“Dünyaya Türkiye’de gelmek bir insan hakkı ihlâlidir…”

Derin bir hayal kırıklığı, çözülemez bir adaletsiz düzen, emeğinin ve 28 Şubat’ta uğradığı haksızlığın kemikleştiğini gördükçe umuduna yeller esmiş adeta. Çünkü sıra arkadaşlarının İmam Hatip’te birlikte başörtüsü eylemlerine katıldığı dostlarının onun durduğu İslam davasının “zenginleşmeyelim mi?” zeminine çekildiğini, kendi sosyoekonomik basamağının hâlâ aynı yerinde durduğunu çok acı da olsa fark etmiş

“Dünyaya Türkiye’de gelmek bir insan hakkı ihlâlidir…”

Romen asıllı nihilizm ve varoluşçu felsefenin en sert figürlerinden biri olarak kabul edilen Emil Michel Cioran’ın başlığa taşıdığım sözü sloganik olması dışında içi esaslıca doldurulmuş bir argümandır aslında.

Dünyanın ekseriyetle yoksulluk ve acı içinde olması yadsınacak değil. Her gün dünyaya gelen sayısız çocuğun ancak çok azının refah seviyesinde hayat yaşadığını biliyoruz. Tüm dünyanın derdiyle dertlenmek elbette vazifemiz ama buna ne vaktimiz ne de takatimiz var. Sırf bu sebepten sınırları artık derin yoksulluk ve umutsuzlukla çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak bizim dünyaya gelmemiz ne demek biraz ona bakalım.

Bir beşer, içinde dünyayı taşır sözünden hareketle şu an 39 yaşında olan bir kişinin hayatından kesitler sunacağım. Bir söyleşi olarak dizayn ettiğim ama dertleşmeye dönüşen o buluşmada size Türkiye’de dezavantajlı olmanın asla avantaja dönüştürülemeyeceğini anlatacağım.

İsmi bende saklı bu kişi 1983 yılında ülkenin doğusunda, muhafazakâr bir ailede dünyaya gelmiş. Aileden miras Milli Görüşçü siyasetle büyümüş, 90’ların Hizbullah’ında sık sohbetlere katılmış, tahmin edilebileceği gibi İmam Hatip Lisesi’nden okumuş, zaman zaman kendi tabiriyle fazlasıyla radikalleşmiş, İran devriminin lideri Ayetullah Humeyni’nin ve Türkiye’den de Necmettin Erbakan’ın posterlerini odasına asmış, Hizbullah lideri Nasrullah’ın fotoğrafını uzun süre telefonunda duvar kağıdı olarak kullanmış, hırsızlık yapanların ellerinin kesilmesini yüksek sesle savunmuş bir şeriatçı olarak hayatının hatırı sayılır bir dönemini geçirmiş biri.

28 Şubat döneminde İmam Hatip Lisesi’nde öğrencileri örgütleyen bu şahıs, perukla derse gelen öğretmenini görünce gözyaşı dökmüş, ertesi gün dersleri boykot çağrısı yapmış, Valilik önünde protesto yürüyüşü düzenlemiş, coplanmış ve gözaltına alınmış. Lise hayatı okulda, kantinde, halı saha maçlarında bile İslami tebliğle geçmiş bu gencin üniversite sınavlarında ham puanda derece yapmasıyla da ‘örnek bir Müslüman genç’ portresi çizmiş. Dönemin ÖSS-ÖYS olarak adlandırılan üniversite giriş sınavlarında Türkiye derecesi yapan ve hatta sonraki 5 yıl boyunca girdiği sınavlarda da aynı başarıyı gösteren kahramanımız meslek liselerine uygulanan eşitsiz kat sayı gerekçesiyle üniversiteye girememiş. Daha sonra sınavlara girmekten vazgeçmiş ve çeşitli işlerde çalışarak 10 yaşından beri babasız büyüdükleri eve bakmaya devam etmek zorunda kalmış.

AKP iktidarının ilk döneminde rahat nefes alabileceğini düşünen ve artık 22 yaşında olan bu İslamcı genç yoksulluğunun biteceğini alın teriyle ve hakkaniyetle uygulanacak bir sınav sistemiyle çözüleceğini düşünmüş. Hayatını koyduğu ‘dava’ siyasal İslam’a dönüşünce kendini çarkın dışında bulmuş ve dahası dışına itilmiş. Zenginlik hayali yoktu belki ama en azından emeğiyle insanca ve ‘İslamca’ yaşamayı umut etmiş uzun süre.

Derin bir hayal kırıklığı, çözülemez bir adaletsiz düzen, emeğinin ve 28 Şubat’ta uğradığı haksızlığın kemikleştiğini gördükçe umuduna yeller esmiş adeta. Çünkü sıra arkadaşlarının İmam Hatip’te birlikte başörtüsü eylemlerine katıldığı dostlarının onun durduğu İslam davasının “zenginleşmeyelim mi?” zeminine çekildiğini, kendi sosyoekonomik basamağının hâlâ aynı yerinde durduğunu çok acı da olsa fark etmiş. Birlikte yol yürüdüğü tüm arkadaşlarının son zamanlarda adı geçen dernek ve vakıflarda yönetici olduğunu, buradan kaynaklı ihaleler aldıklarını, THY gibi belli başlı kurumlarda oraya nasıl geldikleri ve gelmelerinde nasıl bir liyakat olduğunu anlamadan biraz safça ve çoğunlukla da canı yanarak şahit olmuş.

Dünyasından ayrılmaya başlayan ve artık 27 yaşına gelen bu arkadaş sözleşmeli olarak bir kurumda memur olarak işe başladıktan 2 yıl sonra kadroya alınmış. Devlet memuriyetinde geçirdiği 2 yıl içerisinde mekanizmayı daha çok çözen, İslamcı rant ve zulmün kendisinden olmayan eski ‘mücahitlerine’ bile acımadığını kısa sürede öğrenmiş. Rüşvet, taciz, baskı, yolsuzluk ve hırsızlığın üstünün nasıl örtüldüğünü, zaman ilerledikçe Türkçü ve ülkücü yapıyla kadim dost gibi adım attıklarını, eskiden birlikte ceplerindeki son parayla İslamcı bildiriler basıp sokak sokak dağıttığı insanların şimdi Türk-İslamcı ve sonsuz lüks meraklısı bir yapıya dönüştüğünü hayretle izlemiş. Gittikçe dönüşen ve 30 yaşını deviren bu arkadaş, çalıştığı kurumda bazı haksızlıkları yüksek sesle söylediği için çeşitli soruşturmalarla karşılaşmış. Dönemin en güçlü yapılarından biri olan cemaat üyelerinin iktidar aparatı olarak atanan amirlerle kendisini açıktan ve gizliden tehditlerine maruz kalmış. Açılan soruşturmalardan uyarı ve kınama cezası alarak sıyrılan kahramanımız, bakmakla yükümlü olduğu 3 yaşındaki oğlu ve kendi annesi ve kız kardeşini düşünerek sessiz kaldığı bir döneme girmiş. Bu dönem dışarıdan bakılınca sessizlik gibi görünse de iç dünyasında meydan muharebesine sahne olmuş. Eski hayatını zihninde silmeye başlayan, İslamcı hayatın yozlaşmış bir düzene götürdüğünü fark etmiş, buna karşı büyük bir öfke, eski yoldaşlarına karşı da derin bir kin duymaya başlamış. Onlar zenginleştikçe kendisi geçim derdiyle boğuşmaya devam ederken kendini önceden belli eden bir darbe gecesinde TV karşısında acı acı iki grubun birbirlerine yaptıklarını izlemiş. Bunun dışında kalmak, iktidarı ele geçirmeye çalışan iki grubun da birbirlerini yok etmesi gerektiğini içten içe istemiş.

1 hafta sonra oda arkadaşlarının, amirlerinin, selamlaştığı birçok kişinin ihraç edildiğini tek tek takip etmiş. Üzüntü ve öfke belki de müstahak dileğiyle izlemiş aslında. Samimi bir itirafta bulundu ve beter olsunlar dediğini de aktardı bana. Bir sabah uyandığında telefonlarının normalin dışında çaldığını, mesaj sayısının fazla olduğunu görünce 1 hafta önce iktidarın yanında veya karşısında olan ve ihraç edilenlerin listesinde kendi adı da varmış. Kesif bir şok, altından kalkamayacağı bir yükün altına girmiş. Tabiî neden, nasıl ve hangi saikle ihraç edildiğini öğrenememiş, hâlâ öğrenebilmiş değil.

Son 5 yılı, sonunu başa çeviren ve belki de daha da derinleştiren bir yoksullukla geçiyor. Yapmadığı iş, çekmediği fizyolojik ve psikolojik hastalık kalmamış. Çocuğundan, ailesinden ve en önemlisi de umudundan ve yaşama sevincinden ayrı bir hayat sürmeye çalışıyor. Çok okuyor ve çok düşünüyor. Kendini çok sağlam temellere dayandırdığı bir ateist olarak tanımlıyor.

Bunların tamamını da bir içki sofrasında anlattı bana. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak benim için düzenli ve sistematik bir şekilde haksızlığa ve zulme uğramaktır” diyor. Ülkeye, topluma, insanlara hiçbir şekilde umut bağlamadığını, bir kere geldiği dünyada ömrünün çalındığını ve iyi bir şeyler olsa bile kendisinin bunu anlayamayacağını belirtiyor:

28 Şubat’ta bir haksızlık için çektiğim çile, önünde durduğum başörtülü öğretmenlerim, şimdi onların zalim olduğunu söylediğim için karşımdalar. Öyle bir karşı durmak ki bu; o dönemin zulmüne rahmet okutur. Ben dünyaya geldiğime, bu ülkede geldiğime pişmanım. Cioran’ın sözünü güncellemek gerekirse: “Dünyaya Türkiye’de gelmek bir insan hakkı ihlalidir…”


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur