İktidar zorlanıyor!

Evet, dayatılan yoksullaşma ve hiçleştirilmeye karşı kendisini “savunan” toplumsal güçlerin (“Direniş Fraksiyonunun”) oluşturduğu “Halkın Barajı” sürekli tahkim edilmeli, yapılan her yeni saldırı geri püskürtülmelidir; ama aynı zamanda, “savunmaya” bakışımlı var olan bir tutumla, sadece acil ihtiyaçlarla kendisini sınırlamadan (aslında kendileri de çoklu krizlerle sarsılan) egemen güçlere “halkın egemen olma hakkı” dayatılmalıdır

İktidar zorlanıyor!

İktidar güçleri kaybetme olasılığıyla yüzleştikçe daha “cesur” ve yıkıcı hamleleri göze alıp, siyasal süreci gittikçe daha kaotik bir duruma sürüklüyor. Artık “ustalaştıklarını” düşündükleri “çoklu krizleri ve onların oluşturduğu kaotik ortamı yöneterek iktidar olma” konumlarını ancak böyle -ortamı daha da gererek/kaotik ortamı kaosa doğru zorlayarak koruyabileceklerini düşündükleri anlaşılıyor.

Her an her düzeyde şiddet mi, hakaret mi, yasak mı, dinbazlık mı, kadınları aşağılama mı, yasasızlık mı, yağmacılık mı, pandemiyi kullanmak mı, mafyalaşmak mı, savaş çıkarmak mı…vd., hepsinin daha fazlası, yetmeyince daha da fazlası, birbirini tetikleyip günbegün çoğalarak ve daha da güçlendirilmiş halleriyle önümüze konuyor; toplumsal yaşam kaldırabileceğinin ötesine dek geriliyor. “Artık bu da olmaz” denilenlerin hepsi oluyor.

Bir “Reis” ve etrafında toplanmış birbirinden farklı ama hepsi “Reis’e bağlı” iktidar odakları olarak düzenlenmiş iktidar alanının görüp de gözlerini kapatarak görmek istemediği ama yaşadığı güç-meşruiyet eksilmesi dolayısıyla bazen denge-moral kaybı da yaşamaya başladığı durum ise, artık gidecekleri fazla bir yolun kalmadığı!

Evet, yasasızlık, kuralsızlık, keyfilik, her şeyin tek bir kararla hızla değişivermesi gibi mevcut iktidara has bazı özellikler, (resmi muhalefetin ve kimi sollarımızın “bu kadar da tutarsızlık olmaz ki” gevezeliklerine hiç aldırmadan) iktidar alanına gerektiğinde dümeni hızla tam zıt yöne doğru büküvererek sıkıştıkları yerden çıkıverme imkânı veriyordu. Ancak, şimdiye dek atlarını “başarıyla” sürdükleri bu yolda artık hangi yöne dönerlerse dönsünler kendilerini soktukları açmazdan çıkış yapmaları oldukça zor!

Üstelik, sürecin yüklendiği riskler arttıkça, Reis’in etrafındaki iktidar alanında kurulan “dar” ya da “geniş” ittifakların aralarındaki kapışmalar “kabul edilebilir” olanın sınırları dışına taşıyor, hatta bizzat Reis’in kendisi güç kaybetmeye başlıyor, zaman aktıkça güç kazanan kaybetme olasılığı “batan gemiyi terk eden fareler” olasılığını tetikliyor, ihanetin hançeri sahneye çıkma zamanının geldiğini hissedip kınında kıpırdanıyor.

İktidar alanındaki dağılma emarelerini tasfiye edip ortaklaşmayı yeniden üretecek en güçlü çare olarak görülen askeri savaş-işgal yöntemi ise, bölgesel ve küresel güç dengeleri içinde gereken meşruiyeti-izni şimdilik kazanamıyor.

İktidarın siyasal anatomisi

Şimdiki (AKP-MHP-Ergenekon) iktidar alanı, önceki (AKP-Cemaat) iktidar alanının, “karşısından” Gezi ayaklanması ve Kürtlerin süreklileşen isyanıyla zorlanması ve “içinden” 15 Temmuz 2016’da Cemaat’in darbe girişimiyle tümüyle çözülmesi sürecinde oluşan boşlukta ortaya çıkmıştı. Mevcut ittifak alanı (Erdoğan-MHP-Ergenekon), eski ittifakın çözülme sürecinde yaşananların ürünü olan “devlet krizinin” zorlamalarıyla-belirlenimleriyle oluşmuştu.

17-25 Aralık operasyonları sonrasında iktidarda tek başına kalan AKP-Erdoğan’ın, iktidar alanındaki ittifakının çözülmesiyle ortaya çıkan olağanüstü gerilimleri taşıyamayacağı netçe görülüyordu.

Öyle olmuştu ki, aslında asla bütünüyle görülmemesi gereken devlet, içine girdiği kriz koşullarında bütün çıplaklığıyla gözler önüne gelivermişti ve üstelik “başı dönüyor”, zorlanıyordu: İşte, “Ya devlet başa, Ya kuzgun leşe!” bilincini içselleştirmiş bütün egemen devlet fraksiyonları, Cemaat’in başarısız darbe girişimiyle netleşen bir arayışın içinde, aralarındaki tarihsel derinliğe sahip “iç” gerilimleri geriye çekerek “devlete sahip çıkma” tutumunu geliştirdiler: “Devlet krizi”, Erdoğan’ın “Reis” olduğu mevcut iktidar alanını talep ediyor, devletin egemen fraksiyonları da “iktidarlarını sürdürme-egemen kalma” bilinciyle hizaya giriyorlardı.

Osmanlı’dan bakiye olarak devralınan ve Cumhuriyet döneminde de yeni dönemin yeni koşullarına uyumlu bir dönüşüm geçirerek kendilerini yeniden var eden “tarihsel” rakipler, hepsini var eden devletin çözülmesi riskinin ortaya çıkmasıyla hızla yan yana gelip ittifak yapmışlardı. Doğal olarak, bir elleriyle birbirlerini tutarken diğer elleriyle birbirlerini kolluyor, olası fırsatlarda kendilerinin önünü açacak hamleler için hançerlerini tutuyorlardı.

Sözgelimi, günümüzde, “80 yaşını aşmış emekli generallerin tutuklanması ve eski Genelkurmay Başkanı İ.Başbuğ’un yeniden yargılanması girişimi” bir tarafın “hançer” yoklamasıysa, S. Peker de başka bir tarafın “hançer” yoklamasıdır ve iktidarın zorlanması sürdükçe yeni yoklamalarında sırasını beklediğini tahmin edebiliriz.

İşte, kendisini “devletin bekası” zemininde zorunlu hale getiren “devlet krizinin” süren gerilimleriyle zaten sürekli zorlanan iktidar alanı, günümüzde bir de “kaybetme” riskiyle yüzleşince, iç gerilimleri daha da güç kazanıyor, kendisini sürdürmekte zorlanıyor, dağılma emareleri gösteriyor. Üstelik, “devlet krizi” de aşılabilmiş değil ve sürdüğü oranda kendisiyle birlikte içine aldığı toplumu da çok yönlü krizlere sürüklüyor, hem devletten hem de toplumdan olağanüstü tepkilerin ortaya çıkmasının koşullarını olgunlaştırıyor.

Güncel gelişmeler ve artık içine girdiğimiz seçim süreci tam da böylesi bir olağanüstü ortamda yaşanıyor.

Daralan alan

İktidarın ABD-Rusya arasındaki “gri” alanda yaptığı dansın alanı, bir yandan Ukrayna savaşının olası fırsatları üzerinden daha da genişlerken, öte yandan savaşın uzayıp gitmesiyle gittikçe daha tehlikeli ve gergin zemine dönüşüyor. Yüksek şiddet içeren istikrarsızlık ve gerilim eksenleri, pek hevesle üstüne atlanan “fırsatların” içinde hareket halinde!

Suriye ve Irak’ta “toprak ele geçirmeyi” hedefleyen askeri hamleler süreklileşirken, şimdilik Kürtlerle sınırlı olsa da Arapları da içine almaya yazgılı bir direnişle yüzleşiyor. Bu süreçte ön açan “mayın eşeği” olarak kullanılan “cihatçı” çetelerle kurulan derin ilişkiler, bölgesel ve küresel güçlerin her türlü açık-gizli faaliyetleriyle “mayınlanmış” bir alanda sürdüğü için, ancak olağanüstü gerilimlerle sarmalanıp yüksek risk üreterek sürebiliyor.

Kürt halkının demokratik bir cumhuriyette “anayasal statü” ya da “eşit yurttaşlık” veya “demokratik özerklik” olarak formüle ettiği özgürlük talebine karşılık olarak, artık hükmünü yitiren ama hala sürdürülen “çözümsüzlük” politikası artık her yönden zorlanıyor.

Düne kadar küfredip şimdi kapısını çaldıkları BAE ve Suudiler gibi güçlerin kendilerini dilenci olarak görüp aşağılaması, biriken mali, siyasi ve idari suçlar vb. sırtında taşımak zorunda olduğu diğer “ağırlıkları” da üstte sayılanlara eklersek, iktidar alanının tam da en çok gereksindikleri zamanda hareket yetenekleri kısıtlanıyor, hızı düşüyor.

İktidarın merkezi çekirdeğindeki farklı iktidar odaklarının çatışmaları bu sıkışmalar üzerinden güncelleniyor. Hepsi faşizmin kurumsallaşması sürecinin elemanı olmakta ortaklaşmakla birlikte, mevcut Türkçü-İslamcı faşizmin farklı “melez” nüanslarını temsil eden bu güçler, kaybetme olasılığı güç kazandıkça artan oranda birbirlerine pençe atıyor, devlet içindeki kendi nüfuz alanlarını koruyup büyütmeye, iktidarın olası bir çözülüşünde kendilerini kurtarmanın önlemlerini almaya çalışıyor.

“Reis” hep yapageldiği gibi dümeni oraya buraya bükerek süreci idare etmeye çalışsa da, şimdi gelinen aşamada nesnel sınırlara çarpmaya başlayınca öfke kontrolünü kaybedip hırçınlaşıyor. Bu kişi, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesinden (“Ben başta olduğum sürece İsveç ve Finlandiya NATO’ya giremez”), Miçotakis’le ilişkiye (“Artık benim için Miçotakis diye birisi yok”) olup biten her şeyi kendisinin birey olarak tercihine indirken, kendi halkına ağır hakaretler yapmaya (“Aç sefil geziyor, o kadar zam yaptığımız halde, rakıyı, birayı almaktan geri durmuyor”) ya da (“Sürtükler!”) dek uzanan bir geniş alanda öylesine asıp kesiyor; atış serbest!

Ama herkes de rahip Brunson olayındaki hızlı dönüvermeyi ya da düne kadar “15 Temmuz darbesini finanse etmekle” suçladıkları Suudi Arabistan ve BAE’lerinde saltanat süren aile-çetelerle aniden kucaklaşıverdiğini iyi biliyor! Gelin görün ki, günümüze dek çoğunlukla işe yarayan bu tür kıvrak dönüşler, bütün güçleri zorlayan dünyanın güncel olağanüstü ortamında eski ağırlığını kaybediyor, üstelik iktidarın şimdiki sıkışmışlığını gören muhatapları nezdinde eskisi kadar etkili olamıyor. Her zamanki “kıvraklıkla” yapılan NATO ile Madrid’deki el sıkışmanın Meclis’teki onaylanma süreci yakın dönemin zorlanma anı olacak.

Savaşın oluşturduğu puslu havada Putin-Lavrov ikilisinin hangi hesapları yaptıkları bütün boyutlarıyla ve netçe görülemese de; Rus devletinin, Türkiye devletinin iktidarı ve resmi muhalefetiyle “hassas noktası” olan Kürt sorunu ile oynayarak, TC ve ABD arasında gerilim yaratıp NATO’nun iç dengelerini bozmak ve o arada da Türkiye’yi Suriye’de batağa sokup mümkünse kendilerine bağımlı hale sokmak istediği görülüyor.

Ancak, aynı Rus devleti aynı zamanda, yoğun ilişki içinde olduğu Suriye devletinin Kürtlerle ortaklaşa bir askeri direniş hattı kurmasını da engellemiyor, hatta kim bilir, belki de teşvik ediyor. “Türk sopası” kullanarak Kürtleri “ehlileştirmeye” ve Esad’la kazanımlarını koruyamadıkları elverişsiz anlaşmalar yapmaya zorladıkları açıkça görülebiliyor.

Fanteziler ve gerçekler

Ekonomi alanındaki derin krize gelirsek:

2022 ilk ve ikinci çeyreğinde sanayi şirketleri ve bankaların açıkladığı kazançlardaki olağanüstü artış, olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan emekçilere çeşitli hizmetleri sağlayabilmek için imkân yaratacak bir “artan oranlı servet vergisinin” tam da zamanıyken, iktidarın son dönemde yoğunlaştırdığı heteredoks ekonomi politikalarıyla tam tersi yönde hareket ettiğini ve yoksullardan zenginlere servet aktarışını hızlandırdığını netçe gösteriyor.

Faizler düşürülürken, bu yolla artacak enflasyon yüzünden başta sıkıntı yaşansa da büyümenin ve ihracatın artacağını ama liranın düşen değeri yüzünden pahalılaşacak ithalatın azalacağını ve o arada kolaylaştırılan kredi kullanımı yoluyla başta KOBİ’ler olmak üzere sermayenin şimdi ithal edilen ara malların yerli üretimine yatırım yapacağını iddia etmişlerdi. Böylece yaratılacak yeni iş imkanlarıyla işsizlik azaltılacak ve üstelik ekonomi ithalata bağımlılıktan da kurtulacaktı.

Evet, bekledikleri gibi büyüme, enflasyon ve ihracat arttı! Ama enflasyon artışı yoksullardan sermayeye servet aktarımı anlamına geldi, artan ihracat da ihracat yapan sermaye güçlerine yaradı. Gelin görün ki, yapılan hesaplarda azalması gereken ithalat ihracattan çok daha fazla arttı!

Ufak bir şeyi unutmuşlardı, öylesi bir dönüşüm ancak bir sosyalist iktidarca ya da şayet kapitalist bir ekonomide denenecekse de çok çeşitli yollarla yoğun devlet müdahalesi ve en azından sermaye hareketlerinin sıkı kontrolüyle gerçekleşebilirdi, günümüzde tam tersinin geçerli olduğu neoliberal ortamda değil!

Cebine girene bakan büyük sermaye güçleri, kendilerini hiçbir kısıtlamaya tabi tutmayan neoliberal koşullarda, ancak uzun yıllar içinde sonucunu alabileceği yatırımlar yapmak yerine, resmî kurumlardan düşük faizle aldığı parayı kendi bankalarından serbest piyasanın belirlediği yüksek faizle satıp en bayağı, en aşağılık yoldan “kravatlı vurgunculuk” yaparak kazançlarını %700 civarında arttırmayı tercih etti! O arada “düşük faizle” sermayeye aktarılan kaynaklar yüzünden devletin hazinesi yağmalanıyor mu, ne gam, nasıl olsa boşalan hazine karşılıksız para basılarak ve yoksullardan toplanan dolaylı vergileri arttırarak yeniden doldurulabilir!

Banka sahibi olacak kadar büyük imkanlara sahip olmayan KOBİ’ler de, kendilerine sağlanan kredi kolaylıklarıyla aldıkları paraları, hiçbir kısıtlamaya tutulmadıkları neoliberal ortamda çileli yatırım zorluklarında çırpınma yerine, piyasa imkanlarında vurgunculuk yaparak kullanmayı tercih ettiler. Kazanabildiler mi ya da ne kadar kazanabildiler, işte orası bilinmez, orada da büyüklerin borusu öter!

“Çin modeli” imiş! Hadi canım sende, orada herkesin bildiği gibi devletin ve ÇKP’nin hegemonyası var, sen herkesin/her sermaye grubunun sınırsızca kendi özel menfaatinin peşinde koştuğu neoliberal okyanusta çırpınıyorsun! Ha, şimdi gelinen noktada, sırada süren neoliberal politikalarla birlikte (!) keyfi sermaye kontrolleri, bankalardaki hesapların dondurulması falan varsa, ki olabilir, “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” değil mi, neden olmasın; işte o zaman bambaşka bir duruma sıçramış oluruz: “Her şey” imkân dahiline girer ve o arada elbette yoksul halkın meşru isyanı da!

Sonuçta, atılan anti-emperyalist nutuklar havada balon olup uçarken zenginlerin daha zengin, yoksulların daha yoksul olduğu bir dönem yaşandı ve hızlanıp yoğunlaşarak sürüp gidiyor. “Zaten hep böyle değil mi?” derseniz, evet tabiî ki haklısınız; ama şimdi bu süreç kısa bir zamana sıkıştırılarak hızla, yoğunlaştırılarak uygulandı- uygulanıyor ve zaten yoksullaştırılan emekçiler böylesi çılgınca bir saldırı sonrasında domates, soğan ve patatesi taneyle almaya, ekmeğin dilimini hesap etmeye başladı, bıçak kemiğe dayandı!

Sonuçta iktidarın etrafını kuşatan bir öfke patlaması oluştu. Üstelik, liranın değerinin düşmesi ve enflasyonun yükselmesi, birbirini kışkırtıp hızlarını arttırarak halen de sürüyor!

Bu noktada, bağırıp çağırarak ortodoks ekonomi politikalarına dönülmesini talep edenler de, böylesi bir dönüşün/sözgelimi aniden arttırılan faizlerin geldiğimiz güncel aşamada büyük çoğunluğu iktidarın yelpazesinin altına sığınan binlerce KOBİ’yi hızla iflasa sürükleyeceğini, dolayısıyla üstelik tam da seçim sürecinde iktidarın öyle davranıp kendi tabanını vurmasının intihar anlamına geleceğini, yani öyle kolay bir çıkışa sahip olmadığını göremiyor! Kaldı ki, öyle bir ani dönüş mecbur kalıp yapılsa bile, yoksullaştırma politikalarının başka yolla devamından başka sonuç üretemeyecek ve öfkeli yoksulları asla tatmin edemeyecektir.

6’lı masanın iç yüzü

Resmî/sistem içi muhalefet olan 6’lı masa, Reis odaklı mevcut iktidar koalisyonunun yarattığı kaotik ortamı kaosa doğru sürüklemeye başlamasının devletin varlığını riske soktuğunu gören bazı devlet fraksiyonları ve aynı gerçeğin, şimdi sıçrayarak artan kazançlarına rağmen kapitalist sistemin akışında pürüzler yarattığını gören TÜSİAD odaklı finans-kapital güçlerinin endişeleri ve ihtiyaçlarının sözcüsüdür. En büyük korku, mevcut durumun sürekli derinleştirdiği toplumsal istikrarsızlığın, anti-kapitalist ve halkçı-demokratik inisiyatiflerin önünü açtığı-daha da fazlasıyla açacağı gerçeğidir.

6’lı masanın etrafında, siyasetin kısmen de olsa var olan özerk alanında konumlanan ve belirttiğimiz endişe ve ihtiyaçlarda devlet fraksiyonları ve finans-kapitalle ortaklaştığı iyi bilinen siyasal partiler/kadrolar oturuyor.

6’lı masa, Erdoğan öncülüğünde kurulmaya çalışılan yeni cumhuriyetin ana yapısına itiraz etmiyor. Bu güçler, Erdoğan’ın artık miadını dolduran keyfi reisliğine son vermek ve bu keyfi reislikten üreyip ortaya saçılarak, sermayenin mutlak egemenliğinde kurulması hedeflenen yeni cumhuriyete zarar veren kimi sorunları gidermeyi hedefliyor.

Yeni bir durum yaratmayacaklar: Evet, doğrudur, ordunun devletin oligarşik zirvesindeki ayrıcalıklı rolünü tasfiye ederek sermayenin mutlak diktatörlüğünün önünü açan Erdoğan’ın, o tasfiye sürecinde edindiği güce ve bazı tarihsel köklere dayanarak inşa ettiği şahsi diktatörlüğünü tasfiye edecekler! Peki, neden, burjuva karakterinde bir demokratik cumhuriyeti mi hedefliyorlar? Hayır!

Tıpkı geçmişte ordunun devletteki ayrıcalıklı rolünün, başlangıçta önünü açtığı sermaye birikimine kapitalizmin gelişmesinin belli bir aşamaya ulaşmasından sonra gittikçe büyüyen siyasal ve ekonomik pürüzler yaratması gibi; Erdoğan’da, devletin içinde kendisi odaklı bir ayrıcalıklı siyasal ve ekonomik alan yaratarak, sermayenin mutlak iktidarının gerçekleşmesi sürecini tıkıyor. İşte, 6’lı masa, sözcüsü olduğu küresel ve yerel sermayenin somut-tarihsel hareketinin önündeki başta Erdoğan olmak üzere bütün “pürüzleri” ortadan kaldıran bir “restorasyon” süreci sonrasında, özel bir sermaye cenneti yaratmayı hedefliyor!

6’lının hem “İttihatçı” hem de “Abdülhamitçi” olmayı becermeye çabalayarak sermayenin ve devletin acil güncel ihtiyaçlarını gidermenin toplumsal meşruiyetini sağlamaya çalışan gücü İYİP, mevcut AKP-MHP-Ergenekon odaklı iktidar alanından dökülenleri toplamakla ve suret-i haktan görünerek resmi siyasal sistemin sağın sağındaki kanadını kurmaya çalışıyor.

“Her şey” olmaya çalışırken gittikçe anlam ve ağırlık kaybı yaşayarak “hiçbir şey” olmakla yüzleşen CHP ise, aslında çoktan bitmiş siyasal ömrünü Kılıçdaroğlu’nun “kişiliksizlik” aşısıyla uzatıp, söz konusu yeni siyasal sistemin merkezini “acaba nasıl daha sağa çekebilirim” telaşıyla pek ince “balans ayarları” yapmakla meşgul. CHP merkezi sağa çektikçe kendi sağındaki güçlerin alanı ve toplumsal meşruiyeti artıyor, farklı renklerdeki faşist güçlerin önü açılıyor.

Yine de, CHP’nin aslında çok da özel bir şey yapmadığını belirtmek için geçerken vurgulayalım; burjuva demokrasisinin beşiği olan AB ve ABD’de de, “burjuva demokrasisinin tasfiyesi” süreci epey de heveslice yürütülmüyor mu? Attıkları her adımda yüzleştikleri halk muhalefeti hızlarını kesip dengelerini bozmasa, küresel egemenlerin tıkanan neoliberalizmi ya da bir biçimde egemenliklerini sürdürebilmenin tek çaresi olarak farklı tonlardaki neo-faşizmi yokladıkları açık değil mi?

Sermayenin somut-tarihsel hareketinin yeryüzündeki güncelliği, tarihte yaşanan sınıf mücadelelerinin siyasal alanda inşa ettiği demokratik kurumsallaşmayı önünde engel olarak görüp, tasfiye etmeye çalışıyor. İşte, gerek Erdoğan gerekse de 6’lı masanın siyasal aktörleri de, bu küresel eğilimin yerel yürütücüsü olarak, zaten henüz anayasal düzeyde kurumsallaşamamış ve ancak kazanılmış demokratik haklar zayıflığında olan ülkemizdeki demokratik alanı tasfiye etmek ya da daha da zayıflatarak sırf makyaja indirgemek istiyorlar.

Restorasyoncu 6’lı, “büyük devlet adamı” olarak gördükleri Erbakan’ı ve Türkeş’i yüceltiyor, dinbazlıkta ve özellikle Türkçülükte iktidarla yarışıyor. Irkçılık düzeyine düşmüş bir milliyetçilik ve dinbazlığın restorasyoncu muhalefetin Erdoğan “pürüzünden” kurtararak önünü açmaya çalıştığı sermayenin mutlak diktatörlüğünün de güncel harcı olacağı netçe görülebiliyor.

İşte, tam da burada, hayaller aleminde yaşayan bazıları için soğuk duş olsa da hemen belirtmeliyiz ki, velev ki 6’lı masa iktidar olsa bile, halkçı-demokratik bir güç alanı tarafından zorlanmazlar ve meydan sadece onlara kalırsa, laiklik belki söz olarak bolca konuşulacak, ama şimdikinden farkı sadece farklı biçimlere bürünerek sürüp gidecek dinbazlığı gizleyecek “asma yaprağı” olmaktan öte gidemeyecek. Sermayenin sürekli daha fazla yoksullaştırdığı halkı-işçileri “uyuşturma” aracı olarak dini bir araç olarak kullanmayı hedeflediği görülüyor.

Aynı yönelim, sermayenin sıçramalı büyüme için gereksindiği bölgesel hegemonya ihtiyacına da cevap verecektir: Yeni sermaye cumhuriyetinin, siyasal alanının merkezine, bölgesel hegemonyanın-yayılmacılığın gereksindiği iç toplumsal asabiyeti sağlayacak Türkçü-ırkçılıkla birlikte, bölgedeki askeri yayılmacılığı “İslamın kılıcının hükmü” olarak meşrulaştıracak dinbazlığı da yerleştirmeyi hedeflediği çok açık.

Laiklik artık ancak halkın onu sermayeye ve devlete fiilen dayatmasıyla kendisini var edebilecek. Ve elbette, böylesi bir laiklik, eski dönemin despotik laikliğini değil halkçı-demokratik bir laikliği kendisine zemin yapacak, daha da ötesine sıçrayabilmek için ayağını emekçi halkın zengin besleme kaynaklarına sahip olan toprağına basacak.

İşte, sermaye sömürüsünü sürdürebilmek için dine muhtaç olup laikliği budar ya da tasfiye ederken, özgür ve mutlu olacağı bir yaşam peşinde olan bütün halk güçlerinin ve özellikle de sermayenin baş düşmanı olan işçi sınıfının laikliğe sahip çıkacağı ve onu kendi ihtiyaçlarına göre uyarlayarak yeniden yapılandıracağı yeni bir sürecin inşa edilmesi gerekiyor.

Ve zaten, mevcut dinbaz şeytanların yapıp ettiklerine tepkinin yarattığı özgürlükçü toplumsal bilinç, böylesi bir sürecin yürütülmesini hem kolaylaştırıyor hem de dayatıp zorunlu hale getiriyor! Sermaye halka ırkçı-dinbaz bir deli gömleği giydirmeyi hedeflese de, özellikle Gezi’de de açıkça görüldüğü gibi, halk güçleri özgürlük arayışında!

Kürt sorunu mu; 6’lının şu ana dek iktidarın Kürtlerle ilgili politikalarına eleştirileri neden “daha sert” olmadığı üzerine oldu, öyle değil mi! Eh, ne de olsa iktidarın ateşten koltuğunda oturmadan muhalefetteyken asıp kesmek kolay!

Geldiği aşamada artık ülke çapından çıkıp yerleştiği bölgesel dengelere de sığmamaya başlayınca dünya dengelerine yerleşen Kürt sorunu, güncel olarak da bizzat TC tarafından NATO sorunu haline getirildiği bir seviyeye sıçratıldı! Kürt sorununun; hiçbir farklı “çözüm” üretmeyen 6’lı masa tarafından da, (mevcut devletin kurucu kodlarından birisi olarak, iktidarı ve muhalefetiyle ortaklaşılan ama) artık ulaşılmasının imkansız olduğu netçe görülebilen bir hedefe doğru inatla sürüklenmeye çalışılacağı anlaşılıyor.

Bu hedef, çok sade bir dille özetlersek, “çözümsüzlük” politikaları üzerinden zaman kazanılarak Kürtlerin asimile edilmesi, asimile olmayanların da sınır dışına sürülmesidir! Ne anlama geldiğini, nasıl hayata geçebileceğini herkes tahmin edebilir. Peki, neredeyse 100 yıldır hedeflenilmesine ve devletin bütün olanaklarıyla yüklenmesine rağmen ulaşılamayan bu amaca, Kürtlerin direncinin hiç olmadığı bir seviyeye yükseldiği günümüz koşullarında ulaşılmasının artık imkânsız olduğu ve böylesi bir ırkçı politikanın toplumu sürekli zehirleyen bir kanser hücresini beslemekten başka bir anlamı olamayacağı açık değil mi? 6’lı masanın “restorasyonunun” sınırları Kürt sorununa yaklaştıkça gerilir, hatta daha da darlaşabilmek için içe doğru bükülmeyi bile deneyebilir. Kürt sorunu, 6’lı masanın en zayıf noktalarından birisidir.

Ekonomiye gelince, Kılıçdaroğlu’nun söylediğine göre kaptan köşküne Ali Babacan oturacak, yani (neredeyse doğrudan Londra’ya bağlanılarak) ortodoks neoliberal politikalar uygulanacak! Yani, Babacan, kendisi gibi emperyalizmin sadık uşağı olan Mehmet Şimşek’i de muhtemelen yanına alarak, ülkeyi emperyalizmin zirvesindeki açgözlü çakalların ve yerli ortakları olan TÜSİAD odaklı finans kapitalin sofrasına servis edecek!

O arada, ülkedeki siyasal alanda da, Kontrgerilla ve Mafyanın egemen olduğu Çiller döneminin İçişleri Bakanı Akşener Başbakan olacakmış; madem öyle, laiklikten sorumlu devlet bakanlığına Karamollaoğlu, Suriye politikalarının sorumluluğuna da Davutoğlu getirilsin!

İşte, Erdoğan’a seçenek olarak inşa edilmeye çalışılan 6’lı masanın yapısının da açıkça gösterdiği gibi, egemen güçlerin (tıpkı küresel düzeyde olduğu gibi yerelde de) artık “çözüm gücü” olma kapasiteleri çok zayıf! Şimdilerde, bataklıkta boğulmadan yaşamayı becermekten başkasını yapamıyorlar, kopardıkları onca gürültüye rağmen bilinçleri ve pratikleri çıkışsızlığı sürdürmekten, başka her şeyi sermaye birikiminin rasyonellerine indirgeyen yazgılarının alınlarına damgaladığı kör bir inatla “sonsuz kötü”de çırpınmaktan başka bir şey üretemiyor.

Halkın seçeneği!

Başta işçi sınıfı, Kürtler, kadınlar, Aleviler, doğa dostu ekolojistler, barışseverler ve her kesimden gençler olmak üzere bütün halk güçleri, oldukça zorlu ama geleceği belirleyecek düzeyde tarihsel ağırlığa sahip olan bir güncel “alın yazısı” ile yüklüler.

Bu “alın yazısı” ama pek bilinen türünde olduğu gibi, “önceden”, “dışardan” ve “mutlak” olarak yazılan ve “belirlenimsiz” bir hayali varsayım değil; toplumsal gerçekliğin bütünsel varlığının dinamik zenginliği içinde farklı olasılıklarla birlikte var olan, ancak “içerden” müdahaleyle, ancak diğer olasılıklara rağmen-onlarla itiş-kakış sürecinde “belirlenerek” fiilileşebilecek “potansiyel” bir alın yazısı, yani “mutlak” değil “somut-tarihsel” bir potansiyel olarak var!

Faşizmin kurumsallaştırılması sürecinde sıkıştırıldıkları yerden çıkmak ve acil ihtiyaçlarını ele geçirmek için mücadele eden farklı toplumsal güçlerin yarattığı her toplumsal hareketlenmede güç toplayan bu “gerçek” potansiyeli, şimdi egemenlerin tek başına hakim olduğu siyasal ve toplumsal gerçekliğe kendisini dayatabilecek bir güç seviyesine sıçratmak gerekiyor.

Evet, gerçekliğin içinde var olan ama henüz ancak “olasılık” düzeyinde bir güce sahip olan “gerçek” bir olasılık, ona uygun hamlelerle güç kazandırarak fiilileşmesini sağlayacak “öncülüğü” talep ediyor!

Peki, nasıl?

Evet, dayatılan yoksullaşma ve hiçleştirilmeye karşı kendisini “savunan” toplumsal güçlerin (“Direniş Fraksiyonunun”) oluşturduğu “Halkın Barajı” sürekli tahkim edilmeli, yapılan her yeni saldırı geri püskürtülmelidir; ama aynı zamanda, “savunmaya” bakışımlı var olan bir tutumla, sadece acil ihtiyaçlarla kendisini sınırlamadan (aslında kendileri de çoklu krizlerle sarsılan) egemen güçlere “halkın egemen olma hakkı” dayatılmalıdır.

Evet, halkın elinden koparılarak alınan temel hakları savunmayı kendisine destek yapan ama sürekli ileri hamlelerle kendi alanını genişleten, kendisini- kendi bağımsız düzen hedefini egemenlerin düzenine dayatan bir süreç inatla ve cüretle inşa edilmelidir. Sadece savunma değil, aynı zamanda saldırı!

Evet, gün bugündür!

Artık nerdeyse en sıradan yurttaş bile hissedebiliyor, ülkenin karanlık bir tünele sokulduğu ve toplumsal yaşamın güncel akışında cinnet hallerinin sıkça görülmeye başlandığı güncel koşullarda yaşamaya çalışıyoruz.

Ancak, bu karanlığın bilinçleri baskı altına alıp eğip-bükerek ezip köreltmesine izin vermemek gerekiyor. Aynı güncellikte, devlet ve sermayeden bağımsız halkçı-demokratik bir seçeneğin güçlenmesinin hatta egemen olmasının koşulları da mevcut:

Evet, egemenler tarafından bir cehennemi bataklığa doğru sürüklendiğimiz güncellikte; halkın, kendi ihtiyaçlarını esas alan bir mücadele içinde egemenlere ait kurum ve yönelimlerden kopuşarak bütün zenginliğiyle/bütün halleriyle özneleşmesinin koşulları da oluşmuştur.

Mücadele sürecinde “kendisi” olan/özneleşen halkın kendisini egemenlere dayattığı bir özel toplumsal hareketin içinde kazanacağı güçtür ki, toplumsal yaşamı özgürleşmeye ve refaha kavuşturacak siyasal bir yönelimin önünü açacak ve kendisini sürdürebildiği oranda iktidar seçeneği seviyesinde ağırlık kazanmasını inşa edecektir.

İşte, toplumsal gerçeklik neredeyse bağıra çağıra toplumsal ve siyasal güçleri halkçı-demokratik bir zeminde ortaklaşarak kendi güncel ve tarihsel ihtiyaçlarını esas aldıkları bağımsız seçeneklerini yaratmaya ve egemenlere dayatmaya çağırıyor.

6’lı masa ve Reis odaklı iktidar alanı, birbirleriyle didişirken sertleşen ama halkın kendi ihtiyaçlarını gündeme sokacak düzeyde özneleşmesini engellemek konusunda (ya da tersinden okuyacak olursak, halkın ancak sermaye tarafından “sağılacak inek” olarak var olabileceği tutumunda) hemen ortaklaşıveren egemenlere ait iki farklı blok!

Bu iki blok, egemen güçlerin farklı seçeneklerini temsil ediyorlar.

Her iki egemen bloğun da halkın değil sermayenin çıkarlarını savunduğu ve sermaye güçlerinin ülke zenginliğinden çekip aldıkları hızlanıp-yoğunlaşarak artarken o zenginliklerin yaratıcısı emekçilere düşen payın sürekli azaldığı koşullarda; halkın sermayenin saldırılarına karşı kendini savunabileceği barikatını inşa etmek ve aynı mücadelenin içinde ve aynı anda, halkın kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir yeni düzeni fiilen inşa edebilmesine destek ve öncü olarak, halkçı-demokratik seçeneği sermaye güçlerine dayatmak günün acil görevi!

Birbirinin içine geçen üç mücadele alanına aynı anda yüklenmek gerekiyor: İşçi sınıfının sermayeye karşı sosyalizm mücadelesi, kapitalizmin güncel aşamasının yarattığı sorunlara karşı kendi durdukları yerden mücadele eden anti-kapitalist mücadeleler ve demokrasinin sadece haklar düzeyinde bir yüzeysellikte ancak tutunarak anayasal bir düzen düzeyine yerleşememesinin yarattığı ülkemize özgü sorunlara karşı halkçı-demokratik mücadeleler!

Sorun, söz konusu farklı toplumsal güçlerin/süreçlerin ortaklaşa konumlanabilecekleri uygun zemini yaratabilmek ve aynı güçlerin/süreçlerin (kendi bağımsız pratiklerini meşru gören ama aynı zamanda) ortaklaştıkları bir pratiği mümkün kılacak ortak hedefi toplumsal gerçekliğin belirlenimlerinin içinden geçerek keşfedebilmektir.

Gerçeklik ve olasılıklar

Günümüzün kaotik ortamı, zengin bir bütünsellik olan gerçek varlığı asla yüzeye vurup görünen haliyle sınırlanamayacak “toplumsal gerçekliğe” zaten içkin olan dinamik zenginliği bütün halleriyle açığa vuruyor; toplumsal yaşam, gittikçe artan hızda hareket ediyor ve o akışın içinde açılıp saçılarak hepsi kendisini güçlendirmeye çalışan zengin olasılıklar üretiyor.

Yüzeyden bir bakışla bir karmaşa gibi görünen bu güncelliği, daha derin bir bakışla değerlendirince, sistemin çözümsüzlük içinde çırpınmasının yarattığı “egemenlere ait anaforları” ve acil güncel ihtiyaçları için ettiği mücadele süreci aktıkça derinlere doğru kök atarak kalıcılaşmaya başlayan toplumsal güçlerin yarattığı “emekçi-halkçı anaforları” görebiliriz.

İşte, aynı gerçekliğin içinde birbirine zıt toplumsal ve siyasal “anaforlar” var! Egemenler sadece kendilerini gösterse ve aslında daha güçlü ve egemen oldukları için kısmen haklı olsalar da; komünistlerin, farklı yapılara ve biçimlere bürünerek hareket eden farklı halk güçlerinin egemenlerle çarpışmaya yazgılı olan hareketlerine yoğunlaşmaları gerekiyor.

Zamana yayılarak süren tarihsel bir hesaplaşma momentinde olduğumuz hissediliyor ve bu hesaplaşmanın ürkütücü ama daha fazlasıyla özgürleştirici ağırlığı da bilinçleri sarsıp, zorluyor.

Yüzeydeki egemenlere ait parlak-gürültülü görünümlere aldanmadan ve egemenlerin aslında tarihlerinin en ağır krizlerinden birinde çırpındıklarının bilinciyle kuşanarak, şimdi “altta” olan ama muazzam güçlenme potansiyeliyle dolup taşan halk hareketleriyle içli dışlı olmak, onlardan öğrenip-onlara tarihsel bilinci taşımak, kimi zaman iğneyle kuyu kazma sabrını gösterirken bazen de cesareti ve cüreti inşa etmek, öne atılıp hareketin önündeki engelleri temizleyerek ön açmak gerekiyor.

Evet, Erdoğan odaklı iktidar koalisyonunun ve onun sistem içi muhalefeti 6’lı masanın, halkın arayışlarını bilinçlerdeki bulanıklıkları istismar ederek içermeye çalışan egemenlere ait politikaları teşhir edilmeli; ama elbette sadece bu yetmez, halk hareketinin farklı biçimlere bürünerek zenginleşen özneleşme çabalarının bütün diğer ihtiyaçları da görülüp cevaplanmalıdır.

İşçi sınıfına, anti-kapitalist ve halkçı-demokratik toplumsal güçlere ait her mücadele, kendi durduğu yerden-kendisi olarak meşru görülerek kabul edilmelidir. Ancak, açıktır ki, farklı ihtiyaçlar için yapılan bu farklı mücadelelerin kendi hedeflerine varabilmesi için, içinde var olduğu “güç ilişkileri” alanının rasyonel ihtiyacına cevap verebilmesi ve “ortak düşmana-egemenlere” karşı özgün biçimlerde “ortaklaşabilmeyi” becermesi zorunludur. Aksi durumda, kendi aralarında en sert gerginlikleri yaşadıkları günümüzde bile tarihsel derinliğe sahip bir iktidar bilinciyle davranarak halka karşı “ortaklaşıveren” egemenler, “birbirleriyle irtibatsız-parçalı” halk güçlerini kolayca kontrole alabilecektir.

Ortaklaşma ise, saf bir iyi dilek düzeyinde kalmayıp fiili bir gerçeklik olacaksa, toplumsal gerçeklikle iç içe geçerek-onun içinden çıkıp gelerek inşa edilebilir.  Bu inşa, “güncel” kertede, “ortak düşmana” karşı “güncel” pratikteki dayanışma ihtiyacıyla “belirlenerek” oluşabilecek bir alanda konumlanarak sağlanabilir. Aynı anda ve bakışımlı olarak, inşa faaliyeti, akan süreç içinde olup biten her şeye zaten içkin olan politikliği uygun biçimde sürekli vurgulayarak öne çıkarılacak “tarihsel” bir bilinçle de beslenmeli, egemenlerin siyasi seçeneğine karşı halkın siyasal seçeneğini de barındırmalıdır.

İşte, güncellikle tarihselliğin, siyasal olanla toplumsal olanın iç içe geçeceği böylesi bir özgün “ortaklaşmayı inşa sürecini”, çubuğu güncelliğe ya da tarihselliğe doğru uygun zamanlarda bükerek yürütmek; mevcut egemenlik sistemine karşı işçi sınıfının, anti-kapitalist toplumsal güçlerin ve bütün halkçı-demokratik güçlerin “ortaklaştıkları” programı/seçeneği parlatmak ve bu seçeneğin fiilen inşa edileceği karmaşık-zorlu bir mücadele sürecinin içinde ve önünde olmak gerekiyor.

Öte yandan, güncelliğin özel bir durumunu da vurgulamalıyız.

Faşizmin kurumsallaşması sürecinin ilerlemesi ve aynı zamanda, ona karşı başta Kürt halkı ve kadınlar olmak üzere, işçilerin, öğrencilerin, ekolojistlerin ve Alevilerin verdikleri mücadelelerin fiilen inşa ettiği “Halkın Barajının” faşist sürecin hızını kesip zorladığı özel bir andayız. Bu anın/momentin, “Gezi ve sonrası” diyebileceğimiz dönemin “finali” olduğunu, söz konusu dönemin yeni bir dönemi yaratmanın doğum sancılarını yaşadığını saptayabiliriz.

Aslında kendisinin öncesinde verilen mücadelelerin gücüyle beslenen ama kendisi olarak bir anda patlayan Gezi’den sonra inip çıkarak sürüp gelen sürecin epey uzayan özel bir “final” anında bulunuyoruz. “Kendisi” olabilecek bir güce ulaşma potansiyeliyle dolu olan yeni bir dönem, özgün dinamiklerden beslenerek güç kazanıyor; evet, doğmakta zorlanıyor ama doğmaya çalışıyor.

Gezi’nin yarattığı toplumsal hareketin/enerjinin, bir zamandır yaşanan toplumsal mücadeleler içinden doğmaya çalışan yeni dönemin ihtiyaçlarıyla eğitilerek zenginleştirilip yeniden yapılandırılması ve içerilerek yeni dönemin kurucu ögelerinden birisi yapılması gerekiyor.

Gezi’yi arkasına alan ve onun “Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacak” sözüne sadık kalan; ama yeni bir Gezi’yi “bekleme” ya da Gezi’yi aynen tekrar etmeye çalışma tutumlarından uzak durarak, onun eksik ve zaaflarını görüp aşan, kendisini faşist kurumsallaşmanın tasfiye edileceği özel bir sürecin içinde var eden ve aynı zamanda halkın iktidarlaşacağı demokratik bir cumhuriyetin fiilen inşası zeminine yerleştiren bir yeni mücadele dönemi!

Solun durumu

Tarih bütün farklı halleriyle sol güçleri sahnenin önüne hem de acil olarak çağırırken, solun uygun bir siyasal konum alamadığı, alamadığı oranda anlam ve güç kaybına uğradığı, kendi içine kapalı-kendisiyle dolu- kendine sevdalı bir dar alanda sıkıştığını saptayabiliriz.

İşte, “Tarih” sola “Haydi!” diyor, ama sol güçler sürecin bir bütün olarak özgünlüğünü ve ihtiyaçlarını kavramakta yetersiz kalıyor.

Gezi’den itibaren, aslında tam da Gezi’nin rüzgarını arkasına alarak hızla güçlenmesi gerekirken tam tersine zayıflayan sol, en son 1 Mayıs gösterilerinin de gösterdiği gibi, güç kaybetmeye devam ediyor. Hatta, öyle oluyor ki, güç kaybının yanı sıra daha ağır bir travmatik duruma düşerek, sol güçlerin “anlam kaybına” da uğramaya başladığını görüyoruz.

Öyle ya, tam da varlığının esas sebebi olan politik öncülüğü en acil ihtiyaç olarak ortaya çıktığı anda pratikleştiremezse, en azından elinden geldiğince cevaplamaya çalışmaz ve esas olarak kendisine dönük bir duruşla yetinirse, sol neden var?

Var olmak sırf isteğe, niyete, ısrar ya da inada, kendisini bir biçimde beceri göstererek sürdürmeye indirgenmişse, böylesi bir varoluşun sırf kendi “dar” alanında sıkışması, toplumsal ve siyasal güç ilişkileri alanında ise “ihmal edilebilir bir nüans” haline düşmesi kaçınılmaz değil mi? Var oluşunun “içeriği” tam da gerektiği anda pratikleşmezse o “içeriği” kaybetmek ve dolayısıyla “anlamsız” olmak kapıyı çalmaya başlamaz mı?

7’li ittifak

Başkalarını ihmal edelim ve aslında böylesi pratik için en uygun çaba içinde olan 7’li ittifakın ne yaptığına bakalım:

7’li ittifakı doğru bir hamleyle bir araya getiren HDP’dir.

HDP içindeki 5 sol siyasal hareketi ve bağımsız sosyalistleri de içine katarsak, HDP’nin omurgası olan Kürt siyasal hareketi, HDP içinde olan sol güçlerle “dar”, dışında olanlarla “geniş” bir ittifak alanı inşa ederek, Kürt sorununun çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesi ile bakışımlı olarak yol alabileceği gerçeğine uyumlu bir politik tutum alıyor.

Hangi tutumun doğru olduğu tartışmasını ihmal ederek bakacak olursak, sol siyasal güçler de, muhalif toplumsal ve siyasal alanda en güçlü, en yoğun ve en kitlesel bir gerçekliğe ulaşmış olan Kürt halk hareketinin yasal-meşru alandaki siyasal temsilcisiyle “dar” ya da “geniş” bir alanda “ittifak” yaparak, ülke gerçekliğinin mevcut koşullarıyla uyumlu bir konumlanma içine girmiş oluyor.

Üstelik, solun tarihsel geçmişi içinden çıkıp gelen ittifak alanındaki sol güçlerin, sırf kendileriyle sınırlı olmayan hatta onu katbekat aşan oldukça yaygın bir gücü ve toplumsal meşruiyeti temsil ettiği açıktır. Bu güçlerin, böylesi bir sağlıklı ittifakın yaratacağı güven üzerinden şimdi “küskünlük” içinde protestocu bir tutumla köşesine çekilen ya da CHP’nin etki alanına savrulan sol güçleri yeniden asgari bir sol zeminde toplayabileceği açıktır.

Yaklaşan seçimlerin diliyle konuşacak olursak, bugünkü gerçeklik içinde, ittifakın omurgası olan Kürt siyasal hareketinin %10’luk bir potansiyeli, sol güçlerin de (ittifak üzerinden) %5’lik bir potansiyeli toplayabileceğini tahmin edebiliriz. Olası %15’lik bir güç alanı ise, gerçekleştiği andan itibaren hem daha büyük bir güce ulaşmanın zeminini oluşturur; hem de yaratacağı halkçı-demokratik enerjiyle, sürekli daha sağa doğru savrulan egemenlerin siyasal alanının baskısı altında kötürümleşen toplumsal güçlere diriltici bir temiz hava soluyarak kendine gelme imkânı sağlar.

Şayet ittifak olmazsa, Kürt siyasal hareketi ilk anda %10’luk potansiyelini koruyabilir, ancak hedefine doğru yol almakta önemli bir kaldıraç olan Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinden güç almakta zorlanacağı için, akan süreç içinde bir müddet sonra güç kaybına uğrama tehlikesiyle yüzleşecektir. Bu tehlike, Kürt siyasal alanı içindeki “uzlaşmacı” ya da tersinden protestocu-öfkeli “sol” tutumların önünü açabilir ve istenilmeyen sonuçlar yaratabilir. Üstelik, şimdi oluşan “yeni inisiyatifler kazanma” fırsatı da kaçırılmış olur ki, Kürt siyasal hareketinin en hassas olduğu konulardan birisi olan, “anı kazanma” ya da her durumda “bir adım ileri” atabilme kapasitesi pratikleşmediği için, sert koşullarda yaşanan mücadelede derin hasarlar alınabilir. Süreç, böylesi hataları kaldırmayacak bir gerginlik, hız ve yoğunlukta yaşanıyor.

Sol güçler ise, Kürt halk hareketiyle ittifak üzerinden olağanüstü bir canlanma imkânı yakalayabilir. Şu anda HDP içinde konumlanan sol güçler, bu imkânı hak ettiği biçimde kullanamamış, daha çok Kürt hareketinin pratik imkanlarından faydalanma gibi zayıf tutumlar üretebilmiştir. Olumlu açıdan bakarsak, Kürt halkının özgürlük mücadelesine güçleri oranında pratik destek verdiklerini ve onun meşruiyet üretmesine kolaylık sağladıklarını söyleyebiliriz. HDP dışındaki güçlerden, Halkevleri, kazandığı imkânı değerlendirememiş, TİP ise tam tersine iyi değerlendirerek büyük bir inisiyatif kazanmıştır. Ancak, söz konusu inisiyatifin kalıcı olup olmayacağı henüz belli değildir. Öte yandan, TİP’in kazandığı inisiyatifin HDP’nin meşruiyet alanını genişlettiği açıktır.

Sonuç olarak, evet, HDP ile ittifak sol güçlere güçlenmeleri yönünde imkân sağlamaktadır, ama bu imkânın doğal sonuçlarına ulaşması “çantada keklik” değildir ve özel kapasite talep etmektedir. Öte yandan, eğer ittifaka katılan sol güçler, kendi meşreplerince inisiyatif kazanırlarsa, TİP örneğinde görüleceği üzere, HDP açısından da olumlu sonuçlar yaratılmaktadır.

Peki, 7’li ittifak şimdi ne durumda?

Hem HDP hem de sol güçlerin ittifakın gereksindiği hassaslık, yoğunlaşma, hızlı ve cüretli davranma tutumlarını üretemediği görülüyor. Çağrı ile yaratılan umut, beslenememiş, zayıf bırakılmıştır. Çağrı sonucu oluşan ittifak henüz kendisini açıkça ilan bile etmemiş-edememiş, kendisini Cumhur ve Millet ittifaklarından ayıracak programını netleştirememiştir. Merkezi irade eksikliği yapılmaya çalışılan yerel çalışmalara katılımı zayıflatmakta, etki gücünü azaltmaktadır.

İttifakın kendisinden beklenen çıkışı yaratabilmesi için, kendisini pratik varlığı ve programıyla netçe ortaya koyması, her bileşenin kendi özel pratiği dışında süreklileşmiş bir ortak pratik üretebilmesi, seçimlerle sınırlı olmayan bir tutumla halkın acil ihtiyaçları için yaptığı mücadelelerin içine boylu boyunca girerken, elbette yaklaşan seçimlerin talep ettiği tutumları da yaratabilmesi gerekmektedir. Ancak, her iki alanda da yeterli ilerleme sağlanamamakta, hatta böyle bir ihtiyacın çok da acil olmadığı “gizli kabulü” üzerinden, “soğukkanlı ve sağlıklı adımlar atma” gibi bir “meşru” örtünün arkasında gizlenerek “zaman geçirme” tutumu hâkim olmaktadır. Neyin beklendiği belirsizdir ya da belirlidir de açıklanmamaktadır.

Bu zaafların sorumlusu, esas olarak HDP ve EMEP’tir.

EMEP, artık klasikleşmiş ve herkesçe iyi bilinen tutumuyla, süreci zamana yaymaya çalışmaktadır. HDP’nin sunduğu İttifak programı uzun süre EMEP’te bekletilmiş, aslında EMEP’in ideolojik konumlanışıyla herhangi bir uzlaşmazlığı olmayan, önerileriyle zenginleşebilecek bu programla ilgili öneriler büyük zaman kaybıyla getirilmiştir. Son günlerde nihayet üstünde anlaşılan ortaklaşma metni için aylarca neden beklendiğinin mantıklı bir açıklaması yapılamaz.

EMEP’in ittifakın içinde hegemonya kurmaya ya da ağırlık kazanmaya çalışması meşrudur, ancak bunu ittifaka sahip çıkıp güçlendirerek yapmayı becerebilmelidir. Aksi, ittifaka “dışsal” bir kendini dayatmaya dönüşür ve hiçbir sonuç alamaz.

HDP ise, başlangıçtaki heyecanını ve hızını kaybetmiş, EMEP benzeri bir tutumla süreci zamana yayma tutumunu benimsemiş durumdadır.

HDP’nin kendisini var ettiği Kürt halk hareketinin acil sorunlarına cevap üretmeye çalışması, özel kampanyalar düzenlemesi meşrudur ve hatta zorunluluktur. Keza, iktidarın süreklileşen baskılarıyla uğraşmak zorunda olmasının yarattığı zorlanmalar da anlaşılır bir durumdur. Ama, her iki durum da HDP açısından “yeni” değildir ve zaten kurulan ittifak biraz da bu sorunlara çözüm ihtiyacıyla oluşmuştur.

“Acaba HDP’nin ‘3. Güç’ olma konusunda endişeleri veya kararsızlığı mı var?” ya da “Acaba HDP bu ittifakı sadece seçimlere endeksli mi kurguluyor?” soruları gündemleşmektedir.

Öte yandan, ittifakın oluşumunu sürece yaymayla aynı anda, seçim sürecinin ögelerinden olan “başkanlık seçiminde” yapılabilecek “taktik” manevralara şimdiden ve hak ettiğinden fazla ağırlık verilmekte, söylemde “3. Güç” olmak bolca kullanılsa da, güncel pratikte 6’lı masanın etrafında gereğinden fazla dolaşma yaşanmaktadır.

İşte, ittifakın ana gücü-omurgası olan HDP’den yayılan bu zaaflar, çok lafı edilen “3. Güç” seçeneğinin “kendisi” olmakta/özneleşmekte zorlanmasına yol açmaktadır.

Öte yandan, şimdi üstünde anlaşılan ortaklaşma metni, ağırlıklı olarak bir “acil talepler” toplamıdır. İleriye doğru bir adım atmanın önünü açması olumluluğunu taşısa da, kendisini “acil taleplerle” sınırlayan mevcut metin, dönemin sahici ihtiyacı olan “Nasıl bir ülke istiyoruz?” sorusunu cevaplayacak programatik bir açılımı barındırmıyor. İttifaktaki güçlerin böyle bir asgari programda anlaşamamasının haklı bir gerekçesi olmadığı halde ve istenirse böyle bir programatik metin de çıkarılabilecekken, ittifak güçleri “programdan” neden imtina etmektedir?

Ülkenin mevcut koşulları aslında tam da böyle bir programı, yani günün acil ihtiyacı olan yeni bir cumhuriyetin inşasının ana hatlarının açıklanıp savunulmasını talep etmiyor mu? Millet ve Cumhur ittifaklarındaki güçler kendi programlarını açıklarken, halk güçleri kendi programını neden açıklamasın? Halkın ittifakının kendisini egemenlere dayatması için “ne yapacağını-neyi hedeflediğini” netçe açıklaması gerekmiyor mu, ancak böyle sahici bir güç alanı/“3. Güç” olunabileceği açık değil mi? “3. Güç” deyimini bolca tekrarlamakla öyle olunamaz ki! Halkın belki hiç olmadığı kadar bir “çıkış” arayışı içinde olduğu ve kulaklarını açıp söylenenleri dinlediği günümüzde, siyasal alanın görevi o “çıkışın” ana hatlarını koymak değil mi?

İttifak girişimi, kendisini açıklamakta ve “kendisi” olmakta zaman kaybettikçe, ilk anda oluşan umutlar zayıflama tehlikesiyle yüzleşmektedir.

Millet İttifakı’nın “iktidar olma” olasılığı ve olası iktidarın çekim gücü 7’li ittifakın kuruluşundaki heyecanın sönümlenme riskiyle birlikte yaşanınca, ittifaktaki sol güçler üzerinden gelebilecek potansiyelin yeniden CHP’ye doğru savrulması ya da “bundan da bir şey çıkmıyor” diyerek yeniden küskünleşme tutumuna sürüklenmesi tehlikesini yaratmaktadır.

Aynı şekilde, Kürt halkı içinde de, oluşabilecek bir “yerinde sayma” ya da “çıkışsızlık” moralsizliğinin gene Millet İttifakı’nın iktidar olma olasılığıyla ve iktidarın çekim gücüyle beslenerek, en geniş çeperde duran kitlenin Millet İttifakı’nın farklı bileşenlerine doğru savrulması olasılığını doğurmaktadır.

Dolayısıyla, gene yaklaşan seçimin diliyle yazacak olursak, %15’e ulaşabilecek ve oraya ulaştığı anda çok daha yükseğe sıçrayabilecek bir potansiyel, farklı yerlerinden farklı gerekçelerle dökülerek %10’un altına inme tehlikesi yaşamaktadır.

Öte yandan, Erdoğan karşısındaki başkan adayının belirlenmesinde etkili olma olanağı da, ancak ittifakın kendisini Millet İttifakı’ndan netçe ayırması ve bütün gücüyle ortaya koymasıyla güçlenecektir. Güç ilişkileri alanında niyetlerin ya da söylemlerin değil, gücün borusunun öteceği açık değil mi?

Sonuç olarak, 7’li ittifakın ilk anındaki heyecanı ve hızını çok daha güçlendirerek bir an bile vakit kaybetmeden kendisini varlığı ve programıyla ortaya koyması, pratiğe boylu boyunca girmesi gerekmektedir.

İttifakın toplumsal alandaki varlığı

Toplumsal alan, şimdi siyasal öznelerle yola çıkan ittifakın sistemle hegemonya mücadelesi yapacağı mekandır.

Kürt halkının toplumsal hareketiyle siyasal öznesi neredeyse iç içe var oluyorlar.

Sürecin önü siyasal öncü tarafından açıldı, halen de aynı öncü tarafından korunuyor. Kürt halkı, bir kez kendisi olma-kendisini özgürce var etme olasılığını görüp anladıktan sonra, meşru ve yasal yollarla kendisini örgütlüyor, bir toplum olarak özgürce var oluşunu (kendisinin varlığını kabul etmeyen resmi statükoya rağmen) fiilen inşa ediyor. İnşa süreci, toplumsal yaşamın her alanına ve anına yayılan bir hareketlilikle, mevcut statükoyu onunla itiş-kakış içinde aşmaya çabalayarak, kısmen aşıp kısmen de aşamayarak, sürekli ağır hasarlar alarak ama yine de kendisini koruyup büyüterek yaşanıyor.

Netice olarak, mücadelenin çapına ve derinliğine zaten içkin olan olağanüstü gerilimlerle varlığı sürekli zorlansa da, Kürt halkı içinde, toplumsal ve siyasal alanın (siyasal alanın öncülüğünde ama) kendi özerkliklerini koruyarak birlikte var olduğu bir özgürleşme süreci, fiili-meşru ve yasal zeminlerde farklı biçimlere bürünerek kendisini var ediyor.

Öte yandan, en sivri ucu Gezi isyanında açıkça görüldüğü üzere, Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluk için aynı durum söz konusu değildir. Burada siyasal alan oldukça zayıftır, ama toplumsal hareketlenme bu zayıflığı aşan bir hareketlilik içinde kendisini var ederek, siyasal alanın önünü açmaktadır. İşçiler, kadınlar, Aleviler ve gençlerde özellikle öne çıkan bir tutumla, toplumsal güçler, herhangi bir siyasal öncü tarafından yeterince beslenmeden, ellerinden koparılıp alınan haklarını koruma zemininde hak mücadeleleri vermekte, fırsat buldukça da özgürlük ve demokrasi arayışlarını ifade etmektedirler.

Elbette, siyasal öncüler de bu hak arayışlarının ortaya çıkmasından başlayarak her aşamasında bir biçimde vardırlar, ancak belirleyici bir ağırlık ya da öncülük kazanamıyorlar.

Tam da bu zaafı taşıdığından, siyasal öncü tarafından yeterince beslenmediğinden dolayıdır ki, toplumsal mücadeleler hedeflerine ulaşmakta zorlanıyor, çoğunlukla kısmi kazanımlarla yetinmek zorunda kalıyor. Toplumsal mücadelelerin ihtiyaçlarına yeterince cevap veremeyen siyasal özneler ise, anlam kaybına uğrayarak var oluş problemleri yaşamakta, ancak yetersiz de olsa öyle ya da böyle cevap üretebilenler geleceğe dair umut vat edecek düzeyde ayakta kalabilmektedir.

İşte, 7’li ittifakın yayıldığı coğrafyadaki farklı toplumsal varoluş alanları içinde toplumsal ve siyasal alanın ilişkisi, güncellikte farklı yapılar içindedir. Dolayısıyla, ittifakın toplumsal alana açılımı farklı biçimlere bürünebilmelidir. Her durumda, toplumsal hareketler, siyasal alandaki güçlerden farklı ve kendine özgü-özerk bir alanda örgütlenmelidir. Toplumsal alan, ittifak alanındaki kendi özerk alanında konumlanacak ve tıpkı siyasal alanda olduğu gibi, bir ittifak olarak kendisini var edecektir.

İttifak içi ittifak

Günümüzde kapitalist toplumlar, sermaye birikiminin rasyonelleri tarafından fethedilmiştir. Uzun on yıllara yayılan özel bir süreç içinde toplumun her anına ve her mekanına yayılıp egemenlik kuran bu rasyoneller, toplumsal yaşamı sermaye birikiminin “nesnesine” dönüştürmüştür.

Toplumu sermaye birikimiyle uyumlu olarak sürekli yeniden üreten mevcut egemenlik sistemi, dünya tarihinin gördüğü en büyük-en güçlü şiddet mekanizması-örgütlenmesidir. Bu şiddet, bazen görünüp bazen de “görünmeyerek” ama her an her yerde var olarak kendi hükmünü yürütür. O, kendisini normalleştirir, kendi dışına en ufak çıkışa-kaçışa bile tahammülsüzdür, hep ve sadece o olmalı, bütün toplum onun istemleri-ihtiyaçlarını karşılayacak bir özel bütünsellik olarak yapılandırılmalı, toplumsal yaşamın bütün hallerine (o arada, elbette bireylere) ait bütün hareketler ve hatta ona karşı isyanlar bile onun “içinde” yaşanmalıdır.

Böylesi bir sürekli şiddetle “eğitilerek” inşa edilen kapitalist toplum, onunla uyumlu olmayan “dışına” kapalıdır; kendi dışına doğru ancak kendisini yayıp-büyüterek/kendi dışını fethedip-ona hükmederek açılır ve bu yolla “içinde” olanlar üstündeki iktidarını daha da güçlendirir.

Ancak, aynı sermaye toplumu, var oluşunun tam zıddı yöndeki gerilim eksenleriyle de sarılıp sarmalanır. Sermayenin hükmü altındaki toplumsallık, kendisini var eden sermayenin yapısal eğilimleri tarafından eğilip-bükülür, her tarafından çatlaklar ya da kırılmalarla zorlanır, sık sık dalgalanmalar-baş dönmeleri olur, kaotik durumlar hatta kaos dönemleri yaşanır. Üstelik, söz konusu yapısal eğilimlerin merkezinde konumlanan emek-sermaye uzlaşmaz çelişkisi, o çok güçlü sermaye toplumunun içinde kendisini “yıkmaya” yazgılı toplumsal ve siyasal süreçleri de doğurup, besler.

Kapitalizmin gelişmesinin günümüzde ulaştığı aşamada, onda başlangıcından itibaren var olan ama henüz belirleyici bir ağırlık taşımayan doğa-sermaye çelişkisi de, bizzat canlı yaşamın kendisini ortadan kaldıracak bir güce ulaşarak belirleyici ağırlık kazanmış, bağlı olarak bir dizi toplumsal ve siyasi süreci ivmelendirmiştir.

Sırf teorik zeminden baktığımız zaman aslında tasfiye etmesi gereken geçmişin patriarkal sistemini tasfiye etmeyen kapitalizm, farklı ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, onu kendisiyle uyumlu bir yapıya sokarak ve elbette kendisi de ondan etkilenerek “teorik” değil “gerçek” bir tutum geliştirmiş ve patriarka ile uzlaşmıştır. Ortaya çıkan patriarkal kapitalizm, uzun kapitalist gelişim süreci içinde erkek egemenliğini koruyup, güçlendirdi. Günümüzde dünyanın neredeyse bütün coğrafyaları kadın isyanlarıyla yüzleşiyor.

Ayrıca, kapitalist güçler arasında yaşanan küresel hegemonya krizinin ürettiği ve gittikçe daha geniş coğrafyalara yayılan devletler arası paylaşım-güç-düzen savaşları, “yaşama hakkını” savunan barış hareketlerini ivmelendiriyor. Ülkemizde Kürt sorunu üzerinden yaşanan askeri çatışmanın gerilimi de, ülkenin temel gündemlerinden birisi olma ağırlığını kazanarak, sorunun demokratik çözümünü talep eden bir barış hareketini ivmelendiriyor.

İşte, emek-sermaye uzlaşmazlığına ek olarak, kapitalizmin güncel aşamasının ürettiği yeni gerilimler de, sistemin etrafını kuşatarak, onu sarsıyor, üstelik “yıkıcı” güç kazanmış durumdalar. Etraflarında sadece siyasal değil oldukça geniş kitleleri kapsayan anti-kapitalist toplumsal hareketleri yaratıyor, güçlendiriyor.

Ülkede demokrasinin sadece kazanılmış haklar düzeyinde olup anayasal ve kurumsal bir derinlik kazanamamış olmasının yarattığı demokratik-halkçı toplumsal hareketler de özgün biçimlere bürünerek kendilerini var ediyor.

Bu gerçeklik üzerinden hareket ederek, 7’li ittifak sadece siyasal özneler arasında değil, kapitalizmin güncel “yıkıcı” eğilimlerinin ülkemizde yarattığı özgün toplumsal hareketleri ve demokratik-halkçı güçleri de kapsamalıdır. Toplumsal hareketler, kendi ihtiyaçlarını gündemleştirerek, kendi örgüt ve hareket biçimleri içindeki en özgür halleriyle 7’li ittifakın kendilerine özgü bir alanında konumlanmalıdır.

Burada esas olan, siyasal güçlere “bağımlılık” ya da siyasi güçlere göre “hiyerarşik” bir “altta” konumlanma değil, ortak bir alanın “farklı kurucu güçleri” olmaktır. İttifakın içinde, siyasal güçlerle toplumsal güçler arasında özgün bir ittifak daha kurularak, ittifakın kapsama gücü adeta kendisini katlayarak arttırılmalı, toplumsal derinliğe kavuşturulmalı, toplumsal alanda yürütülecek sistemle hegemonya mücadelesinde de mevzilendirilerek kalıcılığı arttırılmalıdır.

İttifak içi ittifakın kuruluş süreci, keşfedilmesi gereken “yeni” bir durumdur; kolayca oluvermeyecektir, aynısı olmasa da benzeri daha önce HDK’de denenmiş, başarılamamıştır. Başarısızlık, HDP’nin deyim yerindeyse HDK’yi boğması- onun kendisi olmasına izin vermemesi yüzünden yaşanmıştır. Sonuçta HDP ile aynılaşan HDK anlam kaybına uğrayarak sönümlenmiştir. Şimdi oluşan yeni fırsat eski deneyimlerin nerede nasıl tıkandığı titizce saptanarak başarılmalıdır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur