Sentetik sol, Ukrayna savaşını yanlış anlamada kurumsal sağa katılıyor – Max Parry

İşin garibi, Lenin'in emperyalizmi ve Rus İmparatorluğu'nu ezilen ulusları sömürgeleştiren ve boyun eğdiren bir "milliyetler hapishanesi" olarak yeniden düşünmesi olmasaydı, modern Ukrayna'nın kendisi asla kurulamazdı

Sentetik sol, Ukrayna savaşını yanlış anlamada kurumsal sağa katılıyor – Max Parry

Max Parry, yazıları çoğunlukla alternatif medyada çıkan, son dönemde Rus devlet kanalı Sputnik News’te de yorumlarına yer verilen ABD’li bir gazeteci. Parry, Rusya-Ukrayna savaşında açıktan NATO politikalarını destekleyen Batılı sol çevreleri “sentetik sol” olarak adlandırıyor ve eleştirdiği bu pozisyon karşısında tutum alma kaygısıyla Putin’e karşı gelen eleştirileri Lenin-Rosa Luxemburg tartışmalarına kadar uzanarak yanıtlama çabasına giriyor. Okur, bu çeviri makalenin, sosyalist hareketin ağırlıklı kesiminin hem NATO politikalarına hem de Rusya’nın askeri müdahalesine karşı tutum aldığı Türkiye ile birebir paralellik kurulamayacak bir “sol içi” tartışma atmosferinin ürünü olduğunu göz önünde bulundurmalıdır. (Sendika.Org’un notu)

Ukrayna’yı Nazilerden arındırma ve askersizleştirmeye yönelik Rus askeri operasyonu şubat ayı sonlarında başladığından beri, Batı solunun verdiği tepkide, çatışma konusunda solun “bölünmüş” olduğuna dair yaygın bir yanlış algı var.

Gerçekten de, ABD merkezli Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) gibi örgütler arasında, resmi açıklaması haklı olarak NATO’nun genişlemesini Rusya’nın Ukrayna’daki eylemleri için “sahneyi hazırladığı” için suçlayan “Uluslararası Komite” ile grubun yerel şubeleri arasında, bu bildirimden uzaklaşarak kendi düşüncelerini yayınlayan yerel şubeleri arasında iç çatışmalar olduğu doğrudur.

ABD Yeşiller Partisi arasında, bir tarafta Howie Hawkins liderliğindeki kanadın Ukrayna’ya ölümcül yardım gönderilmesini onaylayan ve diğer tarafta barış eylem komitesi arasında benzer mezhepsel bölünmeler meydana geldi.

Bununla birlikte, bunların hepsi, Rusya-Ukrayna çatışmasını, Moskova’nın kınanması gereken bir “istilası” olarak nitelendirmede şirketler medyasının arkasında hizaya girdi. Merhum Edward S. Herman’ın “seyir füzesi Sol” olarak adlandırdığı şey için, 2014’ten beri Ukrayna ordusu tarafından Donbass’ta öldürülen 14.000 etnik Rus, Herman ve Noam Chomsky’nin Rıza Üretme kavramında tanımladığı gibi “değersiz kurbanlar”dır. Birkaç kayda değer istisna dışında, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’daki sözde sol kanadın büyük çoğunluğu Ukrayna’yı tamamen yanlış anladı.

Uluslararası ilişkiler uzmanı John Mearsheimer yıllarca NATO’nun genişlemesinin Moskova’nın meşru güvenlik çıkarlarını tehdit ettiği ve muhtemelen Ukrayna’da sıcak bir savaşa yol açacağı konusunda uyardı. Joe Biden’ın kendisi ise 1997’de bir senatörken de bunları kabul etmişti.

Şimdi ABD başkanı Moskova’da açıkça rejim değişikliği çağrısı yaptığına göre, NATO savunucularının Rusya’nın sınırlarına, doğuya doğru tecavüzün hayırsever olduğunu iddia etmek için hangi yeni bahaneleri icat edecekleri merak ediliyor. Yine de bugün yaygın yanlış anlamanın kaynağı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Almanya’nın yeniden birleşmesinden çok önce, tarihte çok daha eskilere kadar izlenebilir.

Düşmanlıkların tırmanışına giden yolda, Sol’daki pek çok kişi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Novorusya cumhuriyetlerini resmen tanıyan konuşmasına atıfta bulundu. Bunlar, Putin’in, mevcut kriz için Ukrayna ulusal sorununa ilişkin Sovyet politikasını suçladığı için, Rus devlet başkanının gerici olduğunun ve dolayısıyla Moskova’nın eylemlerinin adaletsiz olduğunun kanıtı olduğuna işaret ettiler.

ABD’deki Harringtoncu reformist eğilimin resmi olmayan amiral gemisi yayını olan Jacobin dergisindeki yakın tarihli bir makale [Michael Harrington, anti-komünist olan bir sosyal demokrattı], Sovyet tarihinin ilk yıllarını çarpıtarak bu düşünce çizgisini sürdürdü. Bunlar, özellikle, mütevazı bir şekilde kendilerini “Amerikan solunun öncü sesi” olarak tanımlayıp, bir asırdan uzun bir süre önce Donbass’taki Ruslaşmış komünistler arasındaki atasal ilişkileri, Doğu Ukrayna cumhuriyetlerindeki son militanlardan tarihsel olarak koparmaya çalıştılar.

Putin’e karşı en büyük siyasi muhalefet olan Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin, ocak ayında Devlet Duması’na Kremlin’in Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerini tanımasını önerdiğini unutmayın.

İki ülke arasındaki mücadeleyi ve Sol’un yanlış anlamasını, onu eski Sovyetler Birliği ve onun çöküşü bağlamına koymadan anlamak mümkün değildir. Putin’in kendi siyasetini bir kenara bırakırsak, Bolşeviklerin bir Ukrayna devleti kurmak için eski Rus İmparatorluğu’ndan toprak koparıp verdiği iddiası tarihi bir gerçektir.

Bu tartışmalı kararın, İkinci Dünya Savaşı’ndan Ukrayna’nın bağımsızlığına ve bugünkü alevlenmeye kadar gelecek yüzyılın gidişatını belirlediği de geçerlidir.

Hakkını verecek olursak, SSCB’nin ve etnik federalizminin miraslarından biri, eski Çarlık otokrasisinin 120’den fazla farklı ezilen milliyeti arasındaki sık sık şiddetli çatışmaları büyük ölçüde azaltmış olmasıdır. Bununla birlikte, Sovyet önderliği tarafından ulusal sorun üzerinde hatalar yapıldığını kabul etmemek sosyalist harekete bir kötülük olacaktır. Daha da önemlisi, kendini solcu olarak tanımlayan birçok kişinin unutmamızı istediği şey, o zamanlar Ukrayna’nın devlet olma hakkı konusunda Lenin’le anlaşmazlık içinde olan, özellikle de aralarında Polonyalı-Alman devrimci Rosa Luxemburg’un da bulunduğu başka önde gelen Marksistlerin de olduğudur.

Sloven provokatör Slavoj Žižek’in bir keresinde belirttiği gibi, Ukraynalı milliyetçilerin Lenin’in heykellerini yıkıyor olmaları “tarihsel bir ironi“dir, çünkü SSCB Ukrayna’nın sınırlarını yeniden çizmekle ve topraklarını birkaç kez genişletmekle kalmadı -yaklaşık 200 yıl Rus toprağı olarak kaldıktan sonra 1954’te Nikita Kruşçev tarafından devredilen çoğunlukla Rusça konuşulan Kırım da dahil olmak üzere- Ukrayna kültürü, kimliği ve dili Sovyet döneminin ilk on yılında, devlet tarafından canlandırıldı ve teşvik edildi. Putin, Kiev’in “dekomünizasyon” yasalarıyla alay ederken bu paradoksa da dikkat çekti ve komünizm olmasaydı, modern Ukrayna’nın olmayacağına işaret etti.

Çoğu Ukraynalının anadilinin Rusça olmasına rağmen, yerel lehçe ancak Sovyet eğitim sistemi tanıtıldığında okullarda öğretilmeye başlandı. Bunu söyledikten sonra, bir Ukrayna devleti kurma seçimi, Marksistler arasında önceden kayda değer tartışmalar olmadan da gelmedi.

Romanov hanedanının devrilmesinden önce, Rus devrimcileri arasında, Çarlık İmparatorluğu’nu oluşturan heterojen demografinin kendi kaderini tayin etme çağrılarının, nihai bir Sovyet varlığını yönetmeyi imkânsız hale getirip getirmeyeceği konusunda birçok kaygı vardı.

Bolşevikler, azınlık etnik gruplarını, ilke olarak özerklik ve egemenlik sunan, ancak sosyalist enternasyonalizmin önüne çıkmayacak bir ulusal haklar biçimi ya da Lenin’in dediği gibi, “ulusların gönüllü birliği” olarak adlandırdığı bir politika formüle ederek yatıştırmayı umuyorlardı.

Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nda, Marksist devrimci lider, Rus olmayan birçok milliyeti Sovyet sistemine entegre etmeye çalışan öz-yerlileştirme (korenizatsiya) veya yerlileştirme politikasını açıkladı:

“Ezen ulusların proletaryası, kendisini, ilhaklara ve genel olarak ulusların eşit haklarına karşı, herhangi bir pasifist burjuva tarafından tekrarlanabilecek genel olarak artık can sıkan ifadelerle sınırlayamaz. Proletarya, emperyalist burjuvazi için özellikle ‘tatsız’ olan sorundan, yani ulusal baskıya dayanan bir devletin sınırları sorunundan kaçamaz. Proletarya, ezilen ulusların belirli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı savaşmaktan başka bir şey yapamaz ve kendi kaderini tayin hakkı uğruna mücadelenin anlamı da tam olarak budur. Proletarya, sömürgeler ve ‘kendi’ ulusunun ezdiği uluslar için siyasal ayrılma hakkını talep etmelidir. Bunu yapmadığı sürece, proletarya enternasyonalizmi anlamsız bir ifade olarak kalacaktır; ezilen ve ezilen ulusların işçileri arasında karşılıklı güven ve sınıf dayanışması olanaksız olacaktır.”

Ekim Devrimi’nin ardından Luxemburg, polemiklerinde, ezilen halkların kendi kaderlerini tayin hakkının, yeni kurulan ulus devletlerin ilerici yönelimlerin kontrolünde olması koşuluyla olması gerektiğini savundu.

Lenin, bu görüşe katılmadı ve gerici güçler iktidarı ele geçirse bile, egemenlik hakkının koşulsuz olması gerektiği görüşünü savundu. Moskova’nın I. Dünya Savaşı’ndan çıkması üzerine, Baltık devletleri ilk bağımsızlık dönemlerini kazandılar ve Finlandiya İç Savaşı bir Kızıl yenilgiyle sonuçlandı.

Bu arada, Luxemburg’un anavatanı Polonya, proletarya enternasyonalizmine bağlılık temelinde Luxemburg’un kendi SDKPiL (Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrasisi) hizbinin muhalefetine rağmen özerk statüsünü ilan etti. Luxemburg’un pragmatik mantığının bir kısmı, eski Çarlık sömürgelerinin ayrıldıktan sonra anında emperyalist yörüngeye çekildiği ve Müttefikler’in Rus İç Savaşı’na müdahalesiyle sonuçlanmasından kaynaklanıyordu.

Luxemburg’un Rus Devrimi üzerine 1918 tarihli makalesi, Bolşeviklerin tek parti yönetimine yönelik eleştirisiyle daha iyi bilinir, ancak üçüncü bölümü milliyetler sorununu inceler:

“Bolşevikler, askeri yenilginin Rusya’nın çöküşüne ve ayrışmasına dönüşmesinden kısmen sorumludur. Dahası, Bolşeviklerin kendileri, bu durumun nesnel zorluklarını, politikalarının ön planına yerleştirdikleri bir sloganla büyük ölçüde keskinleştirmişlerdir: halkların sözde kendi kaderlerini tayin hakkı ya da -bu sloganda gerçekten örtülü olan bir şey- Rusya’nın parçalanması… Lenin ve yoldaşlarının bu slogana, siyasetteki aksi takdirde açık sözlü merkeziyetçiliklerine ve diğer demokratik ilkelere karşı takındıkları tutumla keskin bir çelişki içinde olan bu slogana nasıl inatçılık ve katı tutarlılıkla yapıştıkları çarpıcıdır. Kurucu Meclis’e, genel oya, basın özgürlüğüne ve toplanma özgürlüğüne, kısacası, hep birlikte ele alındığında Rusya içinde ‘kendi kaderini tayin hakkı’nı oluşturan halkın temel demokratik özgürlüklerinin tüm aygıtına karşı oldukça soğuk bir küçümseme gösterirken, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını, uğruna gerçek eleştirinin tüm pratik değerlendirmelerinin durdurulması gereken demokratik politikanın bir mücevheri olarak ele aldılar.”

Geçmişe bakıldığında, Lenin’in duruşunun doğru ve Luxemburg’un yanlış olup olmadığı bir tartışma konusudur ancak özellikle küresel güneydeki birçok sömürgecilik karşıtı ve ulusal kurtuluş mücadelesine uygulandığında, soldaki fikir birliği Lenin’den yana gibi görünmektedir. Ukrayna’nın Rusya’dan ayrı bir ülke olma hakkına sahip olup olmadığı meselesi de öyledir ve her ne kadar hem Doğu Slav ulusları hem de Belarus orta çağ Kiev Rus devletinden evrimleşmiş olsa da temelde aynı etnik grupturlar. Bununla birlikte, daha uygun olan şey, Luxemburg’un Ukrayna milliyetçiliğinin özellikle tehlikeli karakteri hakkındaki değerlendirmesinde uğursuz bir biçimde haklı olmasıdır. Sonuçta, Lenin 1924’te öldü ve Büyük Vatanseverlik Savaşı’na ve Ukrayna’nın Mihver güçleriyle işbirliğine tanık olamadı.

Ama, gene de Sovyet-Ukrayna Savaşı (1917-1921) sırasında ırksal olarak homojen bir devlet yaratmaya çalışan Symon Petliura’nın önderliğindeki Ukraynalı aşırı sağcıların on binlerce Yahudi, Polonyalı ve Rus’a karşı düzenlediği birçok katliamda bize erken uyarı işaretleri vardı.

Tarihsel olarak, Ukrayna’nın bağımsızlık hareketi, Avrupa faşizmi haline gelen daha geniş aşırılıkçı koalisyonun bir parçası olarak başladı ve yenilgisi, savaşlar arası dönemde sürgündeki sağcı göçmenlerini daha da radikalleştirdi ve sonunda 1929’da Viyana’da Ukrayna Milliyetçileri Örgütü’nün (OUN) kurulmasına yol açtı. Luxemburg, on yıl önce, Ukrayna’daki aşırı milliyetçiliğe taviz verilmesinin, silahlanmaya ve Ukrayna’yı parçalamaya yönelik karşı-devrimci bir çağrı işlevi göreceği uyarısında bulunmuştu:

“Rusya’daki Ukrayna milliyetçiliği, diyelim ki, Çek, Polonya ya da Fin milliyetçiliğinden oldukça farklı bir şeydi, çünkü birincisi, ülkenin ekonomik, politik ya da psikolojik ilişkilerinde en ufak bir kökü olmayan birkaç düzine küçük-burjuva aydının sadece bir kaprisi, aptallığıydı; Ukrayna hiçbir zaman bir ulus ya da hükümet kurmadığı ve Şevşçenko’nun gerici-romantik şiirleri dışında tamamen ulusal kültürden yoksun olduğu için, herhangi bir tarihsel gelenekten yoksundu. Bu, sanki güzel bir gün, Wasserkante’de yaşayan insanların yeni bir Low-German (Plattdeutsche) ulusu ve hükümeti kurmak istemeleri gibidir! Ve birkaç üniversite profesörünün ve öğrencisinin bu gülünç duruşu, Lenin ve yoldaşları tarafından, ‘kendi kaderini tayin hakkı vb. de dahil olmak üzere’ konusundaki doktriner ajitasyonları yoluyla siyasi bir güce dönüştürüldü.

Lenin ikna olmadı ve politikasını sürdürdü. Geçmişe bakıldığında, Luxemburg daha bir öngörülü gibi görünüyor. Yirmi yıl sonra Nazi Almanya’sı Sovyetler Birliği’ni işgal ettiğinde, birçok Ukraynalı Wehrmacht’ı istilacı olarak değil, kurtarıcılar olarak gördü ve Polonyalıların, Yahudilerin, Romanların ve diğer sözde istenmeyen kişilerin toplu katliamına katılmak üzere Üçüncü Reich tarafından aşırı milliyetçi örgütlerden çeyrek milyondan fazla yerel işbirlikçi işe alındı.

OUN’da Stepan Bandera’nın komutası altındaki aynı aşırı sağcı terörist güçler, Soğuk Savaş sırasında Batılı istihbarat kurumlarının gizli desteğiyle AERODYNAMIC Projesi’nde Sovyetlere karşı şiddetli bir isyan sürdürdü. Merkezi İstihbarat Teşkilatı belgeleri, CIA’in Bandera ve Mykola Lebed gibi Ukraynalı Nazi işbirlikçilerini “Ukrayna’daki milliyetçi kültürel ve diğer muhalif eğilimleri kullanmak” ve “Sovyetler Birliği’ndeki azınlık milliyetler sorununu kullanmak” için desteklediğini doğrulamaktadır. 1953 yılına ait gizliliği kaldırılmış bir CIA belgesi şöyle diyor:

“AERODYNAMIC Projesi’nin amacı, Sovyet karşıtı Ukrayna direnişinin soğuk savaş ve sıcak savaş amaçları için sömürülmesini ve genişletilmesini sağlamaktır. Ukrayna Kurtuluş Yüksek Konseyi (UHVR) ve Ukrayna İsyancı Ordusu (OUN), Ukrayna Kurtuluş Yüksek Konseyi’nin (ZPUHVR) Batı Avrupa ve ABD’deki Dış Temsilciliği ve OUN/B gibi diğer örgütler gibi gruplardan yararlanılacaktır.”

Banderovtsi nihayetinde 1950’lerin sonlarında yenilgiye uğratıldı, ancak Kruşçev, Stalin yıllarında sınır dışı edilen birçok Ukraynalının geri dönmesine izin verirken aynı zamanda diğerlerini de hapisten serbest bırakarak bir başka feci hata daha yaptığı için Ukrayna hiçbir zaman gerçek anlamda Nazilerden arındırılmadı.

Sağcı milliyetçilik ve Rus karşıtı duygular, SSCB dağıldığında yeniden ortaya çıkana kadar birkaç on yıl boyunca yeraltında kaldı ve daha sonra 2004 Turuncu Devrimi’nde ve on yıl sonra Meydan’da en büyük faktörlerden biri haline geldi. [CIA ajitasyonu da elbette bir faktördü].

Modern Ukrayna, Polonya-Litvanya Topluluğu, Habsburg İmparatorluğu ve İmparatorluk Rusya’sından kalkıp büyüyerek, Rusça konuşanların önemli bir azınlık nüfusuna sahip çok uluslu bir devlet haline geldi.

Ukrayna SSCB’ye dahil edildiğinde, Sovyet vatandaşlığının etnik kimlikle kısıtlanmadığı ve tüm Ukraynalıların Sovyetler Birliği vatandaşı olduğu gerçeğiyle milliyet sorunu kontrol altında tutuldu.

Kiev’in 1991’de bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra, etno-milliyetçilik, eski Yugoslavya’nın dağılmasından Dağlık Karabağ’daki otuz yıldan fazla süren dondurulmuş çatışmaya kadar, Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki hemen hemen her eski komünist ülkede olduğu gibi yeniden ortaya çıktı.

Varşova Paktı dağıldıktan sonra Batı, Mihail Gorbaçov ile o zamanki ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın, “bir santim doğuya” hareket etmeyeceğine söz vermesine rağmen aralarında yapılan anlaşmadan vazgeçerek bu paktın bütün eski üyelerini NATO’ya dahil etmeye başladı.

Doğu Avrupa ülkeleri NATO ve Avrupa Birliği’ne entegrasyon peşinde koşmaya başladığında, Boris Yeltsin, Rusya Federasyonu’nun uzun vadeli arzusunun sonunda ittifaka ve süper devlete katılmak olduğunun sinyalini verdi. Putin’in görevden alındığı ilk dönemde bile, Moskova safça bir gün Atlantikçi ve Avrupa projelerine kabul edilebileceğini ummaya devam etti.

2004 yılına gelindiğinde, NATO, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana on bir ülkeyi daha kabul etmişti, ancak üç yıl sonra, Münih Güvenlik Konferansı’nda, Putin nihayet NATO’nun doğuya doğru sürekli genişlemesine meydan okudu ve bu noktadan sonra Batı’da bir parya haline geldi.

Ukrayna’nın transatlantik ittifaka girmesine 2008 yılında Fransa ve Almanya karşı çıksa da Kiev’in NATO bloğuna nihai üyeliği olasılığı, komşusuyla ilişkilerin bozulmasında merkezi bir sahne aldı. Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, 1997 tarihli etkili kitabı The Grand Chessboard’da (Büyük Satranç Tahtası) Ukrayna’yı Rusya’ya saldırmak için bir saldırı noktası olarak kullanmanın ardındaki mantığı şöyle özetledi:

“Ukrayna, Avrasya satranç tahtasında yeni ve önemli bir alandır, jeopolitik bir eksendir, çünkü bağımsız bir ülke olarak varlığı, Rusya’nın bir Avrasya imparatorluğu olmaktan çıkması anlamına gelir.”

Her şey 2014 yılında Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in iki rakip etki alanının ortasına itilmesiyle zirveye ulaştı. Acımasız kemer sıkma önlemleri karşılığında kendisine ikili anlaşmalarla destek sunan bir AB Ortaklık Anlaşması ya da elverişli bir kurtarma kredisi veren Rusya arasında bir seçimle karşı karşıya kalan Yanukoviç, sonunda Putin’in teklifini kabul etti.

Hemen, sözde “Onur Devrimi”nde Batı destekli kitlesel protestolar başladı ve aylar içinde, Yanukoviç, Washington’daki stratejistlerin kendi yerine geçecek kişiyi seçmesiyle beraber, bir parlamento darbesiyle görevden alındı. Brüksel’in [AB]’nin – ABD’nin seçtiği kişi yerine – eski profesyonel boksör ve Kiev’in şu anki Belediye Başkanı Vitali Klitschko’yu halefi olarak tercih ettiği ortaya çıktığında tartışmalı bir sızdırılmış telefon görüşmesinde, Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın ABD’nin Ukrayna Büyükelçisi Geoffrey Pyatt’a şunları söylediği ortaya çıktı:  “AB’yi si**tir et.”

Dick Cheney’nin eski dış politika danışmanının Washington’un kirli sırlarını ifşa edeceği tek fırsat bu değildi. (Washington’daki) Beltway’in içindeki Ulusal Basın Kulübü’ne konuşan Nuland, artık dillere düşmüş bir şekilde kurabiye dağıttığı sözde kendiliğinden AB yanlısı gösterilerin aslında kısmen ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edildiğini söyleyerek böbürlendi. Ya da o zamanki Başkan Obama’nın dediği gibi, “Ukrayna’da iktidarın değişimi için bir anlaşmaya aracılık ettik.”

Yanukoviç’in NATO’nun yerleştirdiği yedekler (eski yatırım bankacısı Arseniy Yatsenyuk ve oligarşik çikolatacı Petro Poroşenko), Ukraynacayı ülkenin tek resmi dili haline getiren yasaların çıkarılmasını ve Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ne Moskova Patriği ile bağlarını koparması için baskı yapılmasını içeren milliyetçi bir gündemi savundu. Mevcut Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelenskiy, etnik Rusların dışlanması ama Kırım Tatarlarını ve diğer azınlıkları tanıyan yerli halk yasalarının imzalanmasıyla tabakalaşmayı daha da derinleştirdi.

Bu adımlar, neo-Nazizmin cesaretlendirilmesiyle birlikte, ülkeyi etnik çizgiler üzerinden böldü ve önemli bir Rus etnolinguistik topluluğuna özgü olan Donbass’taki kanlı çatışmayı başlattı. Banderite rejiminin ayrımcı politikaları ve soykırımcı neo-faşist milisleri tarafından tehdit edilen Novorusya halkı, Anavatan’dan korunma almaya çalıştı. O zamandan sonra hem Kiev ve hem de ayrılıkçılar, Meydan sonrası rejimin sürekli olarak ihlal ettiği 2015 Minsk Anlaşması’yla ateşkesi kabul ettiler.

Azak taburu da dahil olmak üzere aşırı sağ tarafından baltalanan barış süreci ve Batı askeri yardımı ile çatışmaya bir çözüm bulma olasılığı azaldı. Donbass bölgesinde devam eden etnik temizliğe ve savaş suçlarına bir son verilecekse, bir Rus müdahalesi neredeyse kaçınılmaz hale geldi.

NATO güçleri Moskova’ya Ukrayna’nın yeniden nükleerleşmeyeceğine veya üye bir devlet olmayacağına dair herhangi bir güvenlik garantisi vermeyi reddettiği için Donetsk ve Luhansk halkı, sekiz yıl boyunca, sürekli bir savaş durumu yaşadı.

Bu arada, Batı satılık basını, karmaşık tarihsel gelişmelerin yönlendirdiği bir savaşı, küçük kardeşini rahatsız eden, kavga eden, bir Rus ayısının Manesçi (dünyayı sadece iyi ve kötü olarak ikiye ayıran bir doğu Asya dini.  Ç.N.) ikilemi olarak tasvir etti. Çok fazla ayrım yapmadan, sözde Sol’daki birçok kişi, iki taraf arasında yanlış bir denklik çizdi.

Putin kesinlikle muhafazakâr olsa da, Moskova ile Kiev arasında büyük bir fark var; Rusya’da Komünist Parti, Kremlin’i Rusya yanlısı ayrılıkçı oblastları (Rusya’da ve eski Sovyetler Birliği’nde ve eski kurucu cumhuriyetlerin bazılarında bir idari bölüm veya bölge. Ç.N.) tanımaya çağıran ikinci en büyük siyasi örgüt ama Ukrayna ise Komünist Parti’nin yasaklandığı ve faşistlerin parlamentoda açıkça yer aldığı bir yer.

Putin’in tarihsel analizinin, Ukrayna’nın oluşumuna ilişkin kapsamlı açıklamalarında ve yeniden canlanan aşırı milliyetçilik ile serbest girişimin yeniden kurulması arasındaki bağlantının farkında olmamakla başlayan, yanlış olan birçok bölümünün olduğu kabul edilmelidir. Ancak bu hataların açığa çıkarılması, sadece NATO’ya zımni destek veren ve bu ittifakın Moskova ile çatışmasını “emperyaller arası rekabet” olarak betimlemek için gerçeği tersine çeviren Batı Solundan geldiği için anlamını kaybeder.

Bunun neden yanlış olduğunu anlamak için, 1920’de emperyalizmin sanayi öncesi, geleneksel tanımını “ezen” ve “ezilen” uluslar kategorileri halinde yeniden formüle eden Lenin’e dönmeliyiz:

“İşte bu yüzden, sosyal-demokrat programın odak noktası, ulusların, emperyalizmin özünü oluşturan ve sosyal-şovenistler ve Kautsky tarafından aldatıcı bir şekilde geçiştirilen ezen ve ezilen olarak bölünmesi olmalıdır. Bu bölünme, burjuva pasifizmi ya da kapitalizm altında bağımsız uluslar arasında barışçıl rekabetin dar kafalı ütopyası açısından önemli değildir, ama en önemlisi, emperyalizme karşı devrimci mücadele açısından muazzam önemlidir.”

ABD’nin küresel hegemonyası bağlamında, Rusya Federasyonu kesinlikle ezilen ulus ayrımına düşecektir. Ve Rusya, hâlâ Üçüncü Dünya ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen eski Doğu Bloku’nun yerindeki jeopolitik alanı doldurmaktadır.  Sovyet sonrası Rusya inkâr edilemez bir şekilde uluslararası sahneye geri dönmüş olsa da, 1990’ların neoliberal “şok terapisinden” bu yana nispeten zayıf bir kapitalist ülke olmaya devam ediyor.

Putin’in dengesizlik sendromundan mustarip olanlar, Rus devlet adamının Sovyetler Birliği’nin çöküşünün bir trajedi olduğunu ve Ukrayna’nın, Avrupa’nın en fakir ülkesi haline geldiğini kabul ettiğini seçici bir şekilde ihmal ediyorlar.  Bu dönem zarfında ABD’li danışmanların tavsiyesi ve teşviki üzerine, Rusya’nın (Rus halkına ait) en değerli varlıklarının özelleştirildiği kapitalizmin restorasyonu yaşandı, doğal kaynakları yağmalandı ve bugünün oligarkları haline gelen Yeltsin’in ahbaplarına neredeyse yok pahasına “satıldı”.

İşin garibi, Lenin’in emperyalizmi ve Rus İmparatorluğu’nu ezilen ulusları sömürgeleştiren ve boyun eğdiren bir “milliyetler hapishanesi” olarak yeniden düşünmesi olmasaydı, modern Ukrayna’nın kendisi asla kurulamazdı.

Çarlar tarafından gerçekleştirilen eylemler üzerindeki sömürgeci suçluluk duygusuyla motive olan Bolşevikler, marjinalleştirilmiş grupların kendi kendilerini yönetebilmeleri için komünist devlet içinde yeni sınırlar çizdiler. Putin, Sovyetlerle sorun yaşıyor, çünkü bu hatlar oluşturulduğunda, SSCB parçalanır parçalanmaz kendilerini aniden vatansız bulan Rusça konuşanların geniş bir coğrafi dağılımına izin verdiler. Yine de sözlerini yanlış yansıtan sahte Sol, konuşmanın bu kısmından bahsetmemekte ve bunun yerine, Rusya Devlet Başkanı’nın Lenin’e yönelik eleştirisine ve modern Ukrayna’nın Bolşevikler tarafından sakinlerinin izni olmadan keyfi olarak kurulduğu iddiasına odaklanmaktadır.

Kuşkusuz Putin, Ukrayna Bağımsızlık Savaşı sırasında birden fazla yarı-hükümetin ilan edildiği birçok tarihi ayrıntıyı dışarıda bırakıyor. Bunlar arasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Kiev’de kurulan milliyetçi Ukrayna Halk Cumhuriyeti, ardından İkinci Hetmanat, ya da “Ukrayna Devleti”, ve doğuda Moskova’ya rakiplerine karşı askeri destek çağrısında bulunan Harkov merkezli Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti hükümeti de vardı.

Bununla birlikte, Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti o zamanlar tek komünist devlet benzeri oluşum değildi- aynı zamanda sahte bir devlet olan bir Odessa Sovyet Cumhuriyeti ve bir Donetsk Sovyet Cumhuriyeti de vardı. Bu gözden kaçırma, Putin’in çıkardığı sonucun, çoğunlukla Rus nüfuslu Donetsk Havzası’nın Sovyet Ukrayna’ya diktatörce eklendiği fikrini eksik kılıyor. Aslında, tarihi kayıtlar Lenin’in bir noktada Donetsk-Krivoy Rog Sovyet Cumhuriyeti’nin Ukrayna SSC’den bağımsız kalmasını ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını desteklediğini göstermektedir.

Donbass’ı dahil etme seçeneği, yalnızca eyaletin Ukraynalı milliyetçiler tarafından Merkezi Güçlerle iş birliği içinde daha önceki işgalinden sonra yalnız bırakılmamak ve savunmasız kalmak istemediği için alındı. Bölge aynı zamanda bir sanayi merkeziydi ve onsuz Sovyet Ukrayna tarıma dayalı bir toplum olurdu, bu yüzden sadece Lenin’in otokratik bir kararnamesi değil, ekonomik ve politik bir karardı. Görüldüğü gibi, günümüzde kendini ilan eden Donetsk Halk Cumhuriyeti, kendisini 1918’in kısa ömürlü proto-devletinin devamı olduğunu düşünüyor.

Ukrayna’da Donbass’ı da kapsayacak bir referandum yapılmazken, Bolşevikler bir zamanlar Çarlık topraklarının tarihinde yaşadığı en demokratik yapıları başlattılar.  Putin’in düşüncesinin, Sovyetlerin Russophone (Rusça konuşanların) topraklarını halkının rızası olmadan gerçekten devrettiği bir örnek olarak daha uygun olacağı yer, Kruşçev’in Kırım yarımadasını memleketi Ukrayna’ya hediye etmesine daha uygun düşer.  Buna rağmen, mevcut bölünmeye yol açan şey 1954’te Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin kaldırılması değil, Putin’in Galiçya veya Batı Ukrayna ile Donbass arasındaki etnik gerilimlerin gerçek nedeni olarak tanımlayamadığı, SSCB’nin çöküşüydü.

Her şeyden önce, azınlıkların eşit temsili garantisini ortadan kaldıran, “Halkların Dostluğu” Sovyet politikasının ve Uluslar Sovyeti meclisinin yok edilmesiydi.

Serbest piyasanın yeniden tesis edilmesi, Putin’in kabul ettiği gibi Ukrayna’yı sadece yoksullaştırmakla kalmadı, ama bu serbest piyasa aynı zamanda komünizm altında kontrol altında tutulan Turuncu Devrim’in ve AvroMeydan’ın Ukrayna’daki aşırı milliyetçiliğine siyasi alan açtı.  Ne de olsa, Mart 1991’de Ukrayna nüfusunun %70’inden fazlasının Sovyet konfederasyonunu korumak ve kapitalizm onlara dayatılmadan önce Rusya ile tek bir ülkede kalmak için oy kullandığını çok az kişi hatırlıyor; bu, hem Batı’nın hem de Putin’in anlatıları için rahatsız edici bir gerçek.

Putin’in milliyetçiliği, jeopolitik açıdan komünist siyasi rakipleriyle çıkarları açısından sıklıkla örtüşüyor, ancak aynı sıklıkta da farklılaşıyor. Örneğin, Putin 1918 Brest-Litovsk Antlaşması’nı ulusal bir aşağılama olarak görüyor. Bolşevikler ve İttifak Güçleri arasındaki barış anlaşması büyük miktarda Rus emperyal toprağını Sovyetlerden kopardığı halde komünistler “barış, ekmek ve toprak” sloganıyla iktidara geldikleri ve geçici hükümetin Şubat Devrimi’nden sonra ihanet ettiği Rus halkına verdikleri sözü yerine getirmek zorunda kaldıkları için müzakereler Rusların çoğunluğu tarafından desteklendi. Dahası, teslim edilen bölgenin çoğu, daha önce Çarlık tarafından sömürgeleştirilmiş olmasına rağmen SSCB’ye yeniden katılan Baltık devletleri de dahil olmak üzere II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden kazanıldı.

Ve II. Nikolay’ın I. Dünya Savaşı’nda ölüme gönderdiği milyonlarca Rus köylüsüne kıyasla Romanov ailesinin idamının trajedisi nedir? Putin, gereksiz emperyal kan banyosunun, Rus Devrimi’nin başarısını en başından beri harekete geçiren şey olduğunu unutmuş görünüyor. Bugün hükmünü süren Rus lider, Lenin’in Rus milliyetçiliğini doğrudan reddetmediğinin, konuşmasının ana akım sol eleştirmenleri gibi farkında değil. Sovyet yurtseverliğini gerici monarşist Kara Yüzler’den ayırmak için Lenin, Büyük Rusların Ulusal Gururu Üzerine’de şöyle yazıyordu:

“Biz, Büyük Rus Sosyal-Demokratları, bu ideolojik eğilime karşı tutumumuzu da tanımlamaya çalışalım. Avrupa’nın uzak doğusunda ve Asya’nın büyük bir bölümünde egemen bir ulusun temsilcileri olan bizlere, ulusal sorunun muazzam önemini unutmak yakışıksız olacaktır – özellikle de haklı olarak ‘halkların hapishanesi’ olarak adlandırılan bir ülkede, özellikle de Avrupa’nın uzak doğusunda ve Asya’da, kapitalizm yaşama ve öz bilince irili ufaklı bir dizi ‘yeni’ ulusu canlandırmakta olduğu bir zamanda; Hem da tam çarlık monarşisinin, Birleşik Soylular Konseyi’nin ve Guçkovların, Krestovnikovların, Dolgorukovların, Kutlerlerin ve Rodichev’lerin çıkarlarına uygun olarak bir dizi ulusal sorunu “çözmek” için milyonlarca Büyük Rus ve Rus olmayanları silaha çağırdığı bir anda.

Ulusal gurur duygusu bize, Büyük-Rus sınıf bilincine sahip proleterlere, yabancı mıdır? Kesinlikle hayır! Dilimizi ve ülkemizi seviyoruz ve onun emekçi kitlelerini (yani nüfusunun onda dokuzunu) demokratik ve sosyalist bir bilinç düzeyine çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bizim için güzel ülkemizin çarın kasaplarının, soylularının ve kapitalistlerinin ellerinde gördüğü öfkeyi, baskıyı ve aşağılanmayı görmek ve hissetmek çok acı vericidir. Aramızdan, Büyük Ruslardan, gelen bu öfkelere karşı direnişten gurur duyuyoruz; Radishchev’i, Decembristleri ve yetmişli yılların devrimci halktan gelenlerini yetiştirmiş olmanın ortasında; 1905’te kitlelerin güçlü bir devrimci partisini yaratan Büyük Rus işçi sınıfından; ve Büyük-Rus köylülüğünden demokrasiye yönelmeye başlamış ve din adamlarını ve toprak sahiplerini devirmeye giriştiğinden dolayı gurur duyuyoruz”

Lenin, sosyalist yurtseverlik olarak gördüğü şeyi burjuva milliyetçiliğinden ayırdı ama bunun Sovyet devleti tarafından teşvik edilmesi, yaygın olarak tasvir edildiği gibi ölümünden sonraki zamanla sınırlı değildi. Putin’i sürekli Stalin’e benzeten çağdaş sahte sol, Lenin’in Gürcistan doğumlu Milliyetler Komiseri’ni, yani Stalin’i, Marksist-Leninist “ulus” tanımını açık terimlerle sunduğu Marksizm ve Ulusal Sorun’un yazımında denetlediğini hatırlamadıkları zaman, Lenin sonrası dönemi orijinal Sovyet federalizminin bir revizyonu olarak görüyor:

“Bir ulus, ortak bir dil, ortak toprak, ortak ekonomik yaşam ve ortak bir kültürde kendini ortaya koyan ortak zihinsel özellikler temelinde ortaya çıkan, tarihsel olarak kökenli, istikrarlı bir insan topluluğudur.”

Ukrayna’nın Rusya’dan ayrı gerçek bir ulus oluşturup oluşturmadığına bakılmaksızın, Putin, Rus halkına bu özel operasyonun nedenlerini iletmek için bunun oluşumu hakkında tarihsel bağlam sağlayan, kusurlu da olsa, düşünceli bir konuşma yaptığı için övgüyü hak ediyor; bu ise batılı liderlerin savaşa gittiklerinde seçmenlerine nadiren yaptıkları bir şey.

Neden hiçbir şirket medyasının konuşmayı tam olarak yayımlamaya cesaret edemediğine şaşmamak gerek, çünkü Amerikalılara kendi politikacılarının ne kadar beceriksiz olduklarını hatırlatabilir. Putin’in bu sözleri, geçen yıl kendi yazdığı ve bu sözlerine eşlik eden bir parça olarak incelenmeye değer olan “Rusların ve Ukraynalıların Tarihsel Birliği Üzerine” adlı uzun bir yazı’yı genişleterek anlatmasıydı.

Siyasi yelpazenin soluna düşmese de Putin’in Bonapartizmi, Yeltsin döneminin ekonomik soykırımından sonra enerji sektörünü yeniden kamulaştırarak Rus devletini tartışmasız tam bir çöküşten kurtardı. İşte bu eski KGB subayının Rusya’da sürekli olarak %70’in üzerinde onay almasının ana nedeni budur ki bu oran Ukrayna’ya müdahalenin başlamasından bu yana artmıştır. Putin’in birçok hatası olduğu doğrudur, ancak onun sözlerinin yerine bu sözlerin NATO yanlısı Sol tarafından yanlış tanıtılması daha çok eleştirilmeye değerdir.

Rosa Luxemburg’un ve Putin’in Lenin’e yönelik eleştirileri bir yüzyıl arayla olabilir, ancak bu ikisi çok önemli bir açıdan birleşiyorlar. Her ikisi de bütün ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olduğuna dair Rus devrimci deklarasyonunun aşırı olduğunu iddia ediyorlar. Bolşevikler, kendi kaderini tayin hakkını onaylayarak, Sovyet sonrası devletlerdeki sayısız etno-bölgesel çatışmada şimdi görülen sonucu sağladılar.[1]

Lenin’in milliyete yaptığı vurguda Karl Marx’tan koptuğunu belirtmekte fayda var, ancak Marx’ın pozisyonu, İrlanda milliyetçi hareketinin her ne kadar sosyalist olmamasına rağmen, Marx’ın onu ilerici olarak görmeye başladığı ve Rus anarşist düşünürü Mihail Bakunin’in saldırılarına maruz kaldığı İrlanda sorununa ilişkin son yıllarında gelişti.

Bakunin’in öğretilerinin, Rus İç Savaşı sırasında güçleri anti-semitik pogromlarla suçlanan Ukraynalı anarşist Nestor Makhno’yu etkilemesi, belki de çağdaş anarşistlerin, mevcut çatışmada tanımı hiç de ilerici olmayan Ukrayna milliyetçiliğinin fiili tarafını neden sıklıkla aldıklarını açıklayabilir.

Bugün ABD solundaki bazılarına böyle bir amatörlük bulaşmıştır.

İrlanda cumhuriyetçiliği üzerine olgunlaştıkları gibi, Marx ve Friedrich Engels, daha sonra Polonya sorununda da değiştiler. Öte yandan, Rosa Luxemburg, ölümüne kadar Polonya’nın bağımsızlığına şiddetle karşı çıktı ve milliyetçilik konusunda Marx ve Engels’ten Lenin kadar saptı, kendi çıktığı ülkesi için ancak eski Rus İmparatorluğu’nun sınırları içinde olması şartıyla sosyalist devrimi ve özyönetimi savundu.

Ölümünden bir yüzyıldan fazla bir süre sonra, Alman vatandaşlığına geçmiş devrimci Luxemburg, Batı Avrupa’da devrimci öncülüğe duyulan ihtiyacın inkârındaki teorik eksiklikleri, başarısız Alman Devrimi’nin Spartakist ayaklanmasında sosyal faşistler tarafından kendisinin öldürülmesine de katkıda bulunmuş olabilecek karmaşık bir miras bıraktı. Bununla birlikte, Rosa’nın Ukrayna sorununa ilişkin umursanmayan önsezisi bugün hala yankılanmaktadır ve Lenin ile diyaloğunu yeniden gözden geçirmek, Batı Solunun yabancı bir ülkenin halkları arasında akan kanı yönlendiren zor süreçleri daha iyi kavramasına yardımcı olabilir.

Dipnot:

1. Her ne kadar, tersine, her etnik bölgeye Commonwealth statüsünün eşdeğeri ve ABD’de eyaletlerin sahip olduğu gibi yerel işlerin sınırlı kontrolü verilerek çatışmalardan kaçınılabilirdi.

https://covertactionmagazine.com/2022/04/22/the-synthetic-left-joins-the-corporate-right-in-getting-the-ukraine-war-wrong/

[Global Research’teki İngilizce orijinalinden Mehmet Bayram tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur