Sivil toplum kuramı ve liberal sivil toplumculuğun eleştirisi (II)

Adeta acı ve ıstırap ideolojinin yerini; ahlaki duyarlılık ise siyasetin yerini alır hale gelmiş olup; yoksulluk, hastalık ya da savaşların nedenlerini ortadan kaldırabilecek kolektif eylemler bir kenara itilerek “masumların” savunusu olarak anti-politik eylem temel haline gelmiştir. Bugün için liberal sivil toplumculuk ve insan hakları anlayışına karşı, “yardımsever hiyerarşisi” inşa eden bir anlayışa karşı; “-daşlık” kiplerini içerir mücadele araçlarında ortaklaşmak gerekmektedir

Sivil toplum kuramı ve liberal sivil toplumculuğun eleştirisi (II)

Deniz Can Aydın’ın sivil toplum kavramının tarihsel dönüşümüne odaklandığı, liberal insan hakları yaklaşımına ve sivil toplum kuruluşları üzerinden hakim sivil toplum paradigmasını eleştirdiği makalesini uzunluğunu da gözeterek iki parça halinde yayımladık. Sivil toplum kuramının tarihsel gelişimi, çeşitli düşünürlerin bu kavramı nasıl ele aldıkları ve bugünkü sivil toplumun bu tarihsel gelişim ışığında nasıl tanımlanabileceğine dair tartışmaların yer aldığı ilk kısmın ardından liberal insan hakları ve sivil toplum anlayışının eleştirisini içeren ikinci ve son kısım da yayında. (Sendika.Org notu)

SİVİL TOPLUM KURAMI VE LİBERAL SİVİL TOPLUMCULUĞUN ELEŞTİRİSİ (I)

4. Liberal insan hakları ve insancıllık temelli sivil toplum kuruluşları: Bir kısım örnek üzerinden liberal sivil toplumculuğun eleştirisi

İş bu başlıkta gerek Türkiye üzerinden gerek genel insan hakları teorisi üzerinden örnekler verilmek suretiyle liberal insan hakları teorisi etrafında örgütlenen sivil toplumculuk ve insan hakları anlayışına eleştirel bir bakış geliştirilmeye çalışılacaktır. Bu noktada örneklerde yoğunlukla mülteci sivil toplum kuruluşlarının tercih edilme sebebi, liberal sivil toplumcu anlayış içerisinde gösterilen faaliyetlerin öznelerinin tartışılma oranının dönemsel olarak değişmesi; içerisinden geçtiğimiz dönemsel koşullarda da mülteci alanının oldukça tartışılan bir STK çalışma alanı olmasından ileri gelmesidir. Konunun özgün koşulları vesilesiyle ve politik çatışmayı izah etmesi bağlamında Türkiye üzerinden bir kısım örneği de içerecek şekilde açıklanması hedeflenmektedir.

4.1. Tarafsız ve politik bir tutum gerçekçi midir: İnsan hakları STK’leri üzerinden bir kısım örnek ve soru

Özellikle uluslararası yaklaşım çerçevesinde popülerliği gittikçe yükselen küresel sivil toplum kavramında evrensel insan hakları, uluslararası işbirliği ve küresel farklılıkların barışçıl yollarla çözümlenmesi gibi gayretler dikkat çekici olmaktadır (Onbaşı, 2005: 53). Liberal insan hakları teorisi çerçevesinde insancıllık etrafında örgütlenen sivil toplum kuruluşlarında bu çerçevede görülen eğilimlerin ayırt edici unsurlarının altının çizilmesi gerekmektedir.

İdeolojilerin bir kenara bırakılarak hareket edilmesini salık veren anlayış çerçevesinde adalet arayışı, adeta siyaset karşıtı olarak ele alınmaya başlanmıştır.  Siyasal olaylar somut bir şekilde analiz edilmeyerek yahut tarihsel kökenleri araştırılmayarak ele alınmakta; ortaya çıkardıkları acının miktarına göre değerlendirilmektedir. Adeta acı ve ıstırap ideolojinin yerini; ahlaki duyarlılık ise siyasetin yerini alır hale gelmiş olup; yoksulluk, hastalık ya da savaşların nedenlerini ortadan kaldırabilecek kolektif eylemler bir kenara itilerek “masumların” savunusu olarak anti-politik eylem temel haline gelmiştir (Douzinas, 2015: 64).

Bugün için Türkiye sınırları içerisinde hak temelli onlarca STK yer almakta olup bunlardan anlamlı bir kısmı mülteci hakları alanında çalışmaktadır. Bugün için alanda çalışan anlamlı sayıda STK’nin, politik görüş ya da siyasi ayırım yapmaksızın mağduriyetlere dönük hizmet vermek amacı olduğu tüzük ya da misyonlarında belirtilmiş durumdadır. Örneğin Türkiye’de mülteci ve göç alanında oldukça eski bir mazisi olan SGDD-ASAM tarafından tarafsızlık başlığı altında hareket ve hizmetlerinde siyasi, ideoloji gibi farklılıklara eşit uzaklıkta olunduğu ve tarafsız bulunulduğu ileri sürülmektedir. [1]

Suriye İç Savaşı sonrası Türkiye’ye yoğun bir göç akımı yaşanmış olup savaş vesilesiyle onlarca insan zorunlu bir biçimde göç etmek durumunda kalmıştır. Neoliberal iktisadi düzenin global çaptaki etkileri ile savaşlar arasında bağlantı bulunduğu hususu kaçınılmazdır. Nitekim dünya çapında onlarca ülke, kendi ülkesinin sınırlarından binlerce kilometre uzakta bulunan topraklarda savaşa dahil olmakta; emperyalist hedeflerle hareket eden ülkelerin oluşturduğu savaş sahalarında on binlerce insanın başta yaşam hakkı olmak üzere temel hakları sistematik bir şekilde ihlal edilmektedir.

Yani savaşlar ile politik-iktisadi sebepler arasında bağlantı yer aldığı hususu gerçekçi bir iddia olarak ileri sürülebilecektir (Akdağ, 2017). Burada sorulması gereken önemli soru savaşların ideolojik ve politik sebepleri varken, ideolojik-politik sebepleri de ihtiva eden savaşların neticelerinin politik tarafsızlıkla ele alınmasının ne denli gerçekçi olacağıdır?

Aynı örnek üzerinden hareket edersek bu sorunun günümüz hâkim liberal insan hakları anlayışı ile hareket eden STK’ler için oldukça sakıncalı bir cevabı söz konusudur. İlk olarak politik gerekçeleri de içeren sebeplerle global çapta gerçekleşen savaşların neticelerini politik olmayacak bir pozisyonla ele almak, savaş karşıtı kolektif bir karşı çıkışın önünde engel yaratmaktadır. Nitekim burada karşı çıkılması gereken unsur savaşlar ise, savaşların politik sebeplerini ele alarak politik sebeplerle karşı çıkmanın temelinin oluşturulması, gerçekçi bir mağduriyetin kalıcı olarak önüne geçilmesi adına şarttır. Ancak hâkim liberal STK anlayışının politik sebeplerle gerçekleşen savaşlara, insani mağduriyet ve mazlumlara ahlaki yardım kaygısıyla hizmet sunması; gerçek sorunu bilinçli bir şekilde politikayı dışlamak suretiyle ıskalaması anlamına gelmektedir. Bugün için hak temelli STK’lerin gerçekleştirdiği faaliyetleri ahlaki açıdan kimsenin “kötü addedemeyeceği” bir gerçek ise de ahlaki açıdan iyi olanın politik açıdan da doğru olana denk düştüğü iddiası tartışmalıdır. Nitekim “global kötülükler” karşısında yegâne çözümün “lokal iyilikler “olduğu yönündeki algının doğru addedilerek propaganda edilmesi, savaşların politik sebeplerinin sorgulanması yönünde bir engel teşkil etmektedir. Eğer gerçekçi ve samimi olan, sorunun sonuçlarından ziyade sorunun kendisinin ortadan kaldırılması ise, burada politika dışı bir tutumun tek ve gerçekçi çözüm olarak ileri sürülmesi temelden yoksun kalmaktadır. Nitekim burada savaşların nedenlerinden ziyade temas edilmesi gereken sonuçları olduğundan bahisle hareket edilmekte; dolayısıyla savaşların ortaya çıkışı adeta bir ön kabul olarak zımnen de olsa meşru kabul edilmektedir. Sebepten ziyade sonucun öncül alındığı bir anlayış, savaşların ortadan kalkmasından ziyade her daim süregeleceği kabul edilmiş savaşların sonuçlarına ahlaki bir müdahale kaygısı içermekte, bu bakımdan sorunun gerçekçi ve samimi çözümünü siyaseten tarafsız olmak başlığı altında dışlamaktadır.

Belki de bu yaklaşımın sonucu olarak ahlaki neden ve acımak kavramı, siyaset süreciyle adeta yer değiştirmekte, acının mübadelesi ve piyasa kapitalizmi adeta evrensel para birimi halini almaktadır (Douzinas, 2015: 65).

Aynı şekilde işbu STK’ler tarafından liberal insan hakları yaklaşımı çerçevesinde sunulan hizmetler ve sürdürülen faaliyetlerde tarafsız pozisyon alındığı iddiası ileri sürülmektedir. Yine SGDD-ASAM üzerinden örnek verilecek olursa derneğin ilkelerinden olduğu ifade edilen ayrım gözetmemek başlığı altında, tüm hizmetlerin dil, din, ırk ve siyasi görüş ayrımı yapmaksızın hak temelli bir yaklaşımla sürdürdüğü ifade edilmektedir.

İlgili dernek tarafından birden fazla dilde hizmet verilmekte iken hizmet verilen diller arasında Kürtçe bulunmadığı iddia edilmektedir. Ancak Suriye İç Savaşı vesilesiyle yaşanan göç dalgasında Suriye’nin kuzey bölgelerinden Türkiye’ye göç eden göçmenlerin oldukça büyük bir kısmı Kürt olup sayı olarak toplam göçmen yoğunluğu içerisinde anlamlı bir oran teşkil etmektedir. İddialara karşı derneğin bu politikasına ilişkin olarak sorulan sorulara dernek yöneticisi ve avukatı tarafından verildiği ileri sürülen cevapta, Suriye’nin kuzeyinden gelen insanlar Arapça kendini ifade edebiliyorsa Arapça hizmet verildiğini ifade etmiştir. Ancak Arapça bilmiyorsa, personelin tahminen yüzde onunun Kürtçe bildiği tahminiyle Kürtçe de yardım edilebileceğini; ancak internet sitelerinde normalde Kürtçe olmadığı ifade edilmiştir[2].

Sunulan hizmetlerde siyasi görüş ve ırksal ayrım gözetilmediği ifade edilse de Kürtçe dilinde direkt olarak hizmet verilmemesi bu iddia üzerine düşünmeyi gerektirmektedir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Kürtler ile ilgili olarak yaşanan gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda oldukça yoğun bir Kürt mülteci gelişi yaşansa bile bu noktada hizmet verilmemesi, politik gerilim açısından siyasi iktidar ile karşı karşıya gelmemek kaygısı taşınıp-taşınmadığını sorgulatmaktadır. Nitekim derneğin sorumlusu tarafından verildiği ileri sürülen cevapta da doyurucu bir gerekçenin ileri sürülmediği; aslında siyasi yahut ırk ayrımı gözetilmediği ileri sürülen ilkelerin siyasi iktidar ile karşı karşıya gelmek kaygısıyla göz ardı edilebileceği ihtimalini akıllara getirmektedir. Dolayısıyla herkese eşit mesafede durulabileceği iddiasının siyasal iktidarlarla karşı karşıya gelmemek adına göz ardı edilebileceği düşüncesi, hak temelli mücadele yaklaşımının samimiyetini sorgulatan bir husus olmaktadır.

4.2. Acımanın siyaseti olarak yardım etmek: Özne ve insan kimdir?

İnsancıllık yaklaşımı ve yardım kültü üzerinden kendisini var eden STK’lerin yarattığı bir diğer sakıncalı sonuç, insan haklarını bir mücadele alanı olmaktan ziyade muhtaç durumda addedilen öznelere yardım eden bir mecra haline getirdiği iddiasıdır. Bugün için dünya çapında insan haklarının bir şekliyle ihlal edildiğine dair bir gerçekle karşılaşıldığında, teknik olarak bu ihlale temas etmek oldukça kolay gözükmektedir. İnternet üzerinden bir imza kampanyasına dahil olmak yahut açılan bir banka hesabına bağış yapmak, bu iddia ve ihlal ile belirli bir mesafede kalmak suretiyle vicdani bir pozisyon almanın anlamlı bir yolu gibi sunulmaktadır.

Aslında burada insancıllık ve liberal insan hakları teorisi üzerine temellenen yaklaşımın aldığı pozisyon insanın kamusal niteliğini silikleştirmektedir. İnsan hakları kaçınılmaz olarak bir çatışmanın alanına tekabül ettiğine göre, burada kamusal mahiyette bir pozisyon alınması gerçekçi gözükmektedir. Ancak insan hakları mücadelelerine bu şekilde temas edebildiğine inanan yurttaş pratikleri ortaya çıkarmak kamusal-düşünen yurttaş olmaktan ziyade kendi çıkarlarına bağlı özel kişiler olarak dahil olmanın aracına dönüşmektedir (Douzinas, 2015: 47). Bu yaklaşım, insan hakları mücadelesi adı verilen alandaki öznelerle geliştirilen ilişkinin temasını sorgulatmaktadır.

İnsan haklarının ilk öznesi olarak bir mağdur kitlesinin varlığı söz konusudur. Güçsüz, masum ve çaresiz olarak tarif edilen mağdurlar belirsiz bir kitle olarak tarif edilmektedir. Bir toplam olarak tarif edilirler ve kötülüğün mağduru olarak bireysel bir kimlikleri söz konusu değildir.

Yani insan hakları mücadelesine insancıllık temelinde yaklaşıldığında mağdur, acı çeken insanlığın kimliksiz bir parçası olarak kabul edilmekte; madalyonun diğer yüzündeki kurtarıcılar insanlığın öteki parçası pozisyonunu almaktadırlar. Bu yaklaşımda mağdur ile kurtarıcı bir paranın iki yüzü gibi ele alınmakta; mağdur yoksa kurtarıcı, kurtarıcı yoksa mağdur yok kabul edilmektedir (Douzinas, 2015: 48-49). Bu şekilde bir ilişkiye insancıllık temelinde ahlaki yardım anlayışıyla yaklaşmak, mağdur ile kurtarıcı arasındaki sınırları birbiriyle uzaklaştığı oranda makul kılmakta; mağdurun kimliksiz ve mesafesiz olduğu oranda yardım etmeyi kolay ve cazip kılmaktadır. Nitekim kimliksiz ve mazlum bir kitleye yardım etmenin ahlaki yükümlülüğü baştan sorgulanamaz gözükmekte, ahlaki kurtarıcı pozisyonuna erişmenin bağış, imza ya da kampanyalar ile bu denli kolay kılındığı bir yerde ihlale karşı sorumluluk alınması gerekliliği vicdani açıdan silikleştirilmektedir. Bugün için liberal insan hakları anlayışıyla hareket eden STK’ler tarafından düzenlenen faaliyetlerin teması temel olarak bu çerçevede gerçekleşmektedir. Kurtarıcı pozisyonunda özneleşen insan, ahlaki evrende yer alan kötülüklerin bir şekliyle bedelini ciddi bir yükümlülük altına girmeksizin ödemekte; gerçek sorunların çözümünden soyutlanarak da sorumluluğunu yerine getirdiğine inanmaktadır.

Yine liberal insan hakları anlayışı üzerinden örgütlenen STK’ler ve insancıllık yaklaşımındaki ahlaki boyutun mahiyeti, “ahlaki” açıdan da çelişkili gözükmektedir. Liberal geleneğin hak temelli yaklaşımında kurtarmak ve yardım etmek teması hakimdir.

Ancak bu noktada sorulması gereken soru “kurtarmak” iddiasına ilişkindir. Nitekim kurtarıcı olmak ya da kurtarmak, bir noktada mağdura binaen üstünlük duymak ve ikame ilkesine dayanmaktadır. Yani liberal anlayış üzerinden şekillenen düşüncede acı çeken ötekilere yardım etmeye zorunlu hissetmenin sebebi, kurtarıcının varlıklı ve şanslı olmasıdır. Bu anlayış yardım etmenin temeline, o mağdurun yerinde olmamanın hissettirdiği minnet ve şanslılık hissiyatını yerleştirmektedir. Yani hayırsever bir yaklaşımla riskten kaçınmanın temin edildiği bir minnet hali söz konusudur (Douzinas, 2015: 54-55). Sonuç olarak yardım eden hayırsever bir kurtarıcı özne ile yardıma muhtaç bir kimliksiz kitle arasında ahlaki açıdan kimsenin kötü addedemeyeceği, ancak gerçeklik açısından tartışmalı yeni bir tür hiyerarşi inşa edildiği ileri sürülebilecektir.

Bu noktada kurulan hiyerarşinin, sorgulanamaz bir şekilde bahşedenin kimliğini de güvence altına alan bir nesneye dönüştüğü de düşünülebilecektir (Douzinas, 2015: 64).

Bu noktada kurtarıcı ve yardımsever insan hakları yaklaşımının öznelerindeki hâkim olgunun kurduğu hiyerarşinin bir kez daha ele alınması gerekmektedir. Liberal yaklaşımda bireyin her daim özne ve esas alındığı bir eğilim söz konusudur. Dolayısıyla yardım etmek olgusuna bireysel acımanın da eşlik etmesi çok da şaşırtıcı değildir.

Ancak bireysel acımanın, mağdur kılınan özne ile duygudaşlığı da kapsadığı ileri sürülemeyecektir. Nitekim duygudaşlık, ekinden de anlaşılacağı üzere “ile olmayı” ve birlikte olmayı ifade etmektedir. Bu noktada liberal yaklaşıma haiz STK’lerde ve insan hakları yaklaşımında eksik olanının ötekilerle olmak temeline dayanmamak olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim mağdur ile kurtarıcı arasında direkt bir bağlantının kurulmaması temin edilmekte; hayırseverlik temeli üzerinde yükselen bağlantısızlıkta duygudaşlık ve ortaklaşma söz konusu olmamaktadır. Bu ilkenin yerini ise suçluluk ve basit bir şekilde yardım edebilmek imkanı almaktadır (Douzinas, 2015: 57).

Öznenin kim olduğu sorusuna dönülecek olur ise liberal insan hakları ve bağlantılı STK’lerin benimsediği hukuki değerlerde öznenin kim olarak tarif edileceği sorusunun önem kazandığı görülmektedir. Nitekim liberal insan haklarının bireyi esas alan temelde geliştiği görüldüğünde, insan haklarının bireyi olarak kimin insan kabul edileceği tartışmasının gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Hukuki özne, hukukun tarif ettiği ehliyetler ve yetkilerin buluştuğu metaforik bir noktaya denk düşmektedir. Bu noktada hukuk kurallarının aslında gerçek insanlara hitap etmekten ziyade insan kişinin temsil etmek adına hukuk tarafından yaratılan hukuki özneye hitap ettiği düşünülmelidir (Douzinas, 2018: 259). İnsanlık fikrine bakıldığında insanın, içerisinde bulunulan tarihsel dönemdeki insan kabul edilenleri kapsadığı görülmektedir. Dolayısıyla insanın tarifi yapılırken, her tarihsel dönemde insan kavramı dışında kalan bir ötekinin varlığının zorunlu olduğu görülmektedir. İnsanlık kavramının öznesi olabilmek adına, hukukileşen öznenin kapsamı içerisine girebilmek; örneğin bir vatansız olarak hukuki özne olunamayacağından ulus-devlete mensup olabilmek gerekmektedir (Akbaş, 2015: 23). Dolayısıyla liberal hâkim anlayışın insan hakları temelini esas alan STK’lerin dayandığı hukuki metinler ve hareket biçimleri, bir kısım insanı insan olarak kabul ederek hareket etmekteyken, bir kısım insanı insanlık kavramından çıkartan bir özneleştirme sürecine dayanmaktadır.

Son olarak özne ve insan ile bağlantılı olarak haklar bağlamında eşit olmak olgusunun izahı gerekmektedir. Nitekim bugün için faaliyetini sürdüren hak temelli STK’ler, işbu eşitlik fikrinden hareket etmektedir. İnsan hakları metinlerde, insanların haklar yönünden eşit olarak dünyaya geldikleri iddiası gerçek bir temele mi dayanmaktadır?

Öncelikle ifade edilmesi gereken husus, insanların eşit olarak değil eşitsiz bir biçimde doğdukları gerçeğidir. Hukuki metinlerin dilinden çıkarak cinsiyeti, ırkı yahut sınıfıyla cisimleşen somut insana doğru yönelim sağlandığında farazi eşitliğin yerini gerçeklik almaya başlayacaktır. Dolayısıyla sorulması gereken soru ve başat problem, bir insanın soyut hakkını tartışmanın faydasının ne olduğu üzerinedir. Nitekim temel problem bu hakları elde etmek ve idare etmen yöntemine ilişkindir (Douzinas, 2018: 114-118). Bu bakımdan gerçekçi olan, insan hakları mücadelesi soyut ve kurgulanmış özne olarak insan yerine, aynılıklara değil farklılıklara temas ederek özgürleşmiş insan tasarısıyla mümkün olabilecektir (Akbaş, 2015: 25).

Bu bakımdan insan hakları çağı olarak addedilen ancak insan hakları ihlallerinin büyük bir yoğunlukla ilerlediği evrende, bu gidişata son vermek; hâkim liberal olgunun soyut insanının eşitlik temasına katkı sunmak adına ilerlettiği faaliyetler ile değil; tam olarak bunun zıddı ile ilerleyebilmek suretiyle gerçekleştirilmelidir. Yani soyut ve eşit insan varsayımının reddi ile birlikte somut ve eşitsiz koşulların kabulünü temel alarak ilerlemek, gerçek manada insanlık mücadelesini sürdürmenin esaslı kılınmalıdır. Dolayısıyla liberal temelde örgütlenmiş insan hakları STK’leri ve insancıllık yaklaşımının temel mantığı ile teorik ve pratik düzeyde çatışmalı bir ilişkiye girmek, kaçınılmaz bir sonuç olarak gözükmektedir.

4.3. STK’ler ve özerklik-bağımsızlık üzerine

Günümüzde liberal anlayış üzerinden örgütlenen STK’lerin, ne denli hükümet dışı-özerk yahut bağımsız olduğu konusu da bir başka tartışma konusudur. Nitekim bugün için sivil toplum kuruluşlarının ne denli böyle bir pozisyona sahip olduğu tartışılmalıdır. Konu izah edilirken yine savaş, göç ve insancıllık üzerinden insan hakları örnekleminden hareket edilecektir.

Aslında geleneksel insancıl hukuk, savaş hukukunun modern versiyonuna tekabül eden silahlı çatışma durumunda güç kullanımını düzenleyen uluslararası hukuk toplamını ifade etmektedir. Bu durumun daha az teknik boyutu ele alınırsa, organizasyonların ve devletlerin, büyük felaketler ya da savaş/çatışma durumlarından sonra buradaki topluluklara yardım etmek çabalarına işaret etmektedir. Kızıl Haç’tan başlayarak insancıllıkta, iyi-kötü ya da haklı-haksız savaşlar arasında bir ayrım yapılmayarak yardım sağlamak hususu esas alınmıştır (Douzinas, 2015: 35-36). Dolayısıyla savaşların ve savaşın tarafı olan öznelerin siyasal pozisyonundan ziyade, yardım etmek başlığında ifade edildiği üzere sonuçları konusunda bir tutum alındığı görülmektedir.

İdeolojilerin sonu ve insan haklarına dayalı evrensel ahlaki standartlardan bahsedilen bir çağda, bu ilkelerin uluslararası topluluk tarafından kabul edildiği ileri sürülmektedir. Örneğin Birleşmiş Milletler bünyesinde yaşam yerlerinden olan mülteciler için Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi oluşumlar söz konusudur. BM Mülteci Örgütü Türkiye yapılanmasının amaçları incelendiğinde mültecilere yönelik olarak mevzuat bağlamında Türkiye’deki mülteci müdahalesine destek sunmak ve mültecilere kalıcı çözümler getirmek adına faaliyet göstermek gibi iddiaların yer aldığı görülmektedir[3]. Ancak aynı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin insani müdahale kararları doğrultusunda gerçekleştirilen savaş durumları mevcut olduğu gibi; konseyin daimi veto yetkisine haiz beş ülkesinin aynı zamanda dünyanın silah ticareti sıralamasında ilk sıralarda yer aldığı da bir gerçektir[4].

Tüm bunlar yanında yeri geldiğinde bizzat bu oluşumların pratiklerinin de iddiaları ile çelişki taşıdığı görülmektedir. Örnek vermek gerekirse kalıcı bir savaş suçları mahkemesi kurulmasına hayır oyu veren yahut mensubu olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayını almadan Irak ve Sırbistan’a yönelik saldırılar gerçekleştiren ABD ve Birleşik Krallık varlığı düşünüldüğünde, yapıların gerçekçi bir çözüm noktasındaki konumu tartışmalı hale gelmektedir (Douzinas, 2018: 150). Hatta yeri geldiğinde STK’ler, çeşitli savaş aksiyonu alan ülkeler tarafından bizzat bağış desteği görmüş; savaş hukukuna bizzat dahil olarak hükümet finansmanları ile sağlık, eğitim, barınma hizmetlerinin tedariki için görev almışlardır (Douzinas, 2015: 39-40). Yine Türkiye’de oldukça fazla sayıda mülteci sivil toplum kuruluşunu liberal insan hakları teorisini temel almak suretiyle destekleyen Avrupa Birliği’nin sınırlarını geçmek isteyen göçmenler donmak tehlikesi yaşamakta, botları patlatılarak ölmekte ve işkence-kötü muamele pratiklerine maruz kalmaktadır.

Devlet-sivil toplum ikiliği ve karşıtlığı üzerinden yaklaşan hakim anlayış, bu karşıtlığı ele aldığı esnada, devleti sivil toplumun dışı ve üzerinde kavramsallaştırarak ikisi arasındaki karşılıklı geçişleri-etkileşimleri göz ardı etme sakıncasını da taşıyabilmektedir (Onbaşı, 2005: 69).

Bizzat muhatabı olduğu yahut yeri geldiğinde insancıllık temelindeki savaşın hukukunu dahi tanımayan öznelerin, savaşın yarattığı sonuçları önlemek adına aldığı aksiyonlar izaha muhtaçtır. Nitekim bu özneler, aynı zamanda savaşların yıkıcı etkisinden etkilenen mültecilerin yaşadığı yıkıma kendi çizdikleri hukuk çerçevesinde çözüm bulmak adına insan hakları STK’leri ile birlikte örgütlenmekte; ciddi fon aktarımları yapmak suretiyle faaliyet mecrası sunmaktadırlar.

Ancak bizzat muhatabının fail olduğu bir yardım ilişkisinin kalıcı çözüm iradesine denk düşmesi beklenemeyecek olduğu gibi; kendi çizdiği hukuki sınırları ihlal eden yapıların bünyesinden özerk-bağımsız olmak iddiasının gerçekliği de sorgulanır hale gelmektedir. Dolayısıyla görünüşte özerk yahut bağımsız bir biçimde liberal insan hakları iddiası temelinde örgütlenen sivil toplum kuruluşlarının yegâne demokratik çözümü ihtiva ettiği iddiası; ihlale vesile olan fail öznelerle arasındaki maddi-hukuki ilişki vesilesiyle sorgulanmaya ve ciddi bir şekilde tartışılmaya muhtaçtır. Barış ve şiddet karşıtlığını temel ilke olarak benimseyen STK’lerin ilişkili olduğu devletler ve oluşumların bizzat şiddet eyleminin faili olabildiği gözetildiğinde, durumun samimiyeti sorgulandığı gibi; meşru ya da meşru olmayan şiddetin sınırlarının kim tarafından belirlendiğini de tartışmalı hale getirmektedir. Aynı şekilde ortaya koyduğu hukuku öznesi, yeri ve zamanına göre tanıyan ya da tanımayan bir hâkim anlayışın çerçevesinde örgütlenen STK faaliyetleri ahlaki açıdan kınanamayacak kadar iyi görünse de nihai çözüm olarak addedilemeyecek kadar tartışmalıdır.

4.4 STK’ler, eşitsizlik ve sınıfsal çelişkinin görünmezliği üzerine

Hâkim sivil toplum yaklaşımına politik-ekonomik temelli eleştirel yaklaşımlardan bir diğeri ise devlet-sivil toplum ikiliğini merkeze alan yaklaşımın, sivil toplumun kendi içindeki eşitsiz güç ilişkilerinin üzerini örtmesine vesile olduğudur. Yani bu yaklaşıma göre esas görünür kılınması gereken unsur, sınıfsal çelişki ve eşitsizlikleri temel alan mücadele pratikleri ve bu zemin üzerinde yükselen bir sivil toplum tanımıdır (Onbaşı, 2005: 68-69).

Türkiye örneği üzerinden ilerlendiği takdirde, halihazırda Suriyeli göçmenlerin yoğun bir şekilde kayıt dışı ekonomide yer aldığı görülmektedir. Türkiye’de yaklaşık üç buçuk milyon kayıtlı Suriyeli göçmen yer almakta olup, verilere göre yaklaşık bir milyon göçmen kayıt dışı ekonomide istihdam edilmektedir. Bu rakam yüzdesel olarak yüzde 94 seviyesine tekabül etmektedir [5]. Adalet ve Kalkınma Partisi mensubu Yasin Aktay tarafından yapılan bir açıklamada “Suriyeliler bir gitsin ülke ekonomisi çöker” ifadeleri kullanılmıştır [6]. Yine Adalet ve Kalkınma Partisi mensubu olan Mehmet Özhaseki tarafından yapılan bir açıklamada “Bazı şehirlerde sanayiyi onlar ayakta tutuyor; boşuna popülizm yapmayın, gönderemezsiniz” ifadeleri kullanılmıştır [7].

Türkiye’de kayıtdışı çalışma ve ekonomik veriler ışığında göçmenlerin yoğun bir şekilde emek sömürüsü süreçlerine muhatap kılındığı tartışmasızdır. İnsani geçim standart ve koşullarının oldukça altında çalışan göçmenler adeta sömürü çarkına hapsolmakta; göçmen emeğinin pazardaki değeri sistematik sömürü ilişkisine muhatap kılınmaktadır. Ancak Türkiye’de faaliyet gösteren mülteci STK’leri tarafından bu yönde aktif bir girişim, faaliyet ve çabanın mevcut bulunduğunu ileri sürmek tartışmalı olacaktır. İlgili STK’lerin faaliyetleri incelendiğinde insani yardım, sosyal uyum, farkındalık yaratma, geçim kaynaklarını destekleme, kapasite geliştirme gibi faaliyetlerin yer aldığı görülmektedir. İlgili STK’ler tarafından daha çok insani yardım ve hak temelli faaliyetler örgütlendiği ileri sürülse de sömürü ilişkileri bakımından oldukça büyük ihlallere vesile olan bu duruma karşılık olarak anlamlı bir pratik sergilenmemektedir.

İşbu durumun sebepleri sorgulandığında karşımıza politik olarak bağımsız olmak iddiasının gerçekçiliğini sorgulatan bir durum çıkmaktadır. Nitekim akla, ilgili STK’ler tarafından hâkim siyasi anlayış ve siyasi iktidar ile çatışacak bir pozisyon almamak adına ilgili konunun çok da ele alınmadığı ihtimali gelmektedir. Siyasi iktidarın sürdürdüğü ekonomik program çerçevesinde kayıtdışı ve kötü koşullarda göçmen emeğinin temin edilmesinin, aynı zamanda Türkiye sermaye grupları için oldukça önemli olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu tarz bir politika ve pratiğe karşı çıkmak, kaçınılmaz olarak politik bir tutumun mecrası olarak sivil toplumun iktidarın anlayışıyla karşı karşıya gelmesi ihtimalini içermektedir. Dolayısıyla liberal sivil toplumculuk için politik bir tutumu haiz olmamak iddiası dahi, aslında düzen içi politik kaygılar temelinde belirli pratiklerden imtina etmeyi kaçınılmaz olarak sağlamaktadır. Keza bu politikaya karşı çıkmak, sivil toplumu hâkim anlayışla değil; çatışmanın bir mecrası olarak ele almak iddiasını gündeme getirmektedir.

Liberal sivil toplumculuğun apolitik tarif edilen politik kaygıları, devlet ile ilişkilerinin de kaçınılmaz olarak gündeme gelmesini sağlamaktadır. Keza Türkiye deneyiminde sivil toplum öznelerinin kendileri arasında dayanışmayı geliştirmek yerine bizzat devlet kurumları ve özneleriyle iş birliği geliştirmek yönünde bir eğilimi de söz konusu olabilmektedir. Devlet ve toplum arasındaki demokratikleşme ilişkisinin yerini bu şekilde bir iş birliği ilişkisi aldığı oranda da, hakim sivil toplum anlayışının ileri sürdüğü demokratikleştirici etkinin karşıtlık ilişkileri üzerinden var edileceği iddiası önünde engel oluşturduğu düşünülebilecektir (Onbaşı, 2005: 74-75). Bugün için Türkiye’deki hâkim liberal sivil toplumcu anlayış, büyük oranda sermaye grupları ve siyasal iktidarın hiddetinden kaçınmak için çizilen sınırlar içerisinde faaliyet göstermektedir. Bu durum kaçınılmaz olarak demokratikleşme iddiasının temelini boşaltmaktadır. Nitekim sermayenin kaygılarının tartışıldığı yerde demokratikleşme olgusunun gerçekçi olması beklenemeyecektir.

5. Sonuç yerine: Liberal insan hakları savunuculuğunun reddinden, insanlığın kurtuluşuna doğru

Yukarıda aktarılan örnekler çerçevesinde anlaşılabilen ancak istenildiği takdirde sayısız örnek sunulabilecek mevcut durumun gösterdiği üzere liberal sivil toplumculuk ve insan hakları anlayışının ezilenlere vadedebileceği hiçbir gerçeklik söz konusu değildir. Neoliberal kapitalizmin vahşeti, liberal insan hakları ve sivil toplumculuğun sınırlarını aşan bir özgürlük ihlalinin ta kendisine dönüşmüş durumdadır.

Bugün için oyunun kurallarını kendi koyan neoliberal kapitalizmin oyun sahasında; sömürenlerin çizdiği sınırlar içerisinde ezilenlere ve “mağdurlara” vaat edilebilecek herhangi bir şey kalmamıştır. Kapitalist-emperyalist anlayışın biçtiği insan hakları misyonu çerçevesinde insan hakları oyunu oynamak, liberalizmin bireyi esas alan anlayışı çerçevesinde yardım sever birey olmak şeklinde bir aldatmacaya kanmak; mağdur olan öznenin özne kimliğini dahi neoliberal kapitalizmin çizdiği sınırlar çerçevesinde tayin etmek sonucu doğurmaktadır. Bu husus, mağdura yardım eli uzatan özneyi “muktedir” kılan bir hayırseverlik kimliği inşa ettiği gibi, mağdur öznenin kolektif çözümlerden ziyade liberalizmin öngördüğü bireysel çözümler çerçevesinde hareket etmesini temin etmektedir. Dolayısıyla liberal sivil toplumculuk ve bu çerçevede ilerleyen insan hakları teorisinin en büyük olumsuz etkisi, yarattığı illüzyon ile kolektif mücadele araçlarının harekete geçmesini engellemek; kolektif kurtuluştan ziyade bireysel çözüm vaatlerini kuvvetlendirmektir.

Ancak yukarıda da izah edildiği üzere ezilenlerin muhtaç olarak addedilerek uzatılacak bir yardım eline ihtiyacı yoktur. Bugün için ezilenler ile ezenler arasındaki sınır, neoliberal kapitalist vahşetin boyutları itibariyle hiç olmadığı kadar keskin bir şekilde çizilmektedir. Dolayısıyla artık liberal sivil toplumculuk ve insan hakları anlayışının savunduğu üzere el uzatılması gereken bir mağdur kitlesine hayırseverlik yapmanın bir mücadele biçimi olmadığının kabul edilmesi; en nihayetinde de kolektif kurtuluş mücadelesi önünde engel yaratan bu biçimin reddedilmesi gerekmektedir.

Bugün için liberal sivil toplumculuk ve insan hakları anlayışına karşı, “yardımsever hiyerarşisi” inşa eden bir anlayışa karşı; “-daşlık” kiplerini içerir mücadele araçlarında ortaklaşmak gerekmektedir. Yani insan hakları mücadelesi, neoliberal iktisadi düzenin yarattığı sınıfsal çatışmanın mecrasından ayrıksı ele alınamayacaktır. Piyasalaşan bir insan hakları anlayışından ziyade, esas alınması gereken ezilenler ile “- daşlık” kipinde buluşulabilen bir kolektif mücadele biçimini esas alan insan hakları anlayışı sahiplenilmelidir. Sınıfsal çelişkinin ve sömürünün yok edilmesi mücadelesine hizmet edecek bir insan olmak mücadelesi şeklinde ele alınabilecek insan hakları teorisi, liberal sivil toplumculuk ve insan hakları anlayışının reddiyesi üzerinden de yükselmelidir. Nitekim yardımseverliğin kaçınılmaz olarak kötü addedilemeyecek bir iyilik olarak ele alınması, bu anlayışın mutlak kurtuluş yolu olduğunu göstermemektedir. İnsanlığın kurtuluşu soyut eşitlik üzerinden değil kolektif mücadele biçimleri üzerinden gerçekleşmelidir.

Dipnotlar:

[1] Bkz. https://multeci.org.tr/tuzuk/  (Mülteci-Der), https://sgdd.org.tr/degerlerimiz/ (Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği)

[2] https://www.karsimahalle.org/2021/07/07/sgdd-iscileri-kod29ile-damgaladilar-istinaf-kararini-tanimadilar

[3] https://www.unhcr.org/tr/genel-bakis-2

[4] https://www.globalissues.org/article/74/the-arms-trade-is-big-business

[5] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/gocmen-emegi-calismasina-gore-kayit-disi-calisma-yuzde-94-1857175

[6] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdoganin-danismani-aktay-suriyeliler-giderse-ulke-ekonomisi-coker-1855405

[7] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/akpli-ozhasekiden-multeci-aciklamasi-sanayiyi-onlar-ayakta-tutuyor-gonderemezsiniz-1855656

Kaynakça

  • Akbaş, K. (2015). Kışkırtıcı Bir insan Hakları Analizine Giriş. İçinde Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları: Eleştirel Bir Yaklaşım. NotaBene Yayınları.
  • Akdağ, İ. (2017). Kapitalist Üretim Tarzı ile Savaş Arasındaki İlişkinin Diyalektik Bir Analizi [Doktora Tezi]. Ankara Üniversitesi.
  • Aslan, S. (2010a). Sivil Toplum: Kavramsal Değişim ve Dönüşüm. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 9(33), 188-212.
  • Aslan, S. (2010b). Türkiye’de Sivil Toplum. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 9(31), 260-283.
  • Bobbio, N., & Texier, J. (1982). Gramsci ve Sivil Toplum (E. Göksel, Ed.; A. İpek & K. Somer, Çev.). Savaş Yayınları.
  • Douzinas, C. (2015). Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları: Eleştirel Bir Yaklaşım (R. Sağlam & K. Akbaş, Çev.). NotaBene Yayınları.
  • Douzinas, C. (2018). İnsan Haklarının Sonu (İ. Yıldız, Ed.; K. Akbaş & U. D. Tuna, Çev.). Dipnot Yayınları.
  • Gramsci, A. (2010). Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar 1916-1935 (D. Forgacs, Ed.; İ. Yıldız, Çev.). Dipnot Yayınları.
  • Kaynar, M. K. (2005). Sivil Toplumun Kavramsal Tarihi ve Sivil Toplumla İlgili Güncel Tartışmalar. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 23(1), 339-369.
  • Onbaşı, F. (2005). Sivil Toplum. Epokhe.
  • Ozan, E. D. (2018). Sivil Toplum. İçinde G. Atılgan & E. A. Aytekin (Ed.), Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler (7.Baskı). Yordam Kitap.
  • Savran, G. A. (2013). Sivil Toplum ve Ötesi: Rousseau, Hegel, Marx (3.Baskı). Belge Yayınları.
  • Saygılı, A. (2014). Jean Bodin’in Egemenlik Anlayışı Çerçevesinde Kralın İki Bedeni Kuramına Kısa Bir Bakış. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 63(1), 185-198. https://doi.org/10.1501/Hukfak_0000001744
  • Türk, G. D. (2016). Türkiye’de Suriyeli Mültecilere Yönelik Sivil Toplum Kuruluşlarının Faaliyetlerine İlişkin Bir Değerlendirme. Marmara İletişim Dergisi, 25, 145-157. https://doi.org/10.17829/midr.20162520723

Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur