Filistin’in anti-emperyalist direnişte neden merkezi bir önemi var? – Ali Abunimah

Filistin üzerine yayın yapan en önemli web sitelerinden Electronic Intifada kurucularından Filistin kökenli ABD vatandaşı yazar, akademisyen Ali Abunimah’ın, katıldığı bir yayında konuşulanları özetlediği bu yazı bölge siyasetiyle ilgili önemli ipuçları sunuyor

Filistin’in anti-emperyalist direnişte neden merkezi bir önemi var? – Ali Abunimah

Geçenlerle BreakThrough News Show Dispatches’da Rania Khalek’in konuğu oldum; Filistin, direnme hakkı ve jeopolitikalar konusunda geniş kapsamlı bir tartışma yaptık.

Khalek bana Filistin’in neden hala anti-emperyalist direnişin merkezinde olduğu sorusunu sorarak başladı. İsrail’in Amerikan emperyalizminin bölgedeki temel taşı olduğunu söyledim.

Filistin, Avrupa tarzı silahlı ve süvari çizmeli yerleşimci sömürgeciliğin kalan son örneği ve 20. yüzyılın büyük, tamamlanmamış sömürgecilik karşıtı bir mücadele.

İsrail, ABD ve Avrupa’dan aldığı destek olmadan sömürge rejimini sürdüremezdi.

Pek çok Avrupalı ​​ve Amerikalı tahayyülde –gerçi bunu bu şekilde ifade edeceklerinden şüpheliyim- İsrail, özlem duydukları kayıp sömürgeci geçmişi temsil ediyor. Bunu böyle ifade etmek yerine Batı, İsrail’e olan hayranlığını “ortak değerler” üzerinden açıklıyor.

İsrail onların yerleşimci-sömürgesidir: Savunması ve idame edilmesi, ABD ve Avrupa’nın Güneybatı Asya’daki hegemonyası için bir gerekçe sağlar; gerçi Avrupa, kendi başına bir güç olmaktan ziyade Amerikan imparatorluğunun sallanan kuyruğu gibi görülebilir.

Ve dünyanın dört bir yanındaki insanlar için, Filistinlilerin mücadelesi bir Davut ve Callut hikayesini temsil ediyor, bu hikâyede elinde çok az silah bulunan Filistinli Davut, Siyonist Callut’a karşı saf tutmuştur.

Filistin mücadelesinin merkezi önemde kalmasının nedenlerinden bazıları bunlar. Aynı zamanda İsrail’in Gazze’deki en son katliamını da bu bağlamda anlayabiliyoruz: Bu, fatihlerine boyun eğmeyi reddeden yerlileri hizaya getirmeyi amaçlayan sömürgeci savaşıdır.

“Öldürmek, öldürmek ve öldürmek”

Khalek’e İsrail’in bakışının, Filistinlileri öldürmeyi bırakırsa varlığının sona ereceği yönünde olduğunu söyledim. Çünkü, etnik-ırksal egemenlik üzerine kurulu bir rejimi sürdürmek için demografik bir savaşın içinde.

İsrail hükümetinin bir danışmanı olan Arnon Sofer’in, İsrail’in 2005’te askerlerini ve yerleşimcilerini Gazze Şeridi’nin içinden çekmesinden bir yıl önce ifade ettiği gibi, “Eğer hayatta kalmak istiyorsak, öldürmemiz, öldürmemiz ve öldürmemiz gerekecek. Bütün gün, her gün.”

Sofer, “Öldürmezsek, varlığımız sona erer,” demişti. “Beni ilgilendiren tek şey, cinayeti işleyecek olan oğlanların ve erkeklerin evlerine, ailelerinin yanına dönüp normal birer insan olmalarının nasıl sağlanacağı.”

İsrail’in Gazze’ye yönelik birbirini izleyen saldırılarında travmatize olup hayatta kalmış olanların tanıklık edeceği gibi, Sofer samimiydi.

Bu koşullar, Filistin direniş gruplarının direniş yeteneklerini geliştirmelerini veya en azından İsrail’in bir sonraki saldırısını başlatmadan önce iki kere düşünmesini sağlamak için bir miktar caydırıcılık yaratmalarını gerekli kıldı.

Şunu vurgulamak gerekiyor; bu İsrail saldırıları, son kan dökülmesini sona erdiren ateşkesin neredeyse her zaman İsrail tarafından ihlal edilmesidir ve İsrail’in bu ayın başlarında Gazze’yi bombalaması da bir istisna değildi.

Durum dengesizliğini korusa da, Gazze’deki direniş grupları artık, Gazze sınırlarının bir veya iki kilometre ötesine ulaşabilecek füzeler kullanmaktan, Tel Aviv’e ulaşabilecekleri ve hatta İsrail’in ana havaalanının kapatılmasını zorlayabilecekleri bir füzeye geçtiler.

Filistin roket ateşi yasadışı mı?

Khalek’le, ABD ve İsrail’in arkasına hizalanmış güç ve rejimler ile yerel direniş arasındaki bölgesel çatışma bağlamında, Filistin silahlı mücadelesinin hem araçlarını hem meşruiyetini hem de İran’dan aldığı desteği tartıştık.

Ayrıca, İsrail saldırılarına karşılık olarak Filistinlilerin roket atmasının yasadışı ve hatta bir savaş suçu olduğu yönündeki düzenli uluslararası kınamalara karşı çıkarak, yakın zamanda Twitter’da yaptığım bir tartışmayı detaylandırdım.

Eğer Gazze’deki Filistinlilerin kendilerini savunacak veya İsrail’i saldırmakta caydıracak başka araçları yoksa – çünkü kimsenin onlara İsrail’in sahip olduğu hassasiyeti  yüksek silahları sağlamaya niyeti ve yetkisi yok – o zaman roketler yasadışı olamaz.

Uluslararası insani hukuk, yalnızca teknolojik olarak gelişmiş devletlerin varsayılan meşru müdafaa hakkına sahip olduğu, sömürgeleştirilmiş ve işgal altındaki bir halkın ulaşabildiği tek aracın suçlu sayıldığı sapkın bir duruma yol açamaz. Böyle bir durumda, tek etkili savunma ve caydırma aracı, zorunlu olarak hukuka uygun sayılmalıdır.

Hukuki zorunluluk doktrini genel olarak şu şekilde formüle edilir: “Aksi halde yasal olmayan, zorunluluk tarafından yasal kılınmıştır.”

Parametreleri ve yorumları farklılık gösterse de, genel olarak anlamı, bir kişinin gerçekçi bir alternatif olmadığında ve kullanılan araçların, önlemeyi amaçladıkları tehlikeden daha az zarar verdiği durumlarda meşru müdafaa için normalde yasadışı olan yolları kullanabileceğidir.

Filistin füzelerinde de durum muhtemelen böyle. Örneğin, Gazze’deki son tırmanışta, İsrail’in sürpriz saldırısına karşılık olarak Filistinliler tarafından ateşlenen “ayrım gözetmeyen” silahlar ciddi yaralanmalara veya ölümlere neden olmazken, İsrail’in “hassas” silahları, aralarında çocukların da bulunduğu onlarca Filistinliyi öldürdü.

Dahası da var, Filistin direniş grupları, ateşkes sağlamak amacıyla İsrail’in saldırısına olan tepkilerini sınırladı ve düzenledi. Bu strateji sadece Filistinlilerin değil, aynı zamanda İsrailli sivillerin de çok daha fazla zarar görmesini muhtemelen engelledi.

Ayrıca Filistin Yönetimi’nin ABD destekli lideri Mahmud Abbas’ın sahneden çekilmesinden sonra neler olacağını da konuştuk. İsrail ve destekçileri, Filistin Yönetimi ile İsrail işgal güçlerinin işbirliğini sürdürmek için Ramallah’a başka bir lider yerleştirebilecekler mi?

İsrail’in Abbas sonrası dönemde Batı Şeria’da silahlı direnişin yenileneceğine dair korkuları, görünüşe bakılırsa bu ayın başlarında Nablus’ta gerçekleşen ölümcül baskın benzeri İsrail saldırılarını tetikliyor.

Ancak İsrail şiddeti, tıpkı Gazze’de olduğu gibi, Batı Şeria’da da sadece Filistinlileri direniş yeteneklerini geliştirmeye yöneltebilir.

Ayrıca, Filistin ve Lübnan’daki silahlı direnişin, Ukrayna’daki direnişi silahlandıran ve yücelten Batılı hükümetler ve medyanın ta kendisi tarafından nasıl sürekli kriminalize edildiğini ve “terörist” olarak kınandığını da görmezden gelemeyiz.

İsrail-Lübnan savaşı tehlikesi

Lübnan’a gelince, İsrail ile karşılıklı deniz sınırına ilişkin bir anlaşmazlık, büyük bir askeri çatışmayı tetikleme riski taşıyor ki bu çok az dikkat çeken, inanılmaz derecede tehlikeli bir durumdur.

ABD, İsrail ile bir deniz sınırını hızlı bir şekilde kabul etmesi için Lübnan’a baskı yapıyor çünkü bir Yunan şirketi Eylül ayında İsrail kontrolündeki tartışmalı bir açık deniz sahasında gaz sondajına başlayacak.

Ukrayna’daki savaşın arka planında Avrupa ülkeleri, bir kaynak olarak Rusya’yı değiştirmek üzere İsrail’den gaz almaya başlamak için özellikle acele ediyor.

Ancak Lübnan’ın asli direniş grubu Hizbullah, Lübnan’ın kaynaklarının veya egemenliğinin herhangi bir şekilde ihlal edilmesine müsamaha etmeyeceğini ve İsrail’le savaş istemese de savaştan da korkmadığını defalarca dile getirdi.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah geçtiğimiz günlerde, “Lübnan, Lübnan devletinin talep ettiği hakları alamazsa, tırmanışa doğru gidiyoruz,” şeklinde bir uyarıda bulundu.

Gerginliğin artmasıyla İsrail bu uyarıları ciddiye alıyor.

Khalek’e, Hizbullah hiç askeri güç kullanmasa bile, İsrail’in gaz sahalarını geliştirmek için ihtiyaç duyduğu uluslararası şirketleri uzak tutmak için tehdidin dahi yeterli olduğunu söyledim.

Tehlike hafife alınamaz.

Hizbullah, İsrail’i savaş alanında yenme kabiliyetine sahip olduğunu göstermiştir.

O yüzden İsrail, 2006’da Lübnan’da yaptığı gibi, sivil altyapının kasıtlı olarak hedef alınması ve kitlesel imhası olan Dahiya doktrinine başvuruyor.

Ancak o savaştan bu yana Hizbullah cephaneliğini büyük ölçüde geliştirdi. İsrail, düşmanının, ülkenin herhangi bir yerine ulaşabilecek ve füze savunma sistemlerini alt edebilecek 100 bin rokete sahip olduğuna inanıyor.

Lübnan ve İsrail bir tür nükleer olmayan caydırıcılık oluşturdu, dedim Khalek’e; nükleer olmayan, karşılıklı olarak birbirinden emin olan bir yıkım. Lübnan’daki hiç kimsenin İsrail’in ülkeyi yok etme isteği veya yeteneği konusunda şüphesi yok.

Denenmemiş olan faktör, Hizbullah’ın İsrail’e iyi kötü kıyaslanabilecek bir karşılık verme yeteneğidir. İsrail’in değerlendirmesi, Hizbullah’ın kendisine tam olarak ne yapabileceği sorusunun cevapsız bırakılmasının daha iyi olacağı şeklinde olmalı.

Ayrıca Khalek’le Şeytan Ayetleri’nin yazarı Salman Rushdie’ye yapılan son saldırıyı ve Amerikalı ilericilerin Barack Obama’ya verdikleri destekten ders alıp almadıklarını tartıştık.

[Electronic Intifada’daki İngilizce orijinalinden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur