Siz nasıl kazanacak ve “Şampiyon” olacaksınız?

"Cehennemde İki Devre" filminin tutsaklarının, çaresizliğini tanımlamak için "Yine de maça çıkmak zorundadırlar" demiş idik. Onların "maç sonunda öldürülmemeyi ummaktan başka çareleri yoktu"yu da eklememiz gerekir... Çünkü, iradelerini maçı araç yapıp tutsaklıktan kurtulmak için kullamışlar ve becerememişlerdi

Siz nasıl kazanacak ve “Şampiyon” olacaksınız?

Futbolun revaçta olduğu bugünlerde, geçen akşam bir maç seyrederken, hakem kararına itiraz eden bir futbolcunun, itiraz nedeni ile kart görmesi karşısındaki çaresizliği günlük yaşamlarımız üzerine düşündürdü. Nedense, bir örnek olarak “Barış Akademisyenleri” ile maçta kırmızı kart görme arasında bir ilişki kuruverdim. Sanırım böyle bir bağlantı kurmamda, yıllar önce izlediğim ve beni çok etkileyen “Cehennemde İki Devre (1961)” filmini hatırlamamın da payı vardı. Filmde, Hitler’in doğum gününde, Komünist ve Yahudi Macarların çalıştırıldığı bir esir kampında savaş tutsakları ile Almanlar arasında bir futbol maçı düzenlemeye Alman komutanlar karar verirler ve takımı oluşturması için tanınmış bir futbolcu olan Onodi’yi görevlendirirler. Onodi futbolun kutsal olduğuna inansa ve takımını var gücüyle çalıştırsa da asıl amacı fırsatını bulduğunda diğerleriyle birlikte toplama kampından kaçmaktır. Ne var ki bu fırsatı yakalayıp kaçmaya çalıştıklarında yakalanırlar. Yine de maça çıkmak zorundadırlar…

Filmde maç esnasında eşit koşullara ve aynı kurallara tabi görünen iki takımın sahada yer aldığı bir maç vaat ediliyordu… Ama bu maça gelene kadarki süreçte neler yaşandığı, maçtan sonra neler olacağı, illa da oynanması gereken maç karşısında önemsizleşiyordu…

Bir maçın bu kadar önemli olması üzerine düşünürken, filmdeki veya ona yakın bir ortamın yaratıldığı koşullarda, takımların şampiyonluk hedefi koymasının nasıl bir şey olacağı sorusu aklıma geliverdi… Benzer koşullardaki bir ligde böyle bir hedef konulabilir mi acaba diye düşünmeden edemedim… Ve koşulları oluşturmaya başladım… Yapılan kural değişiklikleri ile Futbol Federasyonu (FF) Başkanı’nın takımlardan birisinin hala hem taraftarı hem de başkanı olmasının, Merkez Hakem Kurulu Başkanı (MHK) ve üyelerinin aynı takımın taraftarlarından oluşmasının, maç yönetecek hakemlerin başta Gençlik ve Spor Bakanı olmak üzere ilgili ilgisiz Bakanlar ve siyasilerce belirlenmesinin, “yöneticiler”in  takımı karşısındaki takımları nasıl etkileyeceğini bir çırpıda aklımdan geçiriverdim.

Çünkü, böyle bir ligde “yöneticiler” takımının lig şampiyonu, ortakları kardeş takımın da Kupa şampiyonu olması için her şeyin yapılabileceğinin ilan edildiği, adeta şart koşulduğu bir sezonda diğer takımların şampiyonluk hedefinin, pek de kendi başarılarına bağlı olmadığı tanımlanmış olurdu. Üstelik  uzun zamandır olduğu gibi bu sezonda da bu iki takımın masraflarının önemli bir bölümünün FF ve yakın firmalar tarafından karşılanacağı  aleni olarak bir kere daha bilinecekti.

Aleni olan sadece bu finansman değildi ki… Düşündüğüm ligde daha önce oynanmış tüm sezonlarda   “yöneticiler” takımı lehine yaşananlar, artık daha da net tanımlanabiliyordu. Daha önce ülkede olmayanlar listesinde…! yer alırken, “büyük bir iradenin” ürünü olarak 10 yıl önce yeni kurulan…! ve kuranlarına şükranlık duyulan ligdeki yaşanmışlıklar birden arka arkaya gözümde canlanmaya başladı…

Ligin kuruluşundan bugüne kadar hep şampiyon olan ve her şampiyonluktan sonra bedava dağıttığı formalar ile taraftar sayısını elinde tutup, arttıran “yöneticiler” takımının şampiyonluklarına bir göz attım. Güçlü rakipleri ile maçları öncesinde, maç sırasında ve sonrasında rakip takımların yaşadıkları doğal olmayan pek çok olay ile karşılaşılıyordu. Rakibin futbolcularının maç öncesi lisanslarının iptal edilmesi ya da maçtan önceki gece trafik suçu işlediği gerekçesi ile tutuklanarak maça çıkışlarının engellenmesi sıkça yaşanan örneklerden idi… Kaldı ki rakibin maça çıkabilen oyuncularının arka arkaya kırmızı kartlarla oyun dışında bırakılmasının hiç azımsanmayacak sayıda olduğu da gözümün önüne geliverdi… Hatta rakibin sahaya çıkacak onbirinden soyunma odasında “şike” suçlaması ile gözaltına alınan oyuncular aklıma düştü. Maç öncesinde hakemlerin bazı futbolcuların takım kadrosunda yer almasının maç güvenliği açısından tehlike yaratabileceği üzerine beyanları bu futbolcuların stada alınmaması ile bile sonuçlanmıştı… “Yöneticiler” takımının yetersiz kaldığı hemen her maçta lehine verilen penaltılar, hatta ceza sahası dışındaki faullerin, ceza sahası içine düşüldüğü gerekçesi ile penaltıya çevrilmesi ne sık yaşanmıştı… Üstelik “yöneticiler” takımının futbolcularından kırmızı kart gören hemen hemen yok gibi idi. Rakip takımın oyucularını biçen, sakatlayan, oyundan çıkmasına neden olan “yöneticiler” takımı oyuncuları adeta mükafatlandırılıyor, kart bile görmeden maça devam ediyor, hiç hesap vermiyorlardı… Hal böyle iken ligin kurulduğu ilk günden itibaren FF başkanının, “aykırı” görerek ligden atılmasına karar verdiği bir takıma ilişkin yaptırımlara tüm takımlarca seyirci kalınırken, hatta bazı kararlara destek verirlerken işin ulaşacağı boyutlar hiç hesaplanmamıştı. Mevcut FF başkanına “seni başkan yaptırmayacağız” demelerinden midir? Sahasında bugüne kadar hiç kaybetmemiş olmasından mıdır? Takımın renklerinden midir? Taraftarı ile güçlü ilişkilerinden midir? Ya da hepsi ve başka başka nedenlerle midir? Bilinmez ama FF takımın başkanını tutuklatıp, oyuncularının tek tek lisanslarını iptal etmiş, oyuncularına en uzun süreli maça çıkamama cezaları verilmiş, ligde aldıkları puanlar silinmiş, FF kurulundaki temsilcilerini görevden uzaklaştırmış, taraftarlarını toplatmış, çeşitli organlarına kayyumlar atayarak müdahale etmiş ve takımın ligden atılması tehdidini ateşli taraftarlarını gerekçe göstererek bugüne kadar sürdürmüştü.

Üstelik de bunlar, geçmiş tüm sezonların şampiyonu “yöneticiler” takımının taraftarlarına, çoğunluğu oluşturdukları gerekçesi ile ayrıcalıklar tanınması da doğal hale getirilmişken olmuştu…

Nitekim giderek dozu artan bir biçimde, maça miting yapar gibi toplu yürüyüş ile gelme, kendi formalarından başka forma giyenlere sataşma, maç öncesi rakip takım taraftarlarını tartaklama, stadın etrafındaki mekanları dağıtma, maça biletsiz girme, istediği gibi tezahürat yapıp karşı takıma küfür etme, maç sırasında taşkınlık yapıp, takımları sıkıştığında sahaya girme, meşale yakıp, sahaya havai fişek veya öfkelenince şişe fırlatma, atılan ve yenilen her golden sonra rakip takım tribünlerine saldırma bu taraftarların doğal hakkı haline gelmişti. Bu ayrıcalıkların yaratılmasında, statlarda güvenliği sağlayan görevlilerin de, “yöneticiler” takımı taraftarlarından seçilmiş olması önemli bir etkendi. Buna karşılık rakip takımların seyiricisinin maça tek tek gelmesi, ufak bir grup oluşunca  güvenlik güçlerince tartaklanması, stat içindeki her hareketlerinin denetlenmesi, her türlü karşıt tezahüratın küfür sayılarak gözaltına alınmaya başlanması, maçın “yöneticiler” takımı aleyhine kızıştığı durumlarda rakip seyircinin stattan çıkarılması, kadınlı erkekli rengârenk görüntüler ile takımlarına destek çıkmaya gelen seyircilerin “sürtük”, “çürük” gibi ağıza alınmayacak küfürlere maruz kalması, bazen de güvenlik gerekçesi ile stada bile sokulmamasının yanı sıra kendi resmi anonslarının bile yapılmasının engellenmesi, hele hele kendilerini “her şeye karşı…” sloganı ile tanımlayan rakip bir taraftar grubunun susturulması elzem önlemler kapsamında yer almıştı. Bununla da kalınmamış, “yöneticiler” takımını sürekli yenerek engel oluşturan bir takımı saf dışı bırakmak için Federasyon, stadının yıkılmasına karar vermiş, yıkım kararına karşı çıkan, sokağa dökülen taraftarlarına müdahale edilip, ateş açılmış, taraftarlardan ölenler olmuştu…

Tüm bu gelişmelere karşı çıkan rakip kimi kulüplerin Başkanları tutuklanmış, Başkanlığı bırakması beklenmiş, yerine Federasyonun desteklediği kişinin seçilmesi için her türlü baskı yapılmıştı. Kimi rakip takım Başkanlarını ve yakınlarını hedef alan tehdit ve saldırılar, hatta “linç” girişimleri müstakil olay olarak kabul edilmiş, saldırıları yapan “yöneticiler” takımı taraftarlarının eylemleri önemsizleştirilerek, olay örtbas edilmeye çalışılmıştı.

Bunca ayrımcılığın yetersiz kalması durumunda, bir adım daha ileriye geçilmiş ve maçların skorunu değiştirecek müdahaleler yapılabilmişti… İlk uygulanan ve oldukça etkili olan yöntem “yöneticiler” takımının kalesinin okunduğu, üflendiği ve kutsandığı, hatta muskası olduğu idi. Dolayısı ile bu kaleye gol atmanın “günahkarlık” olduğu ilan edilmiş, gol atanın “din düşmanı” olacağı namzet-i hilafet makamınca duyurulmuştu. Bu duyuruyu dikkate almayarak gol atanların golünün “ofsayt” sayılması ya da “yöneticiler” takımının ofsayt olan golünün geçerli sayılması, maçtan sonra toplanan Tahkim Kurulu kararı ile gerçekleştirilmiş ve skorun değiştirilmesi sağlanmıştı. Her şeye karşın beklenmedik bir yenilgi  durumunda ise devreye gözlemci raporlarının yetersizliği gerekçesi girmiş, maç iptal edilerek, yeniden oynatılmıştı. En çarpıcısı ise şampiyonluk maçı oynandığı sırada “gol” kuralının MHK kararıyla değiştirilmesi idi. Ezeli rakibe karşı oynarken  bir türlü kaleyi tutturamayan “yöneticiler ” takımının  galibiyeti için MHK, “kale direklerinin 1 metreye kadar dışından geçen şutlar da gol sayılır” kararını alarak, maç bitmeden galibiyetlerini sağlamıştı.

Kapalı kapılar ardında alınan bu kararların detayları açıklanmıyor, değiştirilen kararlar denetlenemiyor,  yöneticilerin, taraftarların itirazı dikkate alınmıyor ya da sonucu değiştirmiyordu. Zaten “yöneticiler” takımı dışındaki takımların maçlarının yayınlanması, itirazlarının gündeme taşınması, olası gelişmeler hakkında bilgi verilip, yayın yapılması engelleniyor, yayın yapanlara da ceza kesilebiliyordu. Hatta yapılan düzenlemeler ile FF ile ilgili zaten var olan paylaşım yasaklarına yenileri eklenip, “yöneticiler” takımının mağlup durumda olduğu ve ola ki yenildiği bir maçın skorunun sosyal medyada paylaşılması bile suç haline getiriliyordu.

Bu tutumlar ulusal maçlar için de geçerli idi ve rakip takımlar ile taraftarları genellikle “düşman” olarak tanımlanırken, bazen kimin düşman kimin dost olduğu da karışıyor, taraftarları bile karıştıran çok hızlı tutum değişiklikleri yaşanabiliyordu.

Bütün bunların olup bittiği süreçlerde, daha önce “yöneticiler” takımında yer almış ya da taraftarlığı yapmış bazı eski yöneticilerin,”eskinin yenileri” olarak taraf değiştirmesi gündem oluşturmuştu. Eski ve yeni rakiplerin, bu ligin uluslararası futbol kurallarına uygun işlemediği doğrultusundaki şikayetleri FF ve MHK’de dikkate alınmamamıştı. Bunun  üzerine kuralları belirleyen UEFA’ya yapılan başvuru “hainlik”, “dış mihraklar ile işbirliği”, “yurt dışına ülkeyi şikayet” vb. tanımlamalara konu olmuştu.

Baştan da belirttiğim gibi maç sırasında bir kart gösterme ve bir hatırlanan bir filmin tetiklemesi ile başlayan düşünceler, hayali ve karamsar bir ligin koşulları üzerine bir değerlendirmeye ulaştı. Tek bir maç için kurgulanmış o çarpıcı filmden yola çıkarak, kayırmacılığın, ayrımcılığın kurumsal bir yapıda süreklilik kazanmasını filme paralel bir biçimde geliştirmeye çalıştım. Tabiî ki birileri çıkıp “Böyle bir lig mi olur? Bu ligde maç mı oynanır?” diyebilir. Şüphesiz ki kurgumda eksik kalan, açıklanması zor tanımlamalar da yer aldı. Örneğin, takımına göre tutum alınan bu ligde, şampiyon olup, “yöneticiler”i  yeneceğini düşünen takımlardan hiçbirisinin yaşanan haksızlıklar karşısında,”maça çıkmama” ya da  “sahadan çekilme” iradesi göstermemesinin, kurgularım açısından bir eksiklik yarattığının altını çizmem gerekir. “Cehennemde İki Devre” filmindeki tutsaklar takımından esirgenen irade ile çakışan bu durum, bu lig takımları için de illa da “maça çıkma zorunluluğu (!)” yaratarak “maçı” önemsemektedir.  Kuralların net, koşulların adil, kurumların tarafsız olmadığı üstüne ek olarak da kendi taraftarlarının ötelendiği bir ortamda, “şampiyonluk” vaadi ile ligin oynanmasını önemlileştirme hatta umut bağlama ne derece gerçekçi olabilir? Üstelik de ligin bu hale gelmesinde dün rol üstlenen bugün pişmanlık bile belirtmeksizin şampiyonluğa ortak çıkmaya çalışanların yer aldığı bir “şampiyonluk birliği..!” nasıl oluşturulabilir? Kurguma göz atınca çok önemli bir eksikliği, FF’nin onca uğraşına, haksızlığına karşın ligde kalmayı başaran o “aykırı” takımın şampiyonluk hedefine ortak edilmemesiyle ortaya çıktığını fark ettim. Aykırılığını, başka hiçbir takımda görülmedik ölçüde, taraftarı ile bütünleşmesinden alan bu takıma senaryoda önem vermek gerektiğini düşündüm. Ligin düzelmesi, maçların adilliği, ortamın zenginliği ve ligin geleceği için ligde kalmaya kararlı bu aykırı takıma, ihtiyaç duyulduğu gözüküyordu. Nitekim, ligin yaşanmış pratiği, aykırı takımın ve taraftarının yer almadığı her durumda şampiyonluğun olanaksızlığını yeterince sergilenmişti.

Oluşturduğum kurgusal lig açısından bu yetersizliklerin dikkate alınmasının gerekliliğini vurgulamak zorundayım.

“Cehennemde İki Devre” filminin tutsaklarının, çaresizliğini tanımlamak için “Yine de maça çıkmak zorundadırlar” demiş idik. Onların “maç sonunda öldürülmemeyi ummaktan başka çareleri yoktu”yu da eklememiz gerekir… Çünkü, iradelerini maçı araç yapıp tutsaklıktan kurtulmak için kullamışlar ve becerememişlerdi. Yakalandıktan sonra maç için yapabilecekleri tek şeyi yapar ve Almanları yenerler…

Filmin son karesinde, kale direğinin yanında bir futbol topu ve sahanın ortasında yatan 11 adam yer alır… Onlar için artık her durumda iradeleri dışındaki kaçınılamaz son gerçekleşmiştir.

Kısadan hisse, karşı koyma ve kazanma olasılığının bulunduğu her durumda, iradenin nasıl kullanıldığı ve sürecin nasıl yönetildiği de önem arzeder.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur