Öfkeyi söndürmek değil ateşlemek gerek! – (Alınteri)

Erdoğan'ın emekçilere “ekmek yoksa beton var” dercesine konut pazarlamasıyla CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'na verilen cezaların onaylanarak siyasi yasaklı haline getirilmesi ekonomik-siyasi terörün nasıl bir sentezle devam edeceğini gösteriyor. Bu, sokaklara inen bir halk direnişiyle püskürtülmezse en iyi ihtimalle açlar ordusunun doldurulduğu bir açık hapishaneye dönüşecek Türkiye

Öfkeyi söndürmek değil ateşlemek gerek! – (Alınteri)

İşçi ve emekçilerin en temel ihtiyaçlarına ulaşması imkansızlaşmaya doğru gidip açlık giderek yakın bir tehlike haline gelmişken, faşist iktidar koalisyonu saldırılarını yüzsüz ve bir o kadar da saldırgan demagojiler eşliğinde tırmandırıyor. Son iki örnek bu yüzsüzlük ve saldırganlığın niteliğini olduğu kadar, önümüzdeki günlere ilişkin de önemli mesajlar-veriler içermektedir. Bunlardan biri geçen gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında ekmek bulamayan emekçilere “ekmek yoksa beton” var dercesine konut pazarlamacılığı yapılması, diğeri de CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na eften püften nedenlerle verilen cezaların Yargıtay tarafından onaylanarak, siyasi yasaklı hale getirilmesidir. İlki ekonomik yıkımın bundan sonra nasıl bir tusunamiye dönüşeceğinin diğeri de faşist saldırganlığın kazandığı sıçramalı karakterin ifadesidir. Her iki açıdan da (ekonomik-siyasi) bu dalga, sokaklara inen bir halk direnişiyle püskürtülmezse en iyi ihtimalle açlar ordusunun doldurulduğu bir açık hapishaneye dönüşecek Türkiye.

Bunlardan ekonomik cephede neler olup bittiğini sayıp dökmeye gerek yok. Geniş tanımlı işsiz sayısının pandemi öncesi döneme göre 1,5 milyon artarak 8 milyon 356 bine dayandığı, asgari ücret 4 bin 250 iken AKP’nin yan kolu gibi çalışan Memur-Sen’in bile açlık sınırını 5 bin 263 TL olarak açıkladığı, enflasyonun çoktan 3 haneli rakamlarla ifade edildiği, bir ekmeğin 5 TL’ye dayandığı koşullardan söz ediyoruz. Açlığın yakın bir tehlikeye dönüştüğü bu koşulları hep birlikte yaşıyoruz zaten.

Bu böyleyken, AKP’li Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın geçen gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında “müjde” niyetine sıraladığı şeyler ne oldu peki? “Dar gelirli vatandaşlarımızın hayat pahalılığı karşısında yaşadıkları zorlukların farkındayız” diyen Erdoğan, ekmek almakta zorlanan emekçilere “beton yiyin” dedi adeta.

Elbette burjuvazinin tüm bileşenlerinin ama ille de müteahhitler-enerji patronları ve turizmcilerin her sıkışma anında “vatandaşımızı düşünüyoruz” tiratları eşliğinde asıl olarak bu kesimlere yeni teşvikler-hibeler sunan iktidar, bu sefer de aynısını yaptı. Emekçilerle dalga geçercesine 1 milyondan, 2 milyondan başlayan konutları satın almaları koşuluyla verecekleri düşük faizli, 10 yıl garantili kredilerden bahsetti. Müteahhitler için yeni bir fon oluşturulduğunu ve İdlip’te briketten yapılacak evlerin “müjde”sini verdi

Erdoğan’a bakılırsa, 1 milyon TL’lik bir konut için aylık 14 bin 277, 2 milyonluk konut için 28 bin 555 TL taksit ödemek gerekiyor. Yani sadece müteahhitler değil, hali vakti yerinde olanları da konut zengini yapacak bir “müjde” bu! Erdoğan ve avenesi başka bir gezegende yaşamadıklarına göre bu soygun ve rant projesini müjde diye sunmalarının tek anlamı koyun yerine konulan emekçilerin bu tiratları yutup yutmayacağına bakmaksızın “ben istediğimi yaparım” demektir. “Tek umurum sınıfım, ille de müteahhitlerdir” diye ilan etmektir. “Tek umurum benim dönemimde türemiş orta sınıflar, türedi zenginlerdir” demektir. Saldırganlıktır yani.

Nitekim parlata parlata sunduğu konut pazarlamacılarının arasına emekçiler için ne bir asgari ücret zammı ya da emekli maaşlarının arttırılmasına yönelik cümle geçti ne de zamlar konusunda çeşitli önlemler alacaklarına dair tek bir söz… Emekçiler için iyileştirme adına enflasyon farklarının ödeneceğini (TÜİK’in hesapladığı oranla!), sosyal destek ve güvence yerine emekçileri dilendirici pozisyonuna düşüren ‘Aile Destek Programı’nı başlatacaklarını söyledi, zamlar konusunda da bir kez daha “ah stokçular” dedi.

Ekonomi cephesinde çıplak bir sınıf düşmanlığıyla karşı karşıya olduğumuzun ilanı olan bu açıklamalar önümüzdeki günlerin cehennemi bir ekonomik yıkıma doğru gittiğinin de ifadesidir.

Siyasi cephedeki saldırganlık bu gerçekle paralel bir tırmanış içinde. Kürdistan’da rutine bağlanan toplantı, gösteri ve yürüyüş yasakları son zamanlarda sistematik olarak tüm Türkiye’ye yayılıyor. Sessiz sedasız bir OHAL yaşanıyor. Son bir haftada bile Adana, Eskişehir, Rize ve Batman’da bu yasaklar ilan edildi. DEVA Partisi’nin Antep mitingi yasaklandı. Rejim bir taraftan OHAL’i doğallaştırırken diğer yandan tüm muhaliflerine karşı elindeki siyasi erki keyfine göre kullanacağını ilan ediyor.

Kürt halkına yönelik saldırılar; savaş ve işgal politikalarının, siyasal-toplumsal örgütlenmelerini dağıtma, siyaset alanını tümüyle ortadan kaldırma yaklaşımıyla iç içe geçtiği bir nitelikte seyretmeye devam ediyor. Savaş ve işgal politikalarının HDP’ye yönelik kapatma davası, saldırı ve provokasyonlarla iç içe geçtiği bu koşulların daha saldırgan biçimlerle devam edeceği açık. Van’da 79 yaşındaki Makbule Özer ile 80 yaşındaki eşi Hadi Özer’in “örgüte yardım” ettikleri iddiasıyla tutuklanması bile Kürt halkının nasıl bir saldırganlıkla karşı karşıya olduğumuzun açık ifadesidir.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza ve siyaset yasağı bu bütünlük içinde anlam kazanıyor. Saldırının burjuva muhalefetin ana gövdesini oluşturan CHP’ye dönük olarak böyle bir nitelik kazanması her fırsatta sandığı gösteren, “her şey güzel olacak” diyerek kitlesini teskin eden, öfkeleri “bu da geçer kazanacağız” gibi hamaset nutuklarıyla söndüren, yanı başındaki halka yapılıp edilenlere karşı tek bir tepki göstermediği gibi o saldırı politikalarını onaylayan-en iyi ihtimalle seyirci kalan tutumun neye kan taşıdığının, neyin önünü açtığının da özetidir.

Bir seçim sathı mailine girildiği doğrudur. Ama Kılıçdaroğlu’nun sandığı gibi sandıkta bitmeyecek bir seçim bu. Daha şimdiden çatışma ve saldırganlıklarla düğmesine basılan bu seçim süreci esas olarak yok hükmündedir. Aslolan faşist rejimin bekasını korumak için yeni bir kıyım-katliam-tutuklama furyasına girişmesi, sandığı kendisi için sembolik anlamını tekmelemese bile daha baştan tanımayacağını ilan etmesidir.

Bizim için aslolansa öfkeleri söndürmek değil, faşizmin anladığı dilden sokaklardan konuşmaktır.

Kaynak:  Alınteri

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur