Emek ve ekoloji bağlarını yeniden düşünmek: “Yavaş şiddet”, çevresel ve mesleki hastalıklar – Zeynel Gül (Polen Ekoloji)

Bu kısa değerlendirmede mesleki ve çevresel hastalıklar üzerinden emek ve ekoloji hareketlerinin etkileşiminin sınırlarını yoklamaya çalışacağım

Emek ve ekoloji bağlarını yeniden düşünmek: “Yavaş şiddet”, çevresel ve mesleki hastalıklar – Zeynel Gül (Polen Ekoloji)

Bu kısa değerlendirmede mesleki ve çevresel hastalıklar üzerinden emek ve ekoloji hareketlerinin etkileşiminin sınırlarını yoklamaya çalışacağım. Söz konusu karşılıklı etkileşimi bu hareketlerin kuramsal alet çantasında sıklıkla başvurulan iki kavramla ele alabiliriz. Birinci kavram olan ‘ağır-yavaş-süreğen şiddet’ (slow violence), çevreye saçılan nükleer ve endüstriyel atıklara bağlı, ortaya çıkması ve etkileri uzun yıllara yayılan çevresel hastalıklara odaklanıyor. Yazının ilk bölümünde açmaya çalıştığım ‘yavaş şiddet’ kavramının, genellikle kriz ve olağanüstü zamanlara endeksli şiddet biçimlerine odaklanan emek hareketinin de görüş açısına girmesi gerektiğini iddia ediyorum. İkinci kavram ise emek hareketinin sıklıkla başvurduğu ilksel birikim kavramı. İlksel birikimin mülksüzleştirme süreçlerine karşı yoksul emekçi hareketlerin müdahalesi ile yükseltilen insan yaşamının kapitalizm tarafından sömürgeleştirilmesine karşı set çeken ahlakileştirme ve yasalaştırma süreçlerinin ekolojik hareketlere ne ölçüde seslenebileceğini inceleyeceğim.

Kapitalizmin sadece mevcut ana çağırma, her daim empoze ettiği tarihsizlik ve geleceksizlik olarak her şeyi ‘sonsuz şimdiye’ hapsetme arzusuna karşı mücadele konusu ettiğimiz şeyleri tarihselleştirmekle mükellefiz. Bu anlamda kapitalist üretim yordamını sadece şimdiyi yaralayan bir organizasyon olarak kavrayamayız. ‘Yavaş Şiddet ve Yoksulların Çevreciliği [Slow Violence and the Environmentalism of the Poor]’ kitabında Rob Nixon, çevresel felaketlere şiddetin alışılagelmiş formlarını eleştirerek öznesi belli, tek bir ana sıkıştırılmış şiddet türü yerine, zaman ve mekana yayılan, aşındırıcı, sansasyonel olmayan şiddet biçimleri olarak bakmayı önerir. Örnek verecek olursak, mesela tarımda çok yoğun bir şekilde kullanılan böcek ilaçları olan DDT’ler doğaya karışmakta, başta meme kanseri olmak üzere birçok kanser olgusunun görülme sıklığını artırmaktadır. İkinci bir örnekle, klasik petrol-gaz çıkarma yöntemleri yerine son yıllarda kullanılmaya başlayan ve binlerce ton suyla karıştırılan zehirli kimyasalların hidrolik sistemlerle toprağın altına pompalanmasına dayanan endüstriyel etkinlikler içme suları yoluyla insanlarda ve hayvanlarda kanser, böbrek hastalıkları, sakatlıklar gibi geri döndürülmez hasarlar bırakmaktadır. Yine geçtiğimiz yıl Japonya hükümetinin Fukushima felaketinden sonra biriktirilen milyarlarca ton nükleer atık içeren suyu okyanusa boşaltmasının gelecek nesillerdeki etkilerini tam anlamıyla ölçmek neredeyse imkansız. Türkiye’de Onur Hamzaoğlu’nun ortaya çıkardığı Dilovası sanayi atıkları, İngiltere’den getirilip çevreye saçılan plastik ve diğer kimyasallarla dolu çöp atıklarının bu bölgelerdeki insan hayatını uzun yıllar tehdit edeceği malum. Bu yavaş şiddet biçiminin örneklerini çoğaltmak mümkün. Bu durumların hepsindeki ortak nokta şudur: yavaş şiddet aracılığı ile kapitalizm aslında neden-sonuç ilişkilerini ortadan kaldırmakta, bedenlere ve doğaya yapılanların sorumluluğunu üzerinden atmaktadır. Türkiye’de hastane ve mahkemeler üzerinden takip etmeye çalıştığım meslek hastalıkları örneğinde de benzer mekanizmaların işlediğini söylemek mümkün. Kot kumlama, seramik, metal, mermer ocakları, madenlerde yaygın olan kronik silikosiz hastalığının ortaya çıkması toza maruziyete bağlı olarak 5 yıldan 20 yıla kadar uzayabilmektedir. Maalesef çoğunlukla somut semptomlar üretmeyen bu rahatsızlığı insanlar emekliliklerinde ve hatta kimi örneklerde ölümlerinde yapılan otopsiler aracılığıyla öğrenebilmektedir. Dahası güvencesiz emek koşulları da göz önünde tutulduğunda bir işçi 4-5 farklı fabrikada çalışmış olabiliyor. İşçiler hak arama mücadelesine giriştiklerinde –ki belirttiğim gibi eğer bir semptom yoksa bu hak arama mücadelesi gerçekleşmiyor bile- neden sonuç ilişkisini kurmaları hayli güç oluyor. Bir iş müfettişiyle yaptığım görüşme sırasında anlattıkları da bu yavaş şiddet biçiminin görünürlüğü nasıl ortadan kaldırdığını çarpıcı şekilde anlatıyor. İş müfettişinin dediği üzere, asbestli ham maddelerlerin kullanımıyla eternit çatı malzemeleri üreten fabrika Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde 1990ların başına kadar işletilmiş ve daha sonra kapatılmış. Müfettişe göre şu anda bu işçilerin büyük çoğunluğu asbeste bağlı akciğer zarı kanserinden muzdaripler ve fakat meslek hastalığından haberdar edilmedikleri için muhtemelen hastalıklarının nedenlerini işlerine bağlayamıyorlar. Müfettişin ifadesi ile ‘Çevresinde de büyük ihtimalle kötüydü, öksürüyordu, öldü şeklinde tanımlanıyor… Nerede o işçiler? Büyük ihtimalle Gölcük, Karamülsel köylerinde ömrünün son günlerini yaşıyor.’. Sahi kim öldürüyor bu işçileri? Ne öldürüyor? Bu sorulara yanıt aramak ve çevresel hareketlerde olduğu gibi, ‘sessiz katil’ olarak anılan silikosiz gibi meslek hastalıklarının yavaş şiddetini düşünmek bize emek mücadelesinin maalesef çoğunlukla arka planına itilen önemli bir kara sayfasıyla yüz yüze bırakacaktır.

II
Peki, ekoloji hareketi için Antik Yunan mitlerinde ki iki yüzlü Janus tanrısının diğer yüzü gibi sayılabilecek emek hareketi ne söyleyebilir? Bu noktada işçi sınıfı mücadelesinin hem emeğin ve doğanın sömürgeleştirilmesi süreçlerini içeren ilksel birikimin sonsuz yayılmasını, hem de bu sömürgeleştirmenin yarattığı yabancılaşmayı engellemek için geliştirdiği araçlara bakabiliriz. Bu araçlar arasından da özellikle emek ilişkisinin ahlakileştirilmesi ve koruyucu yasalar yoluyla düzenlenmesinin ekolojik hareket için ilham verici yönler önerebileceği düşüncesindeyim. Bunun nasıl olabileceğini tartışmadan evvel emek hareketinin ortaya koyduğu ilksel birikim ve yabancılaşma kavramlarını kısaca bir hatırlayalım.

Marx için ilksel birikim kavramının iki tarafı, emeğin ve doğanın (ve diğer ulusların) yıkımı birbiriyle diyalektik bir ilişki içerisindedir. Sermaye ve emeğin bu gerilimini Jason Read’in geliştirdiği iç sömürgeleştirme ve dış sömürgeleştirme ayrımlarıyla da düşünebiliriz. Read (2003) ilksel birikimin bir an değil, devam etmekte olan bir süreç olduğunu vurgulamak için ortaya attığı bu ayrıştırmada dış sömürgeleştirmeyi sermayenin başka mekanlara yayılması; iç sömürgeleştirmeyi de dış sömürgenin yanı sıra ‘kapitalist toplum içerisinde varoluşun metalaşmaya veya sömürüye tabi olmadan kalmış katmanlarının sömürgeleştirmesi’ olarak tanımlıyor (s.51). Fakat bu ilişkinin ‘yanı sıralıktan’ öte iç içe geçmiş bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü aslında günümüz kapitalizm koşullarında dışta sömürgenin koşulu içsel sömürgedir. Yani emek etkinliği olmadan kapitalist imparatorluğun sömürgeyi yeniden üretmesinin imkanı yoktur. Dış sömürgeyi, başka ulusların sömürülmesinin yanında bir de doğanın sömürüsü olarak düşündüğümüzde bu daha da belirgin hale gelecektir. Somut bir örnekle, doğanın sömürüsü ve yıkımı aracılığı ile ikinci bir doğa olan yerleşim alanları, organize sanayi bölgeleri, havalimanları ve konutlar inşa edilebilmektedir. Bu inşa insanın kendi etkinliği ile kendi gezegenini yok etme pahasına da olsa! Bu yüzden bu denklemde koşulsuzca emeğin kutsallığını savunmak aslında bu paradoksun devam etmesine dair bir açmazı önümüze koyuyor . İnsan ihtiyacının söylemsel ve toplumsal üretimi daha fazlasına, daha şıkına, daha hızlısına işaret ettikçe bu açmaz daha da derinleşiyor. Doğaya dönüş, eko-sosyalizm, eko-anarşizm veya küçülme gibi hareketlerin farklı programlarla önerdiği rotalar bizi tam da bu açmazın derinleştirilmemesine davet ediyor.[1]

İnsanın kendi emeği ile kendini ve gezegenini yok etme kapasitesi bizi Marx’ın ortaya attığı başka bir güçlü kavrama, yabancılaşmaya getiriyor. Bu yabancılaşmanın bedensel ve çevresel yabancılaşma şeklinde ayrı ayrı ele alınabilir. Bedensel yabancılaşma yukarıda da değinildiği gibi bedenin tanınamaz halde sakatlanması, kendi etkinliğini tanınmayacak şekilde algılamasıdır. Modern insanın Kafka’nın böceğe dönüşen Gregor Samsa’yı anlattığı hikayesinde olduğu gibi kendi türü ve kendi etkinliğine yabancılaşan bir varoluşu… İşçilerin bedenlerine giren kimyasallar, radyasyon, silika tozu ile adeta bir sayborga, bilinmeyen bir makineye dönüşmüş olması, bedensel ruhsal bütünlüğünün parçalanması, hatta kendi emek etkinliğinin kendi bedenini yıkması. Daha da ötesi takip ettiğim işçi hikayelerinden anladığım, meslek hastalığı tanısı aldıkları zaman başka hiçbir yerde iş bulamamaktadırlar. Yani bir nevi bedenin yıkımının üstüne ekstra bir yıkım daha yaşamaktadırlar. Çevresel yabancılaşmanın yakıcılığı ise petrole bulanmış deniz hayvanları, insan eliyle yok edilen ve yakılan ormanlar, veya geçtiğimiz yıl Tuz gölü kenarında ‘vahşi sulama’ nedeniyle ölüme mahkum edilen 5 binden fazla pelikan yavrusu üzerinden düşünülebilir. Nükleer felaketlerle insansızlaştırılan bölgeler, genetiği değiştirilmiş hayvanlar ve bitkiler bu minvalde akla getirilebilir. Ekolojik hareketlerin sıklıkla vurgu yaptığı bu son gruptaki örnekler aslında bedensel yabancılaşma ile çevresel yabancılaşmanın her daim birbiriyle ilişki içinde olduğunu da göstermektedir.

Bu karamsar tabloda emeğin sömürülmesinin sınırlarının sermaye ve işçi sınıfı arasındaki mücadele üzerinden geliştiğine dair Marksist argüman kimi can simitleri sunmaktadır. Marks
Kapital’de emeğin hem imkanlar açan hem de yaralayan bir etkinlik olduğu, ve aslında diyalektik anlamda kapitalist sömürü düzeninin işçinin bedeninin bir sonraki iş günü için yenilenmesi ile işçi bedeninin sömürüsü arasında sürekli bir denge kurmaya zorlandığını incelikle formüle eder. Kapital’in daha keskin cümleleri ile: ‘Fiziksel sınırlar dışında, iş gününün uzatılmasının önünde manevi sınırlar bulunur. İşçinin, genişlik ve sayıları genel uygarlık düzeyi ile belirlenen ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarını giderebilmesi için zamana ihtiyacı vardır. Bu nedenle, iş günündeki değişmeler, fiziksel ve toplumsal sınırlara tabidir’ (229-30). Manevi sınırlar dahilindekiler bir tarafta politik ve ekonomik mücadelelerse, diğer tarafta emek ilişkisinin ahlakileştirilmesi ve yasalaştırılmasıdır. Ahlakileştirme derken E.P. Thompson’ın ‘ahlaki ekonomi’ tanımına başvurup toplumsal ya da bireysel kamulaştırma edimleri aracılığıyla adil olmayan mülk ilişkilerinin sabote edilmesi anlarını düşünebiliriz. Yine çocuk emeğinin gaspına karşı toplumsal tepkileri, iş cinayetlerine karşı örgütlenen dayanışma ilişkilerini de ahlaki bir isyan olarak algılayabiliriz. Yahut daha adil ücretler ve çalışma koşulları için mücadele eden Temiz Giysi Kampanyası gibi oluşumların adil/etik ürünlere teşviki de belli ölçülerden ahlakileştirme çabalarının parçasıdır.

Paralel bir diğer mücadele alanı olarak iş hukukunu aklımıza getirelim. Marx Kapital’de yasanın çifte bir anlamına işaret eder. Bir tarafta -ve bu anlamının Kapital’de ve Peter Linebaugh gibi ilksel birikim tarihçilerinde daha baskın olduğunu ifade etmeliyim- yasa ve fabrika disiplini ilksel birikimin şiddetinin yeni şekillerde ifadesinden başka bir şey değildir. Öyle ki ‘köle güdücülerinin kırbaçlarının yerini (fabrikada) gözcülerin ceza kitabı’ almıştır (1890 [2010]: s. 406). Yasanın diğer anlamında ise ahlakileştirme ile paralel olarak toplumsal mücadeleler karşısında devletin işçiyi koruyucu ve kollayıcı adımlara zorlanması işlevi vardır. Marx’ın 8 saat iş gücünün adım adım norm ve yasa haline gelmesini anlattığı Kapital’in sekizinci bölümü, iş günü yasalarının toplumsal mücadelenin bir ürünü olduğunu gösterir. Yani yasayı olmuş bitmiş, önceden belirlenmiş, sabit kurallar bütünü olarak kavramaz Marx. Daha güncel örneklerle 2000li yıllarda kot kumlama atölyelerinde silikosiz olan birçok işçinin geçici bir yasa ile kayıt dışı iken SGK tarafından ‘kaydedilmesi’ ve emekliye ayrılması, ya da Soma katliamı sonrası toplumsal tepkileri soğurmak için madenlerde ücret ve koşulların yönetmelikler iyileştirilmesi yasanın bu ahlakileştirme ile paralel tarafına işaret etmektedir. E.P. Thompson, Whigs and Hunters kitabında bize benzer bir bakış açısı sunar. Yasayı ‘koşulsuz bir insan yaratımı’ olarak tanımlayan Thompson, yasa altına gizlenen sömürü ilişkilerinin gözardı edilemeyeceğini söylemekle birlikte, yasayı sadece bu şekilde görmenin hem iktidar ve sermaye sahiplerinin sınırsız hareketlerinin yolunu açacağını, hem de -iş günü yasası tarihinde olduğu gibi – yasanın oluşması için verilen mücadelelerin hafızasının silinmesi riskini getirdiğini belirtir (1975: s. 276). Karl Polanyi de benzer şekilde ‘çifte hareket’ kavramı ile sonsuz piyasalaşmaya karşı iş yasalarının bir fren niteliği taşıdığını söyler. Benim bu yazı için ayrılan kısıtlı alanda yasaya dair altını çizmek istediğim anlamın bu koruyucu anlamı olduğu sanırım bu noktada açık olsa gerek. Ve yasanın bu ikinci anlamı, yani toplumsal mücadelelerle birleşen koruyucu anlamı iklim krizi gibi konularda şimdiki ve gelecek nesilleri korumak için muazzam bir işlev görebilir. Nasıl ki sekiz saat iş günü için verilen mücadeleler günümüz işçi sınıfının önemli bir kazanımı ise, iklim adaleti için de yasal mevzuatlar ve mahkemeler bir mücadele alanı yapılabilir. Zira Bolivya, Filipinler, Avustralya, Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre ve Norveç gibi birçok yerde iklim değişikliğine karşı halihazırda davalar açılmış durumda.

Toparlayacak olursak, bu kısa değerlendirmede ekoloji ve emek hareketlerinin hayal gücünü birbirlerine ve tarihlerine bakarak genişletme potansiyeli olduğunu göstermeye çalıştım. İlk kısımda ‘yavaş şiddet’ kavramı üzerinden iddia ettiğim gibi, ekoloji hareketi emek hareketine kapitalizmin bedenler üzerindeki şiddetini düşünmek için yeni pencereler sunabilir. İkinci kısımda ise emek hareketinin sıklıkla başvurduğu ilksel birikim, yabancılaşma, ahlakileştirme ve yasallaştırma süreçlerinin ekoloji hareketine dönük önermelerini düşünmeye gayret ettim. Kimbilir, belki de tuhaf bir şekilde, kriz odaklı bakış açısı ve şiddet algısı ahlakileştirme ve yasallaştırma konusundaki çabalarımıza ket vuruyordur. Zira silikosiz davalarında karşımıza çıktığı gibi, kim öldürüyor bizi? Kim sakat bırakıyor bizi? Kim hastalandırıyor, kim zehirliyor? Gezegeni kim yok ediyor? sorularının yanıtları giderek muğlaklaşmaktadır. Elbette kapitalizm aşikar bir yanıttır. Ve fakat kapitalizmin ‘görünmez eli’yle mi? Yoksa algılanamaz olarak kodlanan şiddet biçimleriyle mi? Her gün yüzlerce işçinin öldüğü ve hastalandığı, gezegenin her gün daha da yaşanmaz hale getirildiği koşullarda bu soruları somut siyasetimizin parçası yapmak durumundayız.

[1] Her ne kadar açmazı örneğin özel mülkiyetin ve mirasın ‘küçülme olmadığı’ durumda ne yapılacağı sorusu gibi belli açılardan çözümsüz bıraksa da.

Kaynakça

Marx, Karl. Kapital. Yordam, 2011 (1890).
Nixon, Rob. Slow Violence and the Environmentalism of the Poor. Harvard University Press,
2011.
Polanyi, Karl. Büyük Dönüşüm & Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. İletişim, 2016
(1944).
Read, Jason. Sermayenin mikropolitikası: Şimdiki zamanın tarihöncesi ve Marx. Metis yayınları, 2014.
Thompson, Edward P. Whigs and hunters. Breviary Stuff Pub, 1975

Bu yazı Polen Dergi’nin 7. sayısında yer almıştır.

Kaynak: polenekoloji.org

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur