Mektup

Bir anda umut ışığını görür gibi oldu. Hayattaysa mutlaka kendi ruhunu dinleyip yaşayabileceği bir dönem gelecekti. Bunlar peşini bırakmadı. Ama artık göz kapakları yarım bile sayılamayacak kadar açık kalmıştı. Burada bitiyor, bitti…

Mektup

Umutsuzluk ve pişmanlığın kardeş olduğunu yaşayarak öğrenmiş biridir Mehmet. Annesi dahil hemen herkesin Memet diye seslendiği ve okulda bile adının buna dönüştüğü güler yüzlü ve mahzun bir çehreye sahiptir. 40’lı yaşların ortasında olan Memet, hayatını kazanma çabasından hiç geri durmamış, korkmamış, çalışmaktan yorulsa da tek kelime etmemiş biridir. İstanbul’da yaşayan Memet, birden fazla işi aynı anda yapan, yapmak zorunda olan, kendini mütemadiyen huzursuz, çaresiz ve yarınsız olarak bulmakta, hayata da öyle bakmaktadır. İçinde bir umut kırıntısı, cılız da olsa bir ışık belirtisini de misafir etmeyi ihmal etmemektedir. Bunu derin umutsuzluğundan korktuğu için mi yoksa gerçekten ‘belki bir gün’ hayatının mutluluğa değeceğine olan temelsiz inancının bir belirtisi olarak muhafaza ettiği konusunda da herhangi bir fikri yoktur. Memet, diğer insanlar gibi hüzün ile mutluluk arasında savrulan biri değildir. Onun kalıcı mevsimi hep hazandır. Bu hikâye Memet’in naif gözlerinin karşısında ona şeytanca bakmış bir kaderin yarattığı pişmanlık ve umutsuzluğun hikâyesidir.

Çok okuyan ve daha çok da yazmak isteyen Memet, defterine şunu yazarak başladı bir güne:

Darboğaz kelimesi ne kadar kolay anlatır içimdekini aslında. Ama ucuza kaçmak olur ve mevzuyu bu şekilde anlatmaktan vazgeçirir. Derin bir karartı var önümde. Yarın yok. Gece zul, gündüz kaçış. Bir kalp atışı için yalancı umutlara sarılış. Ucuza kaçacak kadar lüksüm yok. Çünkü ucuz bedeller ödememekteyim. Ödemeyeceğime de eminim. Umutsuzluğun gücüne sıkı sarılarak kalıyorum bu hayatta. Umut etmenin acı verdiğini, kendini aldatmaktan başka bir şeye yaramadığını da biliyorum. Bilmek bir çıkış kapısı değil, içsel azabımın kilidi konumunda.

Memet, sırtındaki ağrıya artık büyük bir uyuşuklukla alışmış bir şekilde, adeta çakılı kaldığı kadife yeşil koltuğundan kalktı. Sabah 05.00’ten bu yana orada oturmuş, üç fincan kahve içmiş, 247 sayfa kitap okumuştu. Midesinde yıllardır devam eden ve gitgide artan bir kramp ağrısıyla mutfağa gitti. Yumurta kokusu sinmiş bir bardaktan su içti ve her şeyi unutsa da onu günlük rutine bağlayan antidepresanını yuttu. Zihnine saniyenin onda biri hızında, 46 yaşında ama hiçbir anlam ifade etmediği geldi. Bir gelecek kuramamıştı. Kurmak istemişti ama elinden köpük gibi kolayca akıp gitmişti. Bir nefesin, bir hayatın bu kadar pervasız ve kolayca silinebileceği çok ağrına gitti yine. Dişlerini sıkmaktan uyuşmuş çenesini fark edip bu huyundan da vazgeçmesi gerektiğine karar verdi.

Çalışmak istemediği, nefret etmekten de yorulduğu işine gitmek için evden çıktı. Otobüs kartını doldururken ensesine kadar yaklaşmış bir nefesi, derin bir öfkeyle boynunu sağa sola oynatarak def etmek istedi. Bu kadar mesafesizliğe, insanların salt bir yere yetişme pervasızlığıyla kişisel alanına tecavüz etmesine hiç katlanamazdı. Derin bir nefes aldı ve otobüs durağına doğru yürüdü. Durakta göz göze gelmek zorunda kaldığı bir orta yaşlı kadına dişlerini göstermeden acı bir gülümseme gönderdi. Sabah serinliğini çok severdi. Yaz sıcağında bu serinlik onun için sahip olduğu tek anlamlı şey de olabilirdi. Hayatını bu denli anlamsız ve umutsuz hale getiren insanlarla tanıştığı güne, onlarla bir hayat paylaşmasına yine lanet etti. Kendini suçladı. Çok kısa sürdü bu ve otobüs geldi. Yine insanların fiziksel baskısıyla otobüse bindi. Oturacak yer bulamadı. En arkaya doğru ilerlemeye çalıştı. Köşede, kapının tam da yanında durdu. Yaklaşık 35 dakikalık bir seyahat olacaktı bu. Tek askısı kopuk çantasından işe gidiş gelişlerde okuduğu kitabı çıkardı. Max Stirner’ın Biricik ve Mülkiyeti kitabını okumaya bir hafta önce başlamıştı. Memet neredeyse bildiği ve temin edebildiği tüm varoluşçuluk temelli kitapları okurdu. Stirner tam bir varoluşçu değildi ama okurken hayatına değen çok yer bulmuştu. Yazarın hayatı yaşanılır kılabilme tüyolarına sinir oluyordu. Çünkü bunları aldatmaca olarak görürdü. Tıpkı Albert Camus’nün felsefesine uzak kaldığı gibi. Onun için Nietzsche ve Schopenhauer eş tanrılardı ve her daralmada daha önce defalarca altını çizdiği kitaplarını alır, çizili yerleri tekrar okurdu. Bu cümlelere bir Müslüman’ın Kur’an’daki bir ayete duyduğu saygı gibi, bir Katolik’in İncil’e sarılıp uyuduğu gibi bağlanırdı. Okurken o eş tanrıların da ne önemi var ki diye düşünüp gözünü seğirtti, etrafı bulanık gördü çok kısa bir süre.

Otobüs, işyerine yakın sayılabilecek her zamanki durağa gelmişti. Hiç acele etmeden otobüsten indi, üç adım atıp durdu. Yavaşça çantayı açıp kitabı içine koydu. Yürürken yolda karşılaştığı alımlı kadınlara bakarken gözlerinin gördüğü güzel şeylere de bir şükür edasıyla minnet duydu.

İşyerine geldi, bilgisayarı açtı, çay getiren yardımcı kadına teşekkür etti. Az diyalog ve tam sorunsuz bir gün istedi. En azından bugün öyle olsa içi rahat edecekti. Sorulan birkaç soruya ikinci bir soru gelmemesi için ucu açık yanıtlar vermemeye çalıştı. Derken işyerinin sahibi kapıda göründü. Vücudundaki gerginlik hızlıca artmaya başladı. Hafifçe terledi. Yapması gereken çok önemli bir şey de yoktu ama patronla konuşmamak veya yoğunum görüntüsü verip görünmez olmak adına bilgisayar ekranına çok ciddi bir şekilde yaklaştı. Görenler derin bir şekilde çalışıyor sanrısına kapılsın diye performans sergiledi adeta. Tabii ki bir işe yaramadı. Patronun sesini duydu. Odaya geldiğini gördü. Memet’i çok severdi, ona iyi yaklaşmaya çalışırdı ama bu Memet için bir hiçti. Çünkü Memet’i bir insandan nefret etmesine neden olan en belirgin özellik, o kişinin gereksiz bir yaşama sevinciyle dolu olmasıydı. Patronu da tam bu kalıba oturacak biriydi. Çok hızlı hareket ediyor, her şeyi yüzeysel yorumluyor, gördüğüne inanıyor, heyecanlanıyor, çok konuşuyor, geleceğe dair mutluluk ve heyecan dolu yorumlarda bulunuyordu. Bunlar Memet’i çokça yoran şeylerdi. Patronunun böyle biri olması Memet’in sorunu olamazdı. Bir insan adeta bir çocuğun sahip olduğu seviyede yaşama sevinciyle dolu olabilirdi. Mesele bu değildi. Burada asıl mevzu bunu yaşayan patronunun da mutsuz olduğu, kendine ve çevresine yalan söylediği ve en önemlisi de çalışanların daha yüksek performansla çalışmaları için enerjiyi dağıtma palavrasını yürüttüğüydü. Bunlar Memet’te gerginlik, öfke, karşı tarafa düşmanlık ve hayatta olmaya da pişmanlık hissi olarak kendini gösterirdi.

Çalışmak zorunda olmak onu zihinsel olarak çok yoruyor. Haftanın 6 günü 10 saat çalışıp sadece oturduğu evin kirasını ve faturalarını ödemek ömrünün birileri tarafından kemirildiğini düşünmesine neden oluyordu. Öfkesinden yorulmuştu. Sırf daha az iletişim kurmak için işyerinde diğer departmanlara göndereceği işleri de kendisi yapıyordu. Bilmediği işleri de öğrenip kendi göbeğini kendi kesme konusunda büyük bir azim gösteriyordu.

Akşam saatleri yaklaştıkça yorgunluğu bazı soruları yanıtsız bırakmasına, bazen de kendinden beklemediği sertlikte yanıtlar vermesine neden oluyordu. Derdi rutin mesaisini bitirip evine gitmesi değildi. Eve gidince de aşırı zihinsel yorgunluktan bir şeylere odaklanmakta zorlanıyordu. En az 2 saatini zihnini toplamakla geçiriyordu. Bu da anlaşılacağı gibi yarının mesaisine dinlenmek dışında herhangi bir şeye izin vermiyordu. Bir ömür böyle harcanıp gitmişti artık. 46 yaşından sonra bedeninin eski yıllardaki gücünü, zihninin de berraklığını bulamayacaktı.

Mesaisi bitti, yarım ağız bir iyi akşamlar dileyip aynı yolu geri yürüdü. Otobüse bindi, ayakta durdu, kitabını okudu. Eve geldiğinde kadife yeşil koltuğa bedenini bir kadavra gibi bıraktı. Tavanla duvarın kesişme noktasına baktı ve hayatında değerlendiremediği fırsatlar, elinden kaçan insanları düşündü yine çok kısa bir süre. Hayatına aldığı veya hayatına girdiği insanların ve zamanında fark edemediği karakterlerin onu ne kadar tükettiğini yine ve defalarca düşündü. Birçok şey elinde tükenmiş, erimişti. Yol gösterecek, gösterebilecek hemen her şeye zamanında kulaklarını kapattığı, gözlerini kör ettiği dönemleri anımsadı. Şimdi artık o yol gösterenler, o değebileceği insanlar yoktu. Olsa da Memet’te artık yola koyacak takat da kalmamıştı. Memet kısa süre öncesine dek bir şeylerin yoluna gireceğine inanmak istemişti ama bu onun yapısına tersti. Kendini çabuk bırakan, varoluş sancısı çekmeye meyilli karakteri onu dibe çekiyordu hep. Nasihat aldığı anlar da oluyordu ama okuduğu Sartre, Cioran gibi yazarlar bu yolda onun hatasız olduklarını söylüyorlardı. Kendisi buna inanmak istiyordu.

Koltuktan kalkmadı. Bir süre uyuyakaldı hatta. Uyandıktan sonra yerinden hareket etmek istedi ama o gücü kendinde bulamadı. Odanın zeminine baktığında bir ahşap parkenin olmadığını fark etti. Oysa her gün oturduğu yerdi orası. İlk defa bakmadığı bir yere baktığını anladı. Nefesi daralmaya başladı. Terledi. Gözyaşları ağlamaktan değil kendiliğinden, sanki oradaki görevleri sona ermişçesine yanaklarına doğru akmaya başladı. Düşünceleri kalp atışlarıyla birlikte hızlandı. Koltuğun kenarını tutup kalkmak istedi. Bacaklarının uyuştuğunu, serçe parmaklarını ise hiç hissetmediğini fark etti. Biraz korktu belki ama bu bedeninin çektiği acının uzun sürebileceği kaygısıydı sadece. Zihninden durdurmak istediği düşünceler ona kesif bir inatla değerlendiremediği fırsatları hatırlatmaya çalıştılar. Bu adeta bir ihanetti. Bu girişimi yok saymak için kendini çok zorladı. Durduramadı ama azalttı. Koltuk bastığı yerle birlikte altından kayıyor gibiydi. Elleri iyice terlemeye ve titremeye başladı. 46 yaşından sonra karşılaşabileceği yaşama sevinçleri bu kez zihnini esir almaya, ona saldırmaya başladı. Bir anda umut ışığını görür gibi oldu. Hayattaysa mutlaka kendi ruhunu dinleyip yaşayabileceği bir dönem gelecekti. Bunlar peşini bırakmadı. Ama artık göz kapakları yarım bile sayılamayacak kadar açık kalmıştı. Burada bitiyor, bitti…

Diye yazdığı mektup ellerinden koltuğun yanına sallanarak düştü. Mektubun en üstüne ‘Canım kızıma…’ diye yazıyordu. Memet 20 yaşındaki kızıyla son 5 yılda hiç görüşmemişti. Bunun yükü yaşamsal anlamsızlığıyla daha da derinleşmiş ve Memet hayatının son anında fark ettiği ahşap parke parçasını hep gecikmelerin insanı olarak kendine yormuştu. Mektubun yanındaki tamamı içilmiş antibiyotik kutusu Memet’in ölmeye karar verirken bile kızına derin bir yara, kalıcı bir iz olarak kalacağını düşünemediğini gösteriyordu. Varoluşunu aşamadı. Hayatını sorgulamaktan yaşamaya fırsat bulamadı. Önündekini göremedi. Sadece şu cümleyi bırakmıştı mektubun sonuna: “Düşünmediğiniz herhangi bir şey sizin derdiniz değildir artık!” –  M. Stirner.

Kızına bıraktığı miras, yıkımın yanında umut olarak kendisinin özümseyemediği bir cümle oldu.


Bu öykü KHK’lerle umudu söndürülmüş ve hayata gözlerini kapamış tüm mağdurlar içindir.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur