in de olduğu yirmiyi aşkın kalabalık bir grupturlar  ve kırsala çekilebilmek için gün saymaktadırlar. Bunlar gün sayarken gelmiştir 12 Eylül Darbesi ve hiç kimse ne yapacağını bilememekte, kulakları gelecek haberde beklemektedirler hep birlikte.

Sokakta olduğu gibi evde de silahlıdırlar, herkesin silahı ayrıdır ve yazılı olmasa da aralarındaki ilke gereği herkes kendi silahından sorumludur. Hiç kimsenin bırakalım diğerinin silahıyla oynamayı, dokunması bile yasaktır. Öylesine katı bir kuralmış bu savaşcı bir örgüt için, normal şartlarda bile bu kural ihlalinin şakasının bile yapılmasının  yasak olduğu bir dönem. Ama 12 Eylül’ün ilk günleri işte.

Medet’in odada olmadığı bir sırada, evde bulunanlardan bir arkadaş onun silahını alıp kurşunu ağzına verip oynamaya başlar. Bunu gören Mehmet Emin olaya anında müdahale edip yüksek sesle uyarır arkadaşını “Bırak o silahı yerine, niye ağzına veriyorsun ki mermiyi?” Öfkelenmiştir de doğal olarak ve herkesin duyması için yüksek sesle bağırır yeniden, silahın ağzına niye veriyorsun, diye. Medet dahil, diğer odalarda olanlara da sesini duyurduğuna inanıp işine döner yeniden. Herkes silahlı, herkes yetkin, herkes gergindir, daha da germenin bir anlamı yoktur. Mehmet Emin’in tepkisiyle silahı bırakır elinden arkadaşı, ama ağzına verdiği mermi öylece durur sürüldüğü yerde.

Çok geçmeden Medet girer içeri. Silahını eline alır ve karşısında oturan Halil İbrahim’e doğrultur, gülerek “kirve seni öldüreceğim” der.

Grubun askeri sorumlusudur Halil İbrahim. Daha önce de bu tür şakalarla karşılaşmıştır. Hele de Medet tarafından. Huysuz biridir aslında Medet; sinirli, yüzü fazla gülmeyen ama nedense hep Halil İbrahim’e takılıp seni öldüreceğim diyen. Mehmet Emin atılır hemen, Zazaca bağırır “aman Medet, sakın ha yapma ağzında kurşun var”, ama gülerek cevaplar Medet de Zazaca “yok ya, şaka yapıyorum, ağzına kurşunu vermedim ki.”

Kürtçe bildiği kesin ama Zazaca da bilir miydi Halil İbrahim bilmiyorum, acaba anlamış mıydı Mehmet Emin’in canhıraş haykırışını. Zaten konuşmasını tamamlamadan basıvermiş tetiğe Medet, silahının boş olduğundan o kadar emin ki; şaka yaptığını sanıp gülümsemektedir hala.

Gülüşleri yüzlerinde asılı kalır ikisinin de.

Kimse inanamaz önce. Halil İbrahim kanlar içinde. Perişandır yoldaşları, ne yapacaklarını bilemezler.  Durduramayınca kanı, buldukları bir at arabasıyla götürürler Siverek Hastanesi’ne. Orada ilk müdahale yapılsa da yeterli değildir, Diyarbakır’a götürmek gerekir.

Diyarbakır girişinde tükenir nefesi.

Moraller bozuk, haller perişan. Dağılır elbette evdekiler de birer birer ne yapacağını bilemeden.

“Seni öldürürler” der bir akrabası Medet’e, “biliyor musun örgütün en önemli kadrosuydu o kaza kurşunuyla olsa da vurduğun, yanına koymazlar bunu.”

Medet, perişan, Medet çaresiz.

Askere götürülür önce.

Sonra oradan alınıp Diyarbakır Cezaevine.

Hep aynı, gülmeyen, dik dik bakan bakışlarladır Medet cezaevinde de.

Kendilerine hakaret sayar Diyarbakır’ın işkenceyle ünlü gardiyanları,

Öldüresiye döverler Medet’i.

Ne tüberküloz hastalığı der cezaevleri arkadaşları,

Ne de gardiyan dayakları.

Medet’i Halil İbrahim’in kahrı öldürmüştü.

Çok sonraları dinledim Diyarbakırlı Xello’nun Biyografi’sini, can yoldaşı, güzel insan, Karakoçanlı Hasan Hakkı ERDOĞAN’dan. Kendisi apayrı bir destan dinlemelere doyulmayan. İzmir’de kesişmiş yolları. Aynı sevdaya bel bağlayıp, özgürlük türküleri söylemişler esen melteme karşı.

İkisini de Eylül’de yitirdik.

15 Eylül 1980’de birini,

30 Eylül 1984’de de diğerini.

Hasan Hakkı, her şiiri güzel okurdu da Xello’yu okurken bir başka olurdu.

Tepeden tırnağa hüzün,

Tepeden tırnağa isyan…

Tepeden tırnağa keder…

Anıları önünde saygıyla…

*

Söz Hasan Hakkı’da:

XELLO’nun BİYOGRAFİSİ

I

Menderes’in tahttan düşüp
Gürsel Paşa’nın tahta geçtiğinden
Bir yıl sonra gelir dünyaya
Zaliminden bir ağası
Bolcana kan davası olan
Bir köyünde Diyarbekir’in.
Oğlan oldu diye sevinir babası
İlk defa
Herkesin yanında
Öper anasını
Ne aşiret reisine
Ne de aile büyüğüne danışmaz
Ben koyacağım oğlumun adını der
Ve Halil İbrahim koyar adını babası
Ama anası
Kardeşleri
Arkadaşları
Hep Xello diye çağırırlar onu
Sonradan mektebe gittiğinde öğrenir
Bir de İBO’sunun olduğunu
Sonunda Xello’sunun.

II

Her çocuk gibi o da
Ağlayarak gelmiştir dünyaya
Sonra gülmesini öğrenir
Ardından “nan nan” demesini
Sırasıyla yürümesini
Kuzu gütmesini
Anası tarlada ekin biçerken
Ardından başak toplamasını öğrenir
Çift sürmesini öğrenemez
Hayal meyal hatırlar
Babasının 7.65 Browningini uzatıp
Beyaz giysiler içerisindeki hayalet adama,
Yedi kurşun sıktığını namus uğruna.

III

Göç ederler bu sebeb üzre
Diyarbekir Kalesinin dibinde köhne bir eve
Bu kadar insanı bir arada
Kaçağa giderken mayın tarlasında can veren
Sexmuş’un mezarında görmüştür ilk defa
Bir de
Diyarbekir çarşısında lastik almaya indiğinde babasıyla
Şaşar kalır
Sonradan
Burada her gün Şehmus mü oluyor diye
Sorar anasına..

IV

Okula başladığı yıl
Ayakkabı boyacılığına da başlar
İşten vakit buldu mu
Doğru kaleye koşar
Çocuklarla körebe oynamaya
Kendisiyle alay etmelerine aldırmadan.
Okumayı yazmayı
Biraz geç söker ya
Söker sonunda
İlk soktuğu fis
Baba bana bal al olur
Evde tekrarlayıp durur
Herkes güler kendisine
O bir ninni söyler gibi
Devam eder
Baba bana bal al baba bana bal al
Anası,
Bir lokma ekmeğin daha
Girmesi için eve
Fazla kazanmasını ister
O da düşünür taşınır
Ve büyük bir karar verip
Çareyi
Askeriyeye demir çalmaya giden
Çocukların arasına katılmakta bulur
Ve bu işi yaparken kendisini
Hep Şehmus’a benzetir.
Bir seferinde
Tam tel örgüyü aşıp
Mali kurtarırken
Yapışır ensesine
Jandarmanın kocaman eli
Başar tokadı jandarma
Başar tokadı bakmadan gözünün yaşına..
Xello
Tekmeyi kıçına yiyip
Menzili aştığında
Döner
Ve sadece
Ana avrat küfreder.
O gece yatağa girdiğinde
Başlar düşünmeye
Benim adım neden Şehmus değil diye..

V

Bir akşam üzeri
Babası dayar kamyonu
Köhne evin önüne
Anlar Xello
Her şeyin farkındadır artık
Çocuk değildir
On üçünde mi
Ön beşinde mi
İnce
Uzun
Omuzları çökük
Kolları ta dizlerine kadar uzanan
Hafiften kabadayı
Üstelik sigara da içen
Bir delikanlıdır
Anlar babasının milyonluk bir şehirde
Ekmek aramaya karar verdiğini
Ve kendisini
Bilmediği
Yepyeni bir hayatın beklediğini..

VI

İlk önceleri
Şehir kızlarının kot pantalonlar içerisindeki
Tombul kıçlarına takılır gözleri
Utanır
Sıkılır
Ve kısa sürede anlar
“Onlardan kendisine hayır gelmeyeceğini”
Ayakkabı boyacılığını delikanlılığına yediremez
İnşaata başlar büyükleri gibi
Çalışır saatlerce
Durup dinlenmeden
Ve kendisine hedef beller
“Usta” olacağım der.

VII

Derme çatma iskeleler üzerinde
Siva yaparken
Lüks banyolarda fayans döserken
İnci gibi yarattığıyla
Sahip olduğu arasındaki
Çelişkiyi düşünür sürekli
Öfkelenir
Bağırır
Çağırır
Ve düşünceleri
İçerisinden çıkılmaz bir hal alır
Ta ki,
Öğleyin kahvede
Yorgunluk çayını yudumlarken tanıştığı Çerkez’le
Dost oluncaya kadar..

VIII

Düşüncelerinde bir berraklaşma başlar
Anlatır Çerkez
Anlatır geceler boyu
Dinler Xello
Sorduğu kısacık sorular dışında
Sabırla..
“Emperyalizm” der Çerkez
“Feodalizm, sınıflar, artı değer”
Neymişiz biz meğer der Xello
“Devrim” der zordur
Bir inşaatı yapmaktan daha zor
Emek ister
Kararlı bir birlik
Kızıl bir ordu
Önder bir parti ister.
“Parti” der
“Bir inşaatın yapımını yöneten
Mekanizmaya benzer.
Kimisi temel kazar
Harç karar
Duvar örer
Sıva yapar
Fayans döşer kimisi
Karmaşıktır biraz işler”
Peki nerede bu parti diye
Sorar Xello
“Her yerde
Fakat hiç bir yerde”..
Pek bir şey anlamaz bundan önceleri..

IX

Xello partiyi tanır
Ve onun önderliğindeki ordunun
Bir savaşçısı olur
Ve günlerden bir gün
Babasının namus uğruna
Hayalet adama doğrulttuğu silahını
Bir yoldasını zindandan kurtarmak için
Kendisine acımadan tokadı basan
Jandarmaya doğrultur..

X

Sonra döner
Bir “hiç” olarak ayrıldığı
Diyarbekir’e..
Yürür geceler boyu
Urfa’ya, Siverek’e uzanır..
Anlatır durur
Bal akar ağzından konuşurken
“Devrim” der
“Zordur, çift sürmekten,
Güneşin altında, Harran ovasında
Orak biçmekten”..

XI

Ve hain bir gecede
Siverek’te
Uykudayken dağ taş
Uykudayken cümle alem
Orak ve şaban
Lanet olasıca kör bir kurşun
Yırtarak gecenin karanlığını
Saplanır umut dolu yüreğine..
Xello şaşkınn biçare
Gözleri dolu dolu
Gider ölüme
Yaşamının baharında
Daha ondokuzunda..
Sitemi
Ölümün serseriliğine..

XII

Senin ciğerini dağlayan kürsünün
Tetiğini çeken eli
Kırmak istiyorum
Ama bu düşman eli değil ki
İşte bu var ya Xello
Kahrediyor beni..

XIII

Çok uzaklardan
Uzun fistanlı
Başı sarıklı
Bir kürt kadınının
Feryadı böler geceyi
“Ben öleydim oğul, oğul
Ben öleydim…”

Hasan Hakkı ERDOĞAN


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur