Ayten Öztürk anlatıyor: Yarım yıl işkence, bir ömür mücadele…

Hiçbir makam, hiçbir yetkili Ayten Öztürk'ün, Lübnan'dan alınıp Ankara'da açık bir arazide bulunduğu tarihe kadar geçen 6 ayda neler olduğunu açıklamadı. Hiç kimsenin neden olduğunu açıklayamadığı yaralar ve Ayten’in nerede olduğunu açıklayamadığı 6 ay...

Ayten Öztürk anlatıyor: Yarım yıl işkence, bir ömür mücadele…

Ayten Öztürk, 8 Mart 2018 tarihinde Lübnan’da Beyrut Refik Hariri Havalimanı’nda gözaltına alındı ve özel bir uçakla Türkiye’ye getirildi. 6 ay boyunca kayıptı. Bu süre zarfında hiç kimsenin bilmediği bir yerde falaka, cinsel taciz, elektrik, tabut, askı gibi türlü işkencelere maruz kaldığını söyledi. 28 Ağustos 2018 gecesi Ankara’da, bedenindeki 898 yara ile bir araziye bırakılır bırakılmaz Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından gözaltına alındı. Şimdi Küçük Armutlu’daki evinde aylardır ev hapsinde, Türkiye’ye getirildikten sonra hakkında açılan davalar sonucu iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. Yargıtay bu cezayı onarsa, ömür boyu tek kişilik hücrede tutulacak. Ayten, her mahkemeye çıktığında yaşadığı işkenceyi anlattı ama anlattıkları kayda geçmedi. Hiçbir makam, hiçbir yetkili Ayten’in Lübnan’dan alınıp Ankara’da açık bir arazide bulunduğu tarihe kadar neler olduğunu açıklamadı. Hiç kimsenin neden olduğunu açıklayamadığı yaralar ve Ayten’in nerede olduğunu açıklayamadığı 6 ay… Daha da kötüsü; tüm bu yaşananlar ‘hiç kimsenin’ sorumluluğu.

Küçük Armutlu’da, İbrahim Gökçek’in, Helin Bölek’in ölüm orucu eylemindeyken kaldığı, aynı zamanda Helin Bölek’in hayatını kaybettiği evdeyiz. Kapıda ikisinin ismi karşıladı beni. İlk olarak buradan başlamak istiyorum; bu evde olmak nasıl hissettiriyor?

Bu eve ilk geldiğimde İbrahim’i, Helin’i çok derinden hissederek içeri girdim. Onların direnişleri, yarattıkları gelenek, halkta yarattıkları etki… Ben içerideyken yarattıkları her şey gözümün önüne geldi. Çok yoğun duygular yaşadım ama aynı zamanda da eve girerken, onların yarattığı direnişin gücünü, yükünü hissettim. Burada olmak, onlara layık olmayı gerektiriyor, onları yaşatmayı gerektiriyor. Kendi yaşadıklarımı, onların yaşadıkları duygularla bütünleştirmeye çalıştım. Onlar adil yargılanmak için direndi ve şehit düştüler; ben de adil yargılanmak için direniyorum, hukuk mücadelesi veriyorum. Sibel Balaç ve Gökhan Yıldırım da şu anda bunun için bedenlerini açlığa yatırdılar ve bugün öyle bir hale gelmişiz ki ülkemizde insanlar adil yargılanmak için bile ölüme yatabiliyorlar. Gökhan Yıldırım gibi uyuşturucuya karşı olmak bile ölüm orucu talebi haline gelebiliyor. Şu bir gerçek ki direnmeden hiçbir şey kesinlikle kazanılmıyor. Ben de eninde sonunda direnmemin ve hukuk mücadelemin sonucunda gerçeklerin ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Siz onların kaybını hapishanede mi öğrendiniz?

Evet, ben hapishanedeydim, Sincan’daydım.

Burada kaldığınız için özel olarak polis baskısıyla karşılaşıyor musunuz?

Evet, ben buraya geldikten sonra bir kere başka birini arama bahanesiyle evim basıldı. Her gün belli saatlerde buradan zırhlı bir araç geçer ve geceleri özellikle ışıklarını yakarak geçer. Gündüzleri de ses çıkararak geçerler. Bunların hepsi taciz amaçlı. Gözlerinin üzerimde olduğunu hissettirmek istiyorlar.

Biraz başından anlatacak olursak, bu 6 ay işkence meselesi… Tüm bu süreç nasıl başladı, neler oldu?

Ben uzun süredir yurt dışında yaşıyordum. Yurt dışına çıkmadan önce 7,5 yıl hapis yatmışlığım vardı benim. Sonrasında da hakkımda devam eden davalar olduğunu öğrendim. Lübnan’dayken, pasaport sorunundan dolayı Lübnanlı polisler tarafından gözaltına alındım. 6 gün orada gözaltında kaldım. Sonrasında Türkiye Elçiliği’nden bir kişi geldi ve benimle konuşmak istedi ve benim resmimi çekti.

Kendini resmi olarak tanıttı mı?

Evet, tanıttı. İsminin Kadri olduğunu, Mardinli olduğunu söyledi. Lübnanlı yetkiler şunu biliyordu; Türkiye’ye teslim edilmem durumunda gözaltı, tutuklama ve işkenceleri tekrar yaşarım. Benim ailemden üç insan şehit düştü. Bunları bilmelerine rağmen beni gizli bir şekilde Türkiye’ye teslim ettiler. Ama bunu şu şekilde yaptılar; aynı günün akşamı beni bulunduğum, bekletildiğim alandan çıkardılar. Hızlı bir şekilde aramamı yapıp, hızlı bir şekilde beni götürmeye çalıştılar. Lübnan’da ilk defa benim ellerimi arkadan kelepçelediler, gözlerimi bağladılar ve beni bir arabaya bindirdiler. Nereye götürdüklerini sordum, bir şey söylemediler. Sadece “Çok daha iyi bir yere götürüyoruz” dediler. Sonra arabayla giderken onlara şunu söyledim -normalde Lübnanlılarla bir sorunumuz yok- “Siz dost değilsiniz, işbirlikçisiniz dedim”. Böyle birkaç şey söyledikten sonra nereye götürdüklerini söylediler, beni havaalanının olduğu bölgeye götürüyorlardı. Yaklaştığımızda gözlerimi de ellerimi de açtılar. Farklı bir giriş kapısı vardı, yani yolcuların her zaman girdiği yer değil de biraz daha özel bir yerdi. Orada indik, gözlerim açıktı. Bir tane kadın gördüm, yaşı büyük bir hostes. Onun dışındakiler erkeklerdi daha çok. Kendi aralarında benim hakkımda tartışıyorlardı. Konuşmalarından Arap olduklarını anladım. Havaalanının güvenliği ile beni getiren güvenlik arasında çıkan bir tartışmaydı. Havaalanı güvenliği üstümü aramak istiyor, beni getirenler ise biz aradık, hemen bitirelim şu işi diye dayatıyor; böyle bir tartışma yaşandı aralarında. Sonra telefonlaşmalar vs… Telefonlaşmalardan sonra beni böyle kameraların çok görmediği, kör bir yere götürdüler. Sonra her şey çok hızlı oldu. Arkamdan birileri geldi ve tekrar arkamdan ellerimi kelepçelediler ve çuval gibi bir şey geçirdiler kafama.

Siz, size bunu yapanları görebildiniz mi?

Hiç görmedim, arkamdan geldiler. Saldırır gibi sürükleyerek beni uçağa bindirdiler. Sadece bir kişinin sesini duydum o an. “Sakin bir yolculuk geçirelim Ayten” dedi, direkt ismimle hitap etti bana. Türkçe söyledi bunu ve çok düzgün bir Türkçeydi. Başka kimsenin sesini duymadım. Yani ben o anda şöyle düşündüm, ben rutin-normal bir uygulamayla Türkiye’ye teslim ediliyorum ve gittiğimde beni mahkemeye vs. çıkaracaklar. Bir davayla ilgili gelişme olduğunu düşündüm. Tahminen bir buçuk saat sonra, yine saldırır gibi paldır küldür aşağı indirmeye çalıştılar beni. O sırada kaçırıldığımı anladım ve slogan atmak istedim insanlar beni duysunlar diye. Hemen ağzımı bantladılar. Helikopter alanı gibi bir yere indiğimizi düşünüyorum, geldikten sonra beni bir hücreye koydular. Çok hızlı bir şekilde üzerimdekileri çıkardılar ve giymem için bana birkaç şey verdiler. Tabiî daha o sırada -ağzım da, gözüm de bantlıydı- ne yapıyorlar, ne yapmaya çalışıyorlar diye anlamaya çalışıyorum ve sürekli çırpınma halindeyim. Orada biraz bekledikten sonra beni bir yere götürdüler. Götürürken kaldırıyorlar, tutuyorlar, yürütüyorlar beni. Adımları saymaya çalışıyorum, oradan anlıyorum ki çok uzak olmayan bir odaya götürdüler beni. Orada birisi dedi ki; “Hoş geldin Ayten, biz seni çok iyi tanıyoruz ve seninle konuşmak istiyoruz”.

Bu süreçte gözleriniz hep kapalı mıydı?

Evet, hep kapalı ve ellerimde arkadan kelepçeli. Bu çok uzun sürdü, günlerce böyle oldu. Bana orada, “Biz her şey biliyoruz ama elimizdeki bazı bilgileri sana onaylatmak istiyoruz” dediler. Benimle konuşan tek kişiydi ve “Burada ben yalnızım, hiç kimse yok. Sadece ben konuşacağım, başka hiç kimse muhatap olmayacak senle” dedi ve bana konuşup konuşmayacağımı sordu. Ben de “Konuşmayacağım, siz beni kaçırdınız, işkencecisiniz” dedim. “İstersen biraz düşün, yorgunsundur” dedi. Beni götürdüler, sonra tekrar aynı kişinin karşısına çıktım. Bu sefer, “Elimde seninle ilgili çok bilgi var, ne bildiğimi bilmek istemez misin?” dedi. Ben de “İstemem” dedim. İlk başlarda tepkiyle tek tük cevaplar veriyordum. Sonra dedi ki “Bana seninle ilgili sonsuz yetki verdiler, sen buradan konuşmadan hiçbir şekilde çıkamazsın, burası başka yere benzemez. Burada hâkim, savcı, avukat yok” dedi. “Bir tek Allah var” dedi ama ona da inandıklarını düşünmüyorum. “Sadece biz varız ve bizim dediklerimiz geçer. İstersen seni sonsuza kadar tutarız, ölürsün. Kimse duymaz, kimsenin ruhu duymaz, umrunda da olmaz” gibi şeyler dedi. Rutin bir gözaltı ya da teslim edilme sürecinde olmadığımı çok bariz bir şekilde hissettirmeye çalıştılar, yani yalnızlık, hiçlik, çaresizlik duygusunu ilk baştan itibaren vermeye çalıştılar. Rutin olarak, günde bir, bazen iki defa oraya götürüyorlardı. Ben yine konuşmayacağımı söylüyordum. Her seferinde sadece şunu duymak istiyorlardı benden; “Konuşacak mısın, konuşmayacak mısın?”. Ben ilk başlarda cevap veriyordum, “Konuşmayacağım” diyordum. “Emin misin?”, “Eminim” diyordum. Zamanla o kişinin ilk başlardaki sakinliği değişiyordu. Mesela orada kameranın olmadığını söylüyordu ama böyle bir yerde kamera olmamasının mümkün olmadığından emindim. İlk başta tek olduğunu söylüyordu, ilerleyen günlerde yanında bir kişinin daha olduğunu anladım çünkü dayanamayıp ikinci kişi de girdi lafa.

Siz bu süreçte beslenebildiniz mi, yemek ve su ihtiyaçlarınız karşılandın mı?

Lübnan’da ilk alındığım andan itibaren açlık grevi yapmaya başladım. Sonuçta haksız bir gözaltı olduğunda yani bir de insanlık dışı bir ortam olduğunda açlık grevine başlarım, bu benim hakkım. Orada da bunu sürdürüyordum. Ama bu, normal bir yerde yaptığım açlık grevi gibi değildi. Sıvı alamıyorsun, şeker alamıyorsun, tuz alamıyorsun; hiçbir şey alamıyorsun yani. Yani bu tam bir ölüm orucu gibiydi aslında. İlk başlarda günde 1 veya 2 bardak su veriyorlardı. Sonra “Yemek yemezsen su da vermeyeceğiz” deyip su vermeyi de kestiler. Verdiklerinde ben de içmiyordum. Çok kötü oluyordum ama içmiyordum. Bu sefer su içeyim diye yalvarıyorlardı, ağzıma dikiyorlardı. Bir süre sonra tekrar su içmeye başladım. Ama onların böyle bir zorlaması söz konusu olduğunda direkt kesiyordum içmeyi, bu kez onlar vermeye çalışıyordu. Bu böyle kısır bir döngü halinde devam etti. Sonra bu düzensizlik olduğu için bir gün çok fenalaştım. Zaten bütün gün pozisyonum şöyle; yattığımda da gözlerim bağlı, kafamda çuval var ve doğru düzgün hiçbir şekilde yatamıyorum. Her tarafım ağrıyor. Yaklaşık 25 gün böyle sürdü. Sonra bir gün bağırsaklarım da çalışmadığı için çok ciddi anlamda sancılandım. Sanki zehirleniyor gibiydim. Öyle bir yer ki kaldığım yer, bağırsan sesini kimse duymaz. Böyle süngerli bir oda, yerler sert sünger. Her taraf halıfleks kaplı. Onu gözlerim açılınca gördüm tabiî, ilk başlarda hiç anlamıyordum. Mesela kapıya vuruyordum yoklayarak, o da halıfleks ve hiç ses çıkmıyor. İlk başta kamerayı da görmüyordum meğersem onlar beni kameradan görüyormuş. Çok fenalaşmıştım, beni revir gibi bir yere götürdüler. Orada zorla müdahale ettiler, serum verdiler. Serumdan sonra benim açlık grevini hemen bırakacağımı düşündüler. Bırakmadım, yine devam ettim. Bu durum yaklaşık 2,5-3 ay sürdü karşılıklı olarak böyle sürdü.

Revirde de gözünüz bağlı mıydı?

Evet, ilk başlarda bağlıydı. 25 gün kadar hiç açılmamıştı. İlk kez gözlerimi revirde açtılar. İlk açıldığında gözlerim birbirine yapışıktı. Yani uzun süre hiç açılmadığı için gözlerim birbirine yapışmıştı. Çok çok zor, flu görebildim, onlar kar maskesi takmıştı. Hiç burnumu bile yıkamamıştım, kanamanın sonucunda kuruduğu için dolmuştu. Sanırım o ara -revire götürüldüğümde- tansiyonum düşmüştü. Bana bir yandan zorla serum verdiler, bir yandan da gözlerimi açmaya çalışıyorlardı. Sonra hücreye attıklarında bir süre gözlerim açık kaldı. Bunu da muhtemelen fenalaştığım için yaptılar. Daha çok kontrol altında tutabilmek için. Ama oradan çıkartırken her seferinde bağlıyorlardı. Mesela lavaboya götürürken bağlıyorlardı. Kaldığım hücreyle lavabo arasındaki adımlarımı vs. sayıyordum. Benim ilk baştan itibaren bilincim çok yerindeydi. Günleri sayıyordum, orayı anlamaya çalışıyordum, seslere kulak veriyordum. Lavabonun yerini tam olarak kavramıştım, işkence odasının yerini, revir neresi olduğunu adımlardan ve yönden anlamıştım. Tuvaletin kapısının açık olduğunu ben onların sesinden ve onların bana baktığını hissettiğimden anladım, çünkü tuvalette dahi gözlerim kapalı oluyordu. Onlara dedim ki; “Böyle mi yapacağım, ne yapıyorsunuz siz?” Onlar da; “Bakmıyoruz ama istersek bakarız” dediler. Bu durumu bile işkenceye çevirdikleri için çok öfkelendim tabiî ki. Koşullar böyleydi… Her yanıyla işkenceydi; çırılçıplak soyarak başlamışlardı her şeye. Baştan anladım zaten çok zorlu bir süreç geçecek diye.

Orada başkalarını da görüp duydunuz mu? Yani orada işkence edilen tek kişi miydiniz, başkaları da var mıydı?

Seslerden orada yaklaşık 7 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İlk zamanlar hep onların seslerini duyuyordum, işkence sesleri. Dışarıya çok fazla ses gitmiyordu ama kapının üst kısmında yaklaşık bir karışlık bir aralık var ve orada bir parmaklık var. Işık dışarıdaki bir spottan içeri giriyordu. Oradan ses geliyordu. Benim de sesim çok yüksek olduğunda oraya gidebilirdi. Onlara işkence yapıldığını duyuyordum. Kapıların açılıp kapanmasını sayarak kaç kişi olduklarını anladım. Tuvalete de mesela hepimizi sırayla çıkarıyorlardı. Oradan da kaç tane kapının açılıp kapandığını, oradan birinin geçtiğini sayıyordum ve tahminen 7 kişi olduğunu düşünüyorum. Mesela işkence görenlerden bir tanesinin bacağını kırmışlardı. Onunla ilgili konuşmalarını duyuyordum. Hatta “Yanlış alçıladık, acaba nasıl olacak?” gibisinden konuşuyorlardı. Mesela benim bulunduğum hücrede hiçbir şey yoktu, ona geçici bir yatak vermişlerdi. Aylar geçip iyileşince yatağı çıkardılar ve bu sefer sorgusuna devam ettiler ve aynı kırık bacağına vurduklarını duyuyordum. Yani öyle çığlıklar atıyordu ki o çığlıklarından onu anlıyordum. Bazen işkence anlarında, birbirimizin seslerini duymayalım diye yüksek müzik açıyorlardı.

Neydi o müzikler, spesifik bir şey mi? İstiklal Marşı mı, klasik müzik mi…

Üç çeşit müzik vardı. Bir tanesi İstiklal Marşı tarzında, çok aşırı milliyetçi, saldırgan, ırkçı şarkılar. Onun dışında Türklüğü öne çıkaran marşlar da vardı. Çok yüksek ve vurmalı-çalgılı yabancı müzikler vardı. Üçüncü olarak da duygusal şarkılar vardı. Mesela ben konuşmuyordum ya ona dönük şarkılar. Ama tam hatırlamıyorum. Çünkü şöyle bir şey yaptım; o şarkıların çok etkileyen bir hali vardı. Bense ilk zamanlardan itibaren kafamda ne düşüneceğimi sürekli planlamıştım, saat saat, an an. Hangi işkence türünde ne yapacağım, Müzik çaldığında ne yapacağım belliydi. Bunları çok vakit olduğu için baya düşünüyordum. Müzik çaldığı sırada içimden de olsa Grup Yorum şarkıları söylüyordum. Onlar, onu duymamı engelliyordu. O yüzden müzikten çok etkilenmiş sayılmam ben. Hangi şarkılar olduğunu anca bir yerde çalarsa derim “Ha bunu duymuştum” diye ama yoksa hafızamda çok yer etmedi. Çünkü orda beynimi şuna zorluyordum, bir Grup Yorum şarkısının bazı sözlerini hatırlamıyorsam, hatırlamak için çok zorluyordum ve hatırlıyordum bir süre sonra. O onlar, müzikleri duymamı engelledi ve etkisini kırdı bence. Çok güzeldi yani o yanıyla.

Peki… Başka neler yaşadınız orada tutulduğunuz 6 ay içerisinde?

Onlar çok sistematik yaptılar her şeyi. Zaten şunu söylüyorlardı “Biz bu iş için eğitildik, insan anatomisi hakkında her şeyi biliyoruz”. İlk başlarda sürekli konuşmamamla ilgili bana psikolojik işkence yapıyorlardı. Diyorlardı ki “Hiç kimse seni sormuyor, hiç kimse seni aramıyor. Sen burada yapayalnızsın. Seni öldürebiliriz. Yine mi fikrin değişmedi?” Ya da mesela bir süre sonra demişlerdi ki; “Sen konuşmuyorsun ama konuştuğuna dair bir şeyler yayımlarız. Yine mi konuşmayacaksın?” “Konuşmayacağım” diyordum ve buna şaşırıyorlardı. Ondan sonra yemek yedirme ve zorla müdahaleye yoğunlaştılar. Serum veriyorlardı, ben yine yemiyordum ve durumum yine ölümcül duruma evriliyordu. Bir süre sonra bilincimin yerinde olmadığını zannediyorlardı çünkü ben artık konuşmayı tamamen kesmiştim. Onlarla hiç konuşmuyordum. Beni bir keresinde serumdan sonra işkence odasına aldılar. Duvara astılar. Duvarda iki demir halka gibi bir şey vardı. İki koluma birer kelepçe takıp, duvardaki demir halkalara kelepçeleri takıyorlardı. Gözlerim kapalı olduğu için tam tarif edemiyorum. Aslında bacaklarımı da açıp bağladıkları oldu. Fakat ayaklarım şiştiği için kelepçe artık olmuyordu. Bir yandan elektroşok veriyorlardı. İzler yani -vücudumda 898 iz var işkenceler sonucu oluşan- elektrik, elektroşok ve darp morlukları ve yanıklarından oluşuyor. Çoğu silindi ama en yanık gibi olanlar bunlardı (kolundaki izleri gösteriyor). Kolunu hareket edemeyecek şekle getirip bir elektroşok cihazıyla basıyorlar ve ‘’Yiyecek misin?” diye soruyorlar. Ben “hayır” dedikçe daha çok sıkıp kaldırıyorlardı. Bu bütün bedenimi titretiyordu. Biri bunu yaparken diğeri de kafamı kaldırıp şekerli içecekler, gıdalar döküyordu. Çorba, sıvı şeyleri ağzıma sokmaya çalışıyorlardı. Böyle böyle zorla beslemeye devam ettiler bir süre. İlk başlarda hep psikolojik işkence şeklinde yapıyorlardı. Mesela yalvarıyorlardı resmen “Konuşman için ne yapmamız lazım?” diye. “Bizim senden istediğimiz bizimle iş birliği yapman. İş birliği yaparsan ne kadar para istersen ne istersen vereceğiz. Mesela kadın giysileri vereceğiz artık” falan diyorlardı. Çünkü normal, düz eşofman gibi bir şey veriyorlardı. “Otel odası gibi lüks yerlerimiz var, seni oraya yerleştiririz” diyorlardı. Ben yine her şeye rağmen konuşmayacağımı söylüyordum. Fiziki işkence olarak genellikle duvara asıyorlardı zaten ve yavaş yavaş üstümü çıkarıyorlardı, aşamalı olarak. Bir yandan elektroşok, bir yandan konuşacak mısın soruları. Bu yetmeyince bir süre sonra parmaklardan elektrik vermeye başladılar. Mandal benzeri aparat bağladılar. Bu tırnağımın (o kısmı gösteriyor) şuraya kadar çürümüştü. Zamanla yenilendi. Tırnaklarım uzundu, bağlamadan önce tırnaklara sivri bir şey sokmaya başladılar. Üç tanesine soktular ve sonra kanattılar. Tırnağım çok uzun olduğu için onu da yaktılar. Bu tırnak iğrenç bir şekilde çürüdü. Çürüklüğünü hissediyordum. Bu elimde (sol elini gösteriyor) sorun olduğu için sürekli attırıyordu. Bu sefer farklı bir yere taktılar. Bunu verdikleri her seferinde bayıldım. Soruyorlardı, konuşmayacağım dediğimde yükseltiyorlardı voltajı ve ben bayılıyordum. Bu sefer indiriyordu ve indirdiğinde de zaten yarı çıplak haldeydim. Alttan üstten her taraftan copla, elle taciz. Copu önden sokmaya çalışmalar, arkadan aynı şekilde. Bütün vücudumda elleri dolaşıyorlardı resmen. İşkence yaptıkları esnada su bile almamak için çok direniyordum. Ağzıma tıkıyorlardı suyu, boğulacak kadar. Su işkencesinde de ara dediğim yer, tuvaletlerin orda -gözlerim kapalı ve kafama çuval geçirilirmiş haldeydi- çuvala su doldurup sıktılar. Nefes almayayım diye. İyice çırpınıp nefes alamayacak hale gelince onu çıkardılar. Bu sefer ağzıma, burnuma doldurdular tazyikli suyu. Bu böyle çok uzun sürdü. Saatlerce… Geliyorlar, gidiyorlar “Konuşacak mısın?” Arada hatta bir işkenceci yanıma oturdu, suya oturdu; “Ben de seninle aynı seviyedeyim. Seni anlıyorum, bak benim de pantolonum ıslandı. Konuş, anlat vs.” demeye başladı. Ben yine konuşmayacağımı söyledim. “Hiç kimse buradan konuşamadan çıkamaz” diyordu. Sonra oradan çıkartıp kısa bir süre sonra hücreye koydular. Hücreden sonra da tabutluk denen bir yer var, oraya koydular. Diklemesine olan bir yer. Adımlardan anladığım kadarıyla tuvaletin yanındaydı. Demir bir kapıyı açıyorlar, içine koyuyorlar ve diklemesine duruyorsun, hiç hareket edemiyorsun. Bayılsan bile düşemiyorsun. Günlerce diklemesine durdurma işkencesi ayaklarımı bayağı şişirdi, yürüyemez hale gelmiştim. Onun dışında gözlerimi ışığa tutma işkencesi vardı. İşkence esnasında bir tane copla vuruyorlardı, özellikle de ayağıma. Nerem ağrıyorsa özellikle oraya vuruyorlardı. Bir tane tekerlek gibi bir şeyin içine oturtmuşlardı beni taciz etmek için. Onun dışında göğüs uçlarımdan tutup kaldırıyorlardı. Bunu defalarca yapıyorlardı ve oradaki 7 kişi eğer yaşıyorsa mutlaka gece gündüz sesim yankılanıyordur. Çünkü çok çok yüksek sesle çığlıklar atıyordum. Çok acı veriyordu gerçekten. Ben öyle olmasına rağmen o an için bile neyi düşüneceğimi tasarlamıştım. Mesela su işkencesinde kimi düşüneceğim, neyi düşüneceğim? Abim, ablam, yengem başta olmak üzere bütün sevdiklerimi hep yanımda hissediyordum. Onları düşünüyordum, başka bir şeyi düşünmüyordum. Şöyle düşünüyordum yani ölebilirim orada ama ölsem bile kimsesizler mezarlığına atsalar bile -bu yönde tehdit ediyorlardı- benim içim huzurlu olacak, onurumla öleceğim diye düşünüyordum. Yaşarsam da yine onurumla yaşarım, hiçbir şekilde konuşmayacağım. Ama sürekli güçlü durmak için hep beynime sahip çıkmak istiyordum. Çünkü insanı gerçekten delirtmeye çalışıyorlardı. Bir tanesi delirmişti, duymuştum. Çünkü onunla dalga geçiyorlardı. Konuşamıyordu, çok kötü olmuş adamın birisi.

Böyle bir yerde zihin sağlığınızı nasıl korudunuz?

Onun için ben özel bir çaba harcadım. Sabahtan akşama kadar kendime program yapmıştım. Sabah mesela ne düşüneceğim? Eskiden kitaplar, yaptığım çalışmalar, gezdiğim yerler, gittiğim konserler… Hafızamı kaybetmemek için kelime oyunları oynuyordum. Daha önce öğrenmiştim, kelimeden kelime türetme. İşte haritayı gözümün önüne getiriyordum. İllerimizin hepsini kafamdan geçiriyordum, hesap yapıyordum. Kafam vızır vızır çalışıyordu aslında. Zaten sürekli şöyle söylüyorlardı; “O kafanın içinde ne var?” deyip çok çok vuruyorlardı. “Ne düşünüyorsun saatlerce?” Gündüzü de şöyle anlıyordum. Üst kattan çalıştıklarına dair sesler duyuyordum. Oranın resmi bir daire olduğunu düşünüyorum. Özellikle ayakkabı, topuk sesleri duyuyordum. Bir keresinde de beni revire zorla götürdüklerinde bu işkencelerden dolayı serum verirlerken bir kadın şöyle diyordu: “Komisyon gelecek, komisyon için hazırlık yapalım”. Ve ben emindim orası resmi bir kurum; çünkü onlar da çok belli bir düzenle çalışıyordu. Bir ekip geliyordu, tuvaletleri temizliyordu. Mesela işkence ekibi, sorgu ekibi gibi böyle sistemleri vardı. Diğer işkence türleri de vardı; yere yatırıp ayaklarıma falaka… Askının ters hali vardı; beni tepetaklak yapma hali. Bunu çok uzun süre yapamıyorlardı çünkü hemen neredeyse kendimden geçecek hale geliyordum. Bir keresinde sonlara doğru artık iyice iflas etmişti bedenim. Gözlerimi açıp ayna verdiler. Böyle çok kararmıştı yüzüm, mordan daha fazla ve şişmişti. Gerçekten tanınmayacak haldeydim. Bacaklarıma falan baktım, açıktaydı zaten her tarafım. Morarmış, şişmiş, hiçbir şeye benzemiyordum yani. Onlar da hep diyorlardı insanlıktan çıktın diye. Yine sordular; “Konuşacak mısın? Ablan öldü hiç mi için sızlamadı?” gibi. “Ne yaparsanız yapın konuşmayacağım” dedim. Bu sefer daha şiddetli saldırdılar. Kaldırdılar yine askı, elektrik, elektroşok vs… Elektroşok zaten onlar için çerez yemek gibiydi. Her canları sıkıldığında geliyorlar, tutuyorlar; “Konuşacak mısın?”, “İş birliği yapacak mısın?”. Bir keresinde o kadar çıldırmıştı ki bir tanesi kaba dayaktan ağzım, burnum kanlar içinde kaldı. İki saat sonra tekrar geleceğini söyledi.  Geldiğinde yanaştı, zaten ben herhalde iyice yüzüm gözüm şiş, morarmış haldeydi, çok farklı bir hale gelmişim. Dedi ki “Hiçbir şey yapmayacağım, sadece merak ediyorum ne bu inat, ne bu öfke?’’ dedi ve gitti. Meğer o gün son günmüş. Ben zannediyordum ki işkencede başka bir aşamaya geçiyoruz. Çünkü öyle anlatıyorlardı. Biz insanı ayağa kaldırır, iyileştiririz. Vücudumdaki bütün yaraları iyileştirmeye çalıştılar. Buzlar tuttular, jeller sürdürdüler. Bittiğinde “Tamam” dedi bir tanesi. Sonra beni bir yere çıkardılar, orada benimle konuşma yapıldı. Dedi ki; “Senin artık buradaki süren doldu. Seni adalete teslim edeceğiz ama hapishanelerde çürüyeceksin artık bundan sonra”. Sonra elbiselerden birkaç parça verdiler hücreye. Giydim ama kollarımı dahi zor kullanıyordum. Bu sefer demir kelepçe değil de plastik kelepçe bağladılar arkadan. Gözlerimi bağladılar. Bir arabaya bindirip kulağıma kulaklık taktılar, kulaklıktan motosiklet sesi geliyordu. İki yanıma ve önüme biri oturdu. Önümdekinde silah vardı çünkü hissediyordum bacağıma değiyordu. Giderken bile taciz ediyorlardı. Sonra indirdiler bir açık arazide. 6 ay sonra havayla ilk temasım orada oldu. Rüzgâr esince ürperdim. Sonra orada bıraktılar. İlk başta orada infaz edilme hissi oldu bende. Direkt burada infaz edileceğimi düşündüm.

Nerede olduğunuzu biliyor muydunuz?

Hiç bilmiyorum nerede olduğumu. Tahminimce 1,5 saat kadar yol gittik. Sonra arkamdan kelepçeyi vs. kestiler. Hızla arabaya binip gittiler. Ben de orada kalakaldım, önümde çantalarım. Birkaç dakika sonra birileri geldi. Dediler ki kimliğin, kimsin vs. böyle numara yapar gibi. Ben de bir şey diyemedim zaten şok yaşıyorum. Sanırım ben de kimsiniz gibi bir şeyler dedim. Sonra direkt kimliklerini gösterip “Ayten biz TEM’den geliyoruz” dediler. Sonra bir minibüse bindik ve normal bir gözaltı sürecim başladı böylece.

Bundan sonraki sürecine de geleceğim ama öncesinde şunu sormak istiyorum: Bunca işkence sizin itirafçı olmanıza yönelik miydi? Sizi itirafçı yapmak mı istiyorlardı?

Evet, itirafçı olmamı ve işbirliği yapmamı istiyorlardı.

Peki size bunu yapanlar kimlerdi sizce? O sorumlulukları, yetkileri… Sizce kimdi bu insanlar ve kaç kişilerdi?

Onlar şunu söylüyordu; “Bizi devlet görevlendirdi”. İkide bir “Hala anlamadın mı nerede olduğunu?” diye soruyorlardı. Ben o anda tam olarak anlamadım aslında. Geçmişte kontrgerillanın insanları kaçırıp kaybettiğine dair birçok örnek duymuştum. Böyle bir yer olabileceğini düşündüm ama sonrasında o kadar düzenli ve resmi bir kurum olduğunu görünce oranın MİT olabileceğini düşündüm ki sonra çıktığımda oradan bunla ilgili aynı döneme denk düşen haberler çıktığını gördüm. İnsan kaçırmalar ve bazı isimler için MİT’in “Şunu biz getirdik, bunu getirdik” diye açıklamaları var. Benimle ilgili böyle bir açıklamaları yok ama benim tahminim bu yönde. Kendim elbette ki gözümle görmedim. Kendileri de hiç orada açıktan söylemediler. Şunu kesin olarak söylediler; “Bize bu yetkiyi devlet verdi” dediler. “Bizi devlet görevlendirdi, devlet senin için uçak kaldırdı. Seni böyle kolay kolay serbest bırakacağımızı mı sanıyorsun? Sen de bunun cezasını bir şekilde çekeceksin” dediler.

Peki, bu hangi il sınırları içerisinde bir yer? Sizi bıraktıkları yer neresiydi?

O anda da hiç anlamadım. Ama sonradan Ankara olduğunu tahmin ettim çünkü dediğim gibi çok uzun sürmedi oradan Ankara TEM’e götürülmem. Mesela bir keresinde bana zorla yedirme çabalarında işkenceci “Taze Ankara simidi getirdim” deyince orası olabileceğini düşünmüştüm.

6 ay içerisinde siz bu sürecin nasıl sonlanacağını düşünüyordunuz? Neden sizi bırakıp TEM’e gözaltına aldırdılar?

Yani ben bu sürecin, en azından zorla tedavi girişimleri sürecinde şöyle düşündüm: İkinci veya üçüncü aşamaya geçebilirler diye düşündüm. Ama şunu da düşündüm, bir insanın dayanabilme noktası sınırlı. Hani bir yerden sonra ölürüm. Bunu göze alırlar mı? Emin olamadım. Neden almasınlar ki daha önce de oldu diye düşündüm çünkü “Kimsesizler mezarlığına gömeriz, ölsen kimsenin haberi olmaz” diyorlardı. Ölebileceğimi düşündüm orada, en çok öleceğimi düşündüm. Sonrasında bırakıldığımda neden bırakıldım diye de düşündüm. Şimdi birincisi Lübnan’dan alınmamın da etkisi var, ikincisi dışarıda tam beni bırakmaya yakın zamanda çok sesli bir kampanya yapılmaya başlanmış. Ülkede ve yurt dışında “Ayten Öztürk nerede?” diye bir kampanya başlatılmıştı. Benim Lübnan’da alındığıma dair, Lübnan’dan sonra ne olduğuma dair böyle soruların olduğu bir kampanya. Tahminimce onun çok etkisi oldu. Çünkü orada da sonradan geriye dönüp baktığımda onların paniklediğini ve sonlandırmaya çalıştığını anladım ve Lübnan vurgusu var kampanyada. Yani zorladı, her iki tarafı da zorladı ve ben bir havalimanından alındım. Sonradan mahkeme sürecinde nereden alındığımı vs. anlattım zaten. Dışarıdakilerin de kampanyadaki ifadeleri aynı yönde, oradan alındı diye. Onların kayda geçmemesi mümkün değil. Benim oraya girişim, alınmamın vs. kamera ve resmi kaydı var sonuçta. Onlar zaten sonrasında, bu çabaların sonucunda mahkeme tutanaklarına geçti Lübnan kısmı ama sonrası yok.

Peki bu süreçte arkadaşınız, aileniz, avukatlarınız bu süreçten haberdar mı? Biliyorlar mıydı? Sizi nerede sanıyorlardı?

Suriye’de olduğum biliyorlardı, ama benden haber alamayınca kampanya başlattılar.

Türkiye’ye getirildiğinizi bilmiyorlardı yani?

Başlarda hayır, bilmiyorlardı. Sonrasında Lübnan’dan daha çok araştırmaya başladılar. İlk başlardan itibaren araştırmaya çalıştılar o zamanlar çok sağlıklı cevaplar alamadılar.

Lübnan, Türkiye’ye teslim ettiğini söylemiş mi? Avukatlarınıza ya da yetkililere vs.

Yok, teslim kısmını söylemiyor. Sadece benim orada bulunduğumu söylüyor. Sonrasında bana ne olduğuna dair resmi hiçbir bir açıklama yok ortada.

Emniyet de sizin burada olduğunuzu kabul etmiyor. Peki resmi kaynaklar sizin, o kadar ay, yani Lübnan’da yakalandığınız ve Türkiye’de Ankara’da bulunduğunuz süre zarfı boyunca nerede olduğunuzu yazıyor?

Orada şöyle ilginç bir şey var, Emniyet beni Ankara’da hiç bilmediğim o arazide bulduğunu söylüyor. Sözde bir ihbar üzerine geldiğini söylüyor. Lübnan da benim orada bulunduğumu söylüyor ama devamı yok… 6 ay sonunda da buradan tutuklanıyorum. Daha sonrasında başka bir davayla bu dava birleştiriliyor. Birleştirilen davadan serbest bırakılıyorum. Ancak tutuklandığım davadan dolayı tutukluluğum sürüyor.

O zaten sanırım ‘yasadışı olarak sınırı ihlal etmek’ten açılmış bir dava, öyle değil mi?

Sınır ihlal etme suçlaması yok, öyle bir şey yok. Nasıl oraya geldiğimle ilgili hiçbir şey yok. Öyle bir yasadışı sınır ihlali yok. Bu insan buraya nasıl gelmiş? Birleştirmede, tutuklu olduğum davanın iddianamesini iptal etmeleri bu tür sorulara cevap aramamak içindi. Ben Türkiye’ye nereden, nasıl geldim? Kamera kayıtlarına bakmıyorsun. Madem sana göre tehlikeli bir insanım, neden dönüp bakmıyorsun? Telefon kayıtları şu bu yok mu ya da kameralar? Hiçbirine bakmıyorlar. Bu soruların hiçbir tanesi yok. Ben hâkim karşısına defalarca çıktım. Bana hiçbir soru sorulmadı bu konuda. O kısım sanki hiç yaşanmamış gibi. Bana sadece birleştirilen dava ile ilgili soru sordular. Siyasi karara dönüştürdüler. Sırf ben ilk mahkemeden itibaren işkenceyi hem de çok detaylı olarak anlattığım için 2 ağırlaştırılmış hapis cezası aldım.

Bu 6 aylık süre içerisinde babanızı kaybettiniz, değil mi? Babanız sizin yaşadığınızı dahi öğrenemeden hayata veda etti.

İşkenceciler bana; “Annen ve baban senin yüzünden öldü” gibi bir şey söylediler ama ben inanmak istemedim.  Annemi biliyordum ama o önceden ölmüştü çünkü. Ayrıca öyle bir şey olsa da benim yüzümden olmadığından eminim… Sonra çıkar çıkmaz avukatıma sordum, avukatım ilk başta bir şey söylemek istemedi. “Bilmiyorum, sorarım” diyerek beni geçiştirdi ama sanırım biliyordu. Sonra mahkemeye çıkacağım zaman söyledi. Ben mart ayında alındım, nisanda babam vefat etmiş. Haberi de vardı yani kaybedildiğimden. Halen yaşadığımı da bilmiyordu hiçbir şekilde. Sanırım umudunu da yitirmişti babam. Yaşlıydı ama yine de erken öldü.

Türkiye’de tüm bu süreçlerden önce yargılama süreçlerinde neler yaşadınız? Gözaltı, tutuklama…

Ben ilk polisin saldırılarına abimle ilgili tanık oldum. O her eve geldiğin kolları, bacakları işkenceden ötürü morarmış olurdu. Hatta bizden gizlerdi üzülmeyelim diye fakat biz görürdük. Daha küçüktüm o zaman. Sonrasında abim Ahmet Öztürk 1994’te bir evde infaz edilince bize de, kardeşlerine de saldırdılar çünkü biz onu vasiyetine uygun şekilde toprağa vermek istiyorduk. O gün bizi gözaltına almaya çalıştılar ama o gün alamadılar, ertesi gün alındık, ben de ilk o zaman tanıştım gözaltıyla. Sonrasında da ablam ve abimin eşi olan yengem hapishanedeydi. Onları ziyarete gittiğimde, Bayrampaşa’ya sık sık alınıyordum çıkışta. O bilinir zaten, İstanbul’da yaşayanlar özellikle çok iyi bilir. Bayrampaşa’ya ziyarete giden bütün aileler hemen hemen çıkışta alınırdı. O zaman da bir keresinde beni alıp oradan Antakya’ya götürdüler. İlk ciddi işkenceyi de orada yaşadım. Orada bir askı, kollarım çürüyünceye kadar bir askı süreci oldu. 15 gün boyunca. Orada da çok uyduruk bir suçlama vardı ama aslında ablamı, yengemi, abimi sahiplenmemi istemiyorlardı. 15 gün boyunca oradaki işkence ve kollarım artık askıdan -oradaki askı da daha farklıydı, sünger sarıyorlardı. O sünger de sıcak ve sürekli tutmadan kaynaklı kollar çürümüştü öyle bir yaralanma söz konusuydu- çürümüştü. Hatta kız kardeşim beni ilk gördüğünde -ben çünkü kendi ihtiyaçlarımı gideremiyordum ilk çıktığımda- bayılmıştı. Sonrasında defalarca alındım zaten. 4-4,5 sene Ulucanlar Hapishanesi’nde tutsak kaldım. Sonrasında Ümraniye’deydim. 19 Aralık Katliamı yapıldığı zaman oradaydım.

Neler anımsıyorsunuz o zamanlardan?

Yanımda insanlar katledildi. Ümraniye’de katliam ve direniş 4 gün sürdü. O gaz bombalarının altında ara ara yangınlar çıkıyordu. Bazen su sıkmalardan ötürü hem soğuk hem sıcak ortamı yaşıyorduk…

Siz de ölüm orucunda mıydınız?

Hayır, ben değildim.

Sizin bulunduğunuz cezaevinde de ölüm orucu yapılıyordu ama?

Evet, ölüm orucu vardı.

19 Aralık akşamı neler yaşandı orada?

Saldırdılar, çatılardan, her taraftan saldırdılar. Biz hepimiz bir araya geldik ve koğuş koğuş saldırıdan uzak yerlere geçmeye çalıştık ama orada saldırıyı durdurmak için Ahmet İbilli kendini yakarak feda etti. Ondan sonrasında da diğer hapishanelerden kısmen haber almıştık. Yengem de o gün Bayrampaşa Hapishanesi’nde diri diri yakılan kadınlardan birisiydi. O gün başka 4 kişi yaşamını yitirdi Ümraniye’de. Ben bir tanesini gördüm, Ercan Polat’ı gördüm, Diğerlerini göremedim çünkü sürekli gaz sıkıyorlardı, sürekli gazla iç içeydik. Karanlıktı, gözlerimiz sürekli yaşarıyordu. Aşırı susuzluk çektik, hiç uyumadık doğru düzgün. Yani unutulmaz bir dört gündü. Sonrasında da ablam ölüm orucuna başladı bulunduğu hapishanede.

O hangi hapishanedeydi?

O öncesinde Bayrampaşa’daydı. Yengemin yanındaydı, yengem ablamın yanında şehit düştü. Ablam bir süre sonra kendi başladı ölüm orucuna. Bakırköy Hapishanesi’ndeydi. Orada başladı. 2002’de de yaşamını yitirdi.

Cezaevinde miydi, dışarıda mıydı?

Hapishanedeydi. Ben hiç göremedim. Ne yengemi ne ablamı. Ben de hapisteydim o esnada. 2004’te tahliye oldum.

Peki… Ankara’ya dönelim. Ankara’dan sizi aldıktan sonraki süreç nasıl oldu?

Geri dönünce bunu anlıyorum aslında, o anda hani bir şok yaşıyorsun ya. 6 ay sonra bir yere çıkıyorsun, yürüyorsun. Kendimde bile değilim, yürüyorum öyle. Hiç konuşmadım, sesimi bile hatırlamıyorum. Öyle bir hal. Benimle konuşmak istedi bir tanesi. Ben de konuşmayacağımı söyledim. “Şu an bilincin yerinde mi yani? Kendinde misin, şokta mısın, ne durumdasın?” falan gibi şeyler diyorlar. Ben de bilincimin yerinde olduğunu ama konuşmayacağımı söyledim. Fazla zorlamadılar, hücreye attılar. Sanki böyle bir şey telaşı içindeydiler, hemen şu işler bitsin, hapishaneye gönderelim. Ne olacaksa yani buradan çıksın da nereye gidiyorsa gitsin. Çünkü çok bariz ellerimde, görünür yerlerimde bile izler belliydi. Vücudumun çeşitli yerlerinde doluydu ve çok aşırı derecede zayıflamıştım. 25 kilo zayıflamıştım.

Tüm bu işkence vücudunuzda nasıl bir hasar bıraktı?

898 yara saydı arkadaşlar hapishanede. Tabiî bunlar ‘iyileştirilmiş’ haliydi. İzlerini silebildiklerinden geriye bu kadar kaldı. Oradayken doktora çıkarıldım birkaç kez. İlk başlarda doktorlar görmezlikten geldi. İzler var ama ne oldukları belirsiz diye yazdılar. Çünkü polis hep onlarla konuşuyordu baştan. Özellikle bu izlerin yeni olmadıklarını kayda geçirmeye çalışıyorlardı. Gözaltındayken günlük gelen doktor vardı. Rapor tutuyordu sadece, hiç bakmıyordu bile. Anlatmak istiyordum ama bakmıyordu. Hapishaneye girerken gardiyan beni almak istemedi. Şok oldu beni görünce. Dedi ki; “Ben bu şekilde alamam, rapor tutacaksınız öyle gelecek”. Orada bir hastaneye götürdüler, çıktığım kadın doktor, benim anlattıklarıma göre bir şey yazdı. Hikayemi de yazdı ve izleri de kayda geçti. İlk defa orada işkence kayda geçti. Rapor alındıktan sonra içeri alındım. Sonrasında hapishane doktoru da bütün izleri tek tek yazdı. Daha sonra tedavi süreci başladı hapishanede. Bu da çok üzün sürdü, sürekli git-gel. Hapishanede zorlu koşullarda ama tam olarak olmadı zaten. Mahkemeye ve savcıya çıktığımda da işkenceleri anlattığım halde üstelik kendi durumum da çok bariz olduğu halde -zaten ayakta durmakta zorlanıyordum- hiç umursamadılar. “Bizim konumuz değil, sen suç duyurusunda bulun” dediler. Ben de “Size suç duyurusunda bulunuyorum” dedim ama hiç kayda almadılar bunu.

Yani işkenceleri kayıt altına almadılar mı?

Hiç almadılar, hiçbir şekilde. Ben de suç duyurusunda bulundum ama resmi kayıtlarda tek kaydım Ankara Emniyeti’nde gözaltına alınma olarak görüldüğü ve orada işkenceye uğramadığım için “Ankara Emniyeti’nde işkence yapılmadı” diyerek takipsizlik kararı verdiler.

Peki vücudunuzdaki yüzlerce yaranın nasıl oluştuğuna dair bir soru soruldu mu?

Hiç kimse bunu sorgulamadı. Sen yolda düşmüş bir yeri morarmış insanı görsen nasıl oldu diye sorarsın. Ben bu adamlara ciddi iddialarda bulunuyorum, şu oldu, bu oldu diyorum. Yani yaşadığımı anlatıyorum iddia derken. Ama soru bile sormuyorlar. Çünkü haksız yere oldu tüm bunlar. Hiçbir insan işkenceyi hak etmiyor.

Ev hapsi cezasını birleştirilen dosyanızdan mı aldınız?

Evet, iki dosya birleştirilmişti ya yukarıda anlattığım gibi. İki ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hukuki bir karar değil zaten ama öyle serbest bırakmak da istemediler, ev hapsiyle tahliye ettiler. Bir iftiracının Okmeydanı’ndaki bir linç olayına ilişkin, benim kaldırımdan izlediğim gibi yalan ifadesi nedeniyle iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldım. Bir kere ben orada değildim bile. Bu bile soruşturulmuyor, kamera kaydı, tanık dinleme, hiç ama hiçbir delil yok. Üstelik, hakkımda izlemiş diyen iftiracı kişi psikolojik olarak hasta. Olayın içinde olan ve sanık durumunda olan biri. Yani kendini kurtarmak için ona gösterilen resimlere bakıp hakkımdaki ifadeyi veriyor. Şimdi yurtdışında olduğu ve kaçakçılık yaptığına dair bilgiler mahkeme tutanaklarına geçti.

Ne kadar cezaevinde kaldınız bu süreçte?

Üç buçuk sene hapishanede kaldım. Haziran’dan beri de ev hapsindeyim, 9 ay yani.

Peki şimdi ev hapsi sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl yaşıyorsunuz bu süreci?

Ev hapsi her yönüyle işkenceye dönüşmüş durumda. Kendi kendimin gardiyanı olmam dayatılıyor. Onur kırıcı bir uygulama. Hakkımda verilen haksız, hukuksuz cezayla da etrafıma bir duvar örmüş durumdalar. Hastaneye giderken bile iki kere izin almak zorunda kalıyorum. Hem denetimli serbestlikten hem de mahkemeden izin alıyorum. Hastaneye gittikten sonra da gittiğime dair hastaneden evrak alıp, denetimli serbestlik bürosuna göndermem gerekiyor. Bu prosedür aslında tedavimin sağlıklı bir şekilde sürmesini engelliyor. Ev hapsindeyken daha çok sosyal medya üzerinden bir kampanya yürütmeye çalışıyorum, sesimi duyurmaya çalışıyorum. Yetmese de belli bir kesim duydu sesimi. Bu konuda özellikle Türkiye’de çok fazla harekete geçilebilmiş değil. Ne yapılabileceği konusunda. Aslında her şey ortadayken biraz daha Adalet Bakanlığı zorlanabilir bu konunun araştırılması, işkencecilerin bulunması için. Bazı milletvekillerinin gündeme getirmesi söz konusu oldu, bir kısım gazetecinin duyarlılığı oldu. İmza kampanyası başlattım, Uluslararası Af Örgütü’ne başvurdum. İmza kampanyasını daha sonrasında Adalet Bakanlığı’na sunmayı planlıyorum. 1500 imza topladım ama devam ediyorum yani. Bir de bu karar çok haksız bir karar, ev hapsi konusu değil sadece bu hüküm kararının bozulması için de destek istiyorum aslında. Adil yargılanma hakkı istiyorum. Ayrıca ben hapishanedeyken sağlıklı tedavi olamadım, şimdi de koşullarım çok farklı değil, tedavi olabilmem için sürekli izin almak zorundayım. Halen tedavim sürüyor.

Şu an hakkınızda verilen iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile ilgili Yargıtay’ın kararını bekliyorsunuz. Yargıtay’da bu ceza onanır mı, nasıl olur dersiniz?

Hukuken mutlaka bozulması gerekiyor. Bozulacağına inanıyorum. Benim de çabalarım bozulması yönünde… Yoksa ömrümün sonuna kadar tek kişilik hücrede kalacağım.

Ve abiniz Ahmet Öztürk, ablanız Hamide Öztürk, yengeniz Yazgülü Öztürk…  Duvarda onların resmini görüyorum. Onlara dair ne söylemek istersiniz?

Onlar benim için çok değerliydi. Onlarla ilgili duygularım düşüncelerim sayfalara sığmaz elbette. Hayatımda hepsinin ayrı ayrı unutulmaz izleri ve öğreticilikleri vardı. Onları ben de kendi mücadelemde yaşatmaya çalışıyorum.

Söyleşi: Sultan Eylem Keleş

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur